Kişisel Gelişim Çılgınlığında Kendiniz Kalabilmek – Svend Brinkmann

Modern hayatın temposu her geçen gün hızlanıyor. Bu değişime ayak uydurabilmek için bizim de sürekli olarak hareket halinde olmamız ve peşi sıra gelen yeniliklere uyum göstermemiz bekleniyor. Fakat bu bitimsiz devingenliğin stres, yorgunluk, depresyon gibi ağır bedelleri var. Gerçekten çağın hızına ayak uydurmaktan başka seçeneğimiz yok mu?

İçinde yaşadığımız hız kültürü, bir yandan zamanı akışkan hale getirirken diğer yandan sosyal sınırları siliyor ve sabit tanımların yerine esnek ve değişebilir değerler koyuyor. Bireyi yolundan şaşırtan, şüpheye sürükleyen, yalnızlaştıran bir süreç bu aynı zamanda. Kendimizi bu yıpratıcı süreçten korumak için ne yapmalıyız? Aradığımız bütün yanıtlar içimizde midir? Kendini gerçekleştirmek ne demektir? Birey kendi kaderinden sorumlu mudur? Anlamlı bir varoluş kurmak nasıl mümkün olabilir? Başkalarıyla etkileşimimiz kişisel mutluluğumuzun neresinde durur? Benliğin ve kişisel bütünlüğün kişinin iç huzurundaki rolü nedir? Neden bu kadar çok kişisel gelişim kitabı yazılıyor ve yayımlanıyor? Edebiyat kendimizi ve hayatı anlama çabamızda bize nasıl yardımcı olabilir?

Danimarkalı psikolog ve felsefeci Svend Brinkmann yayımlandığı ilk günden itibaren büyük ilgi gören ve pek çok ülkede çoksatanlar listesinin üst sıralarına yerleşen bu kitabında, kişisel gelişim çılgınlığına direnmenin gerekliliğini hatırlatıyor. Yazar her şeyi mümkün gibi gösteren içe dönme, pozitif düşünme, kendini yeniden yaratma gibi moda trendlere odaklanmak yerine, kendimiz olarak kalarak belli bir yön ve amaç doğrultusunda ömür sürmenin önemine vurgu yapıyor.

OKUMA PARÇASI
GİRİŞ
SOL ŞERİTTE YAŞAMAK
Bugün birçoğumuz her şeyin giderek daha hızlı aktığını
hissediyor. Hayatın temposu sürekli artıyor gibi. Kendimizi aralıksız olarak yeni teknolojiler, kurumsal yeniden yapılanmalar ve gıda, moda ve mucizevi tedavilerde gelip geçici trendler bombardımanı altında buluyoruz. Akıllı telefonunuzu satın aldığınız an, son uygulamaları çalıştırabilmek için
bir üst modele geçmeniz gerekiyor. İşyerinizdeki bilişim sistemine daha alışamadan yeni bir sürüm kuruluyor. Tam sinir bozucu meslektaşınıza katlanmayı öğrenirken kurum yeniden yapılanıveriyor ve karşınızda yepyeni bir ekip buluyorsunuz. Değişmeyen tek şeyin bitimsiz değişim olduğu, dün
öğrendiğimiz şeyin yarın geçersiz olacağından başka bir şeyden emin olamadığımız “öğrenen organizasyonlar”da çalışıyoruz. Hayat boyu öğrenme ve beceri geliştirme; eğitim sisteminde, iş dünyasında ve diğer sektörlerde anahtar kavramlar haline geldi.
Sosyologlar, her şeyin devamlı bir değişim halinde olduğu bu devri tanımlamak için “akışkan modernite” gibi benzetmeler kullanıyor.1
Özellikle zaman akışkan görülüyor;
sanki tüm sınırlar silinmiş gibi. Bu neden böyle, kimse bilmiyor. Kimse nereye doğru gittiğimizi de bilmiyor. Kimileri küreselleşmenin –ya da daha doğrusu, “küreselleşme
tehdidi”nin– kaçınılmaz, aralıksız değişim anlamına geldiğini iddia ediyor. Şirketler değişen taleplere ve şartnamelere uyumlanma ihtiyacında olduğundan, personelin de esnek
ve değişime hevesli olması gerekiyor. En az birkaç onyıldır,
iş ilanlarında “Esnek, kolay uyum sağlayan ve hem profesyonel hem kişisel gelişime açık eleman aranıyor” cümlesi
kullanıla kullanıla eskitildi. Sabit durmak en büyük günah.
Herkes ilerlerken siz yerinizde sayıyorsanız geride kalıyorsunuz. Günümüzde bu, geri gitmekten farksız.
Akışkan modernitede –nam-ı diğer, esnek kapitalizm,
post-Fordizm, tüketim toplumu– başlıca kural, ayak uydurmak.
2
Fakat her şeyin temposunun sürekli hızlandığı bir
kültürde bu giderek daha da güçleşiyor. İş değiştirmekten
deneme yazmaya ya da yemek yapmaya kadar her şeyi yapma hızımız giderek artıyor. Örneğin 1970 yılına kıyasla geceleri ortalama yarım saat, 19. yüzyıla kıyasla iki saat daha
az uyuyoruz.3
Hayatın neredeyse her alanında tempo hızlandı. Artık fast fooddan, speed-datingden (hızlı flört), power
naplerden (güç uykusu veya şekerlemesi) ve kısa süreli terapiden söz ediyoruz. Geçenlerde Spritz diye bir uygulamayı denedim. Her seferinde tek bir sözcük göstererek okuma
hızınızı dakikada 250 sözcükten 500-600 sözcüğe çıkarıyor.

Birdenbire, birkaç saatte roman bitirir hale geliyorsunuz!
Fakat bu, edebiyatı daha iyi anlamanızı sağlıyor mu? Hız neden kendi başına bir hedef haline geldi?
Değişimin hızını eleştirenler, bunun katıldığımız etkinliklere karşı genel bir yabancılaşmaya ve kalıcı bir vakitsizlik
hissine neden olduğuna dikkat çekiyor. Teknolojik ilerlemeler, teoride bize zaman kazandırmak için var; çocuklarla
top oynamak, seramik yapmak ya da siyaset tartışmak için.
Fakat kazandığımız (örneğin otomatikleştirilen ya da Üçüncü Dünya’ya yaptırılan rutin veya montaj hattı işlerinden artan) vakit, yeni projelere ve zaten kalabalık olan bir ajandayı
daha da doldurmaya ayrıldığında tam tersi oluyor. Seküler
dünyamızda ebedi cenneti sopanın ucundaki havuç olarak
görmüyor, onun yerine gezegendeki görece kısa zamanımıza olabildiğince fazla şey sığdırmaya çalışıyoruz. Bu, elbette başarısız olmaya mahkûm, beyhude bir çaba. Depresyon
ve tükenmişlik gibi modern salgınları, bireyin sürekli ilerlemenin dayanılmaz doğasına verdiği tepki olarak yorumlamak cazip. Hız kesen –hızlanmak yerine yavaşlayan, hatta
belki tamamen duran– birey, gelişme çılgınlığına tutulmuş
bir kültürde münasebetsiz kaçıyor ve kendisinde bir patoloji aranabiliyor (yani klinik depresyon teşhisi alabiliyor).4
Hız kültüründe olan bitene nasıl ayak uydurursunuz?
Ayak uydurmak, sürekli bir uyum sağlama hevesine işaret
eder. Hem kişisel hem profesyonel düzeyde süregiden gelişime işaret eder. Septikler (şüpheciler), hayat boyu öğrenme kavramından “ölene kadar öğrenme” olarak söz eder
(pek çokları için iyi niyetli uzmanlar tarafından verilen bitmez tükenmez kurslar bir nevi eziyet, hatta iki dünya arasında bir çeşit araftır). Yassı örgüt yapısına sahip, sorumlulukların bölüştürüldüğü, bağımsız takımların ve işle özel yaşam arasında –varsa– belirsiz sınırların olduğu modern öğrenen organizasyonlarda, en çok önem atfedilen şeyler, kişisel, toplumsal, duygusal ve öğrenmeye ilişkin becerilerimizdir. Otoriter bir patrondan gelen emirler olmadığında, başkalarıyla müzakereler yapmanız, birlikte çalışmanız ve neyin doğru olduğuna karar vermeniz gerekir. Günümüzde
ideal çalışanlar, kendilerini birer beceri deposu olarak gören
ve bu becerileri izlemeyi, geliştirmeyi ve en iyi şekilde kullanmayı kendi sorumlulukları addedenlerdir.
Bir zamanlar kişisel konular kabul edilen her tür insanlar arası ilişki ve usul, artık birer araç olarak görülüp, personelin gelişimini tahrik etmek için şirketler ve örgütler tarafından kullanılıyor. Duygular ve kişisel vasıflar araçlaştırılmış vaziyette. Bu tempoya dayanamıyorsanız –çok yavaşsanız, enerjiniz yoksa ya da hepten çöküyorsanız– reçete edilen çareler koçluk, stres yönetimi, mindfulness (bilinçli farkındalık) ve pozitif düşünme. Hepimize “anda kalmak” tavsiye ediliyor, fakat etrafınızdaki her şey hızla akarken pusulanızı ve zaman mefhumunuzu şaşırmak işten değil. Geçmişe tutunmak geriletici kabul edilirken, gelecek, açık ve anlamlı bir yaşam yolu olmaktan ziyade, zamanın içinde, hayal edilmiş ve birbiriyle birleşmeyen bir dizi andan ibaret.
Peki dünya bu kadar kısa vadeye odaklıyken, uzun vadeyi planlamak mümkün mü? Denemeye değer mi? Her şey
kaçınılmaz olarak yeniden değişecekse bu zahmet neden?
Hoş, uzun vadeli ideallere ve sabit hedeflerle değerlere tutunuyorsanız, bu sefer de zor ve katı –ya da uzmanların dediği gibi, “değişim düşmanı”– kabul ediliyorsunuz. “Pozitif
düşün ve çözüm ara” tekerlemesini tekrarlayıp duruyoruz;
artık kimsenin sızlandığını duymak ya da yüzünü ekşittiğini görmek istemiyoruz. Eleştiri, derhal bastırılması gereken
bir şey; bir olumsuzluk kaynağı. “Sen en iyi olduğun şeyi
yap”, o zaman her şey yolunda gider; bunu hepimiz biliyoruz, öyle değil mi?
Devingenliğe karşı istikrar
Hız kültüründe devingenlik, istikrara baskın gelir. Süratli,
“akışkan,” değişebilir, her telden çalabilir ve her yola yatabilir durumda olmanız gerekir. İstikrar ve kök salmak ise, bunun tam tersi demektir; bir yere çakılıp kalmışsınızdır. Bir
çiçeğin sapı gibi esnek olabilirsiniz fakat kökünden sökülüp
toprak değiştirmek o kadar kolay değildir. Yine de, hız kültüründe bile, “kök salmak” hâlâ olumlu –belki biraz eski kafa– çağrışımlara sahip. Köklenmiş olmak, başkalarına (aile,
arkadaşlar, topluluk), fikirlere, yerlere ve belki belli bir sadakat beslediğiniz bir işyerine bağlanmış olmak demektir.
Şimdilerde, bu kavramın biraz daha olumsuz bir tanımı, bu
olumlu çağrışımları sıklıkla gölgede bırakıyor. Demografik
anlamda giderek daha azımız kökleniyoruz. İşimizi, eşimizi, oturduğumuz yeri önceki kuşaklardan daha sık değiştiriyoruz. İnsanların “kök saldığından” değil, “sıkışıp kaldığından” söz ediyoruz ve bununla da iyi bir şey kastetmiyoruz.
“İşe alıştın” da artık yüzde yüz olumlu bir ifade değil.
Pazarlama, bu güncel olguların belirgin olduğu alanlardan
biri. İlanlar, kapitalizmin şiiri; toplumun bilinçaltının, sembolik yapılarının ortaya çıktığı yerler. Birkaç yıl önce InterContinental otelleri için yapılmış şöyle bir reklam görmüştüm: “Her yeri görmeden en sevdiğiniz yere karar veremezsiniz.” Slogana tropik bir ada fotoğrafı ve şu soru eşlik ediyordu: “InterContinental bir yaşam sürüyor musunuz?” Bir
başka deyişle, her yeri görmeden belli bir yere bağlanamazsınız. Bu, devingenlik mi köklenme mi felsefesinin en uç
noktası. Kendimizi bir yere bağlamak, dünyadaki diğer harika yerlerden mahrum etmek demek. Hayatın diğer alanlarına uygulandığında, bu mesaj, epey yaygın olmakla birlikte bariz bir biçimde saçma: Hepsini denemeden, en sevdiğin
işi bilemezsin. Bütün olası partnerleri “denemeden” en sevdiğin eşe karar veremezsin. Başka bir işin beni kişisel olarak daha fazla geliştirmeyeceği ne malum? Başka bir partnerin hayatımı şimdi beraber olduğum kişiden daha fazla zenginleştirmeyeceğini kim bilebilir? 21. yüzyılda, devingenliğin köklenmeye tercih edildiği bir çağda, insanlar partnerleriyle, eşleriyle ve arkadaşlarıyla istikrarlı ilişkiler kurmakta
hayli zorlanıyor. Çoğu zaman başkalarıyla ilişkileri saf ilişki denen türden; yani salt duygulara dayanıyor.5
Saf ilişkilerde dışsal kıstaslar yok ve pratik kaygılardan (örneğin maddi
güvence) söz edilmiyor. Bu ilişkiler, ötekiyle hasbıhal etmenin duygusal etkisinden ibaret. Partnerimle beraberken “en
iyi yüzüm” ortaya çıkıyorsa, ilişki meşrulaşıyor. Aksi halde meşrulaşmıyor. İnsan ilişkilerini geçici ve ikame edilebilir şeyler olarak ele alıyoruz. Başkaları tek başlarına birey
olmaktan ziyade, bizim kişisel gelişimimiz için birer araçtan ibaret.
Bu kitap, köklenmenin ve istikrarı sağlamanın güçleştiği önermesine dayanıyor. Artık hepimiz devingenliğe, ilerlemeye odaklanmış vaziyetteyiz. Yakın gelecekte bu konuda
yapabileceğimiz pek bir şey yok gibi – elbette hayatlarımızın
soy, sınıf ve cinsiyet gibi katı parametrelerce düzenlendiği
bir duruma dönmek de pek cazip değil. Akışkan modernitenin insanları bu gibi sınırlamalardan azat edebilmesinin eşsiz ve insanlaştırıcı bir tarafı var – tabii bir yere kadar; çünkü
cinsiyet ve sınıf gibi etkenler, modern ve eşitlikçi refah devletlerinde bile, bireyin potansiyelini şekillendirmede önemli bir rol oynamaya açıkça devam ediyor. Ne yazık ki pek çok
kişi, “ne isterse” yapabileceği fikrine kendini kaptırıyor (bu
özellikle gençlere yutturulan bir fikir); bu durumda çabaları yetersiz kaldığında neden kendilerini cezalandırarak tepki verdiklerini anlamak da kolaylaşıyor. Madem her şeyi yapabiliyorsun, işte ya da aşkta (Freud’a göre lieben und arbeiten6
en önemli iki varoluşsal alandır) başarısız olman senden başkasının suçu olamaz. Şu halde günümüzde pek çoklarının kişisel yetersizlik kabul ettikleri şeyleri açıklamak
için bir psikiyatrik teşhis arzulamasına da şaşırmamak lazım.7
Bir başka yarı-şiirsel slogan –“mutluluk hapı” Paxil gibi ürünleri yapan ilaç devi GlaxoSmithKline’ınki– şöyle diyor: “Daha çok şey yap, daha iyi hisset, daha uzun yaşa.” Hız
kültüründe bunlar ana hedefler ve psikoaktif ilaçlar bunlara ulaşmamıza yardımcı oluyor: Daha çok şey yapmak (bunun ne olduğuna bakılmaksızın?); kendini daha iyi hissetmek
(duygularınızı neyin tetiklediğinden bağımsız olarak?) ve
daha uzun yaşamak (kazanacağınız ilave yılların niteliğine
bakılmaksızın?). Hız kültüründe, yaptığımız şeyin içeriğine
ya da anlamına pek kafa yormaksızın, daha çok şey yapmak,
daha iyi yapmak ve daha uzun süre yapmak zorundayız. Kişisel gelişim kendi başına bir hedef haline geldi. Ve her şey
özbenliğin etrafında dönüyor. Zygmunt Bauman’ın “küresel
kasırga” diye tanımladığı bir dünyada kendimizi savunmasız hissettikçe, daha çok kendimize yöneliyor ve dolayısıyla ne yazık ki, iyiden iyiye savunmasız hale geliyoruz.8
Buradan bir kısırdöngü doğuyor. Belirsizliklerle dolu bir dünyayla başa çıkmak için içimize dönüyoruz; dışarıdan yalıtıldıkça dünya giderek daha da belirsizleşiyor ve içe dönüklüğümüzden başka yarenlik edecek bir şey bulamıyoruz.
Ayak uydurmak
Devingenlik modern kültürün en önemli öğesiyse ve kök
salmak bu kadar zorsa, peki o zaman ne yapabiliriz? Son yıllarda bireyin sırtına bindirilen beklentilerin ağırlığını biraz
daha artırmak pahasına, bu kitabın mesajı şu: Kendimiz olarak kalmayı ve belki de zamanla bu duruma ayak uydurmayı öğrenmemiz gerekiyor. Söylemesi kolay elbette. Her yer
gelişim, değişim, dönüşüm, yenilik, öğrenme ve hız kültürünün içine işlemiş diğer dinamik kavramlarla çınlıyor. En
baştan söyleyeyim ki, bazı kişilerin kendileri olarak kalma
isteği taşımadığının da tamamen farkındayım. Hız kültürünün içinde gayet iyi idare edenler de var. Zamanla bütünlüklerini kaybetme ya da hayatın önemli yanlarını kaçırma riskleri olduğunu düşünsem de, elbette sürekli hareket halinde
olma yönündeki tercihlerini kabul ediyorum. Bu kitap onlara göre değil. Bu kitap, oldukları gibi kalmak isteyen ama bu
dileklerini ifade edemeyenler için. Hatta bunu yapmayı denemiş ve çevreleri tarafından katı, dik kafalı veya tutucu olarak yaftalanmış olanlar için.
Yaşadığımız dünyevi çağ, temel bir varoluşçu belirsizlik
ve sıkıntıyla dolu ve bu, kendimiz olarak kalmayı zorlaştırıyor. Bunun sonucu, çoğumuzun her tür rehberlik, terapi, koçluk, bilinçli farkındalık, pozitif psikoloji ve genel anlamda kişisel gelişim için kolay lokma haline gelmesi. Diyet, sağlık ve egzersiz gibi alanlarda, durmadan uyulacak yeni emirler ve rejimler üreten gerçek bir din peyda oldu. Bir
gün, ne yemeniz gerektiğine kan grubunuz karar veriyor, ertesi gün Taş Devri’nden atalarınız. Amacımızı ve yönümüzü

Svend Brinkmann
1975’te Danimarka’nın Herning kentinde doğdu. 1999’da Aarhus Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nden mezun oldu. 2006 yılında aynı bölümden doktora derecesini aldı ve 2010’da profesör oldu. Akademik kariyerinin yanı sıra gazetelerde kitap eleştiri yazıları yazdı, radyo ve televizyon programları hazırladı. Brinkmann çok sayıda kitabın ve bilimsel makalenin yayına hazırlık sürecinde yazar ve editör olarak yer aldı ve almaya devam ediyor.

KİTABIN KÜNYESİ
Kişisel Gelişim Çılgınlığında Kendiniz Kalabilmek
Svend Brinkmann
Çeviri: Mercan Yurdakuler
İletişim Yayınları
1. baskı – Şubat 2020
136 sayfa

İÇİNDEKİLER
TEŞEKKÜR
GİRİŞ
SOL ŞERİTTE YAŞAMAK.
BİRİNCİ ADIM
İçine dönmeyi bırak
İKİNCİ ADIM
Hayatındaki olumsuzluklara odaklan
ÜÇÜNCÜ ADIM
Hayır şapkanı tak
DÖRDÜNCÜ ADIM
Duygularını bastır
BEŞİNCİ ADIM
Koçunu sepetle
ALTINCI ADIM
Kişisel gelişim kitabı ya da biyografi yerine
roman oku
YEDİNCİ ADIM
Geçmişe tutun
E K
Stoacılık

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here