Klasiğimiz, Marquez ? Semih Gümüş

Sayısız insanın tutkulu hayranlığını kazandıktan sonra bugün ilk akla gelen çağdaş klasiklerimizden olan Gabriel Garcia Marquez, nasıl oluyor da günümüze hem çok benzeyen, hem de yaşadıklarımıza bu denli yabancı romanların yazarı olmuştur… En çok da ”Yüzyıllık Yalnızlık” için yapılabilir bu saptama; o da yalnızca Marquez?in değil, yirminci yüzyılın başyapıtlarından sayılır. Gerçek ile fantastik olanı bir arada aynı inandırıcılıkla kaynaştırmakla yetinmeyip bir de anlatılanların tümünü doğal hayatın izdüşümleri gibi yansıtan tuhaf, yadırgatıcı kurmaca biçimi, başlangıçta inanılır gibi gelmemişti. Neden sonra yirminci yüzyılın önemli bir parçasının gerçekliğini sıradışı bir yetkinlikle yansıttığı için klasikleşen ”Yüzyıllık Yalnızlık”, kendinden sonra gelen yazarları da kendine yakışır biçimde etkileyip okundu.
Sonradan büyülü gerçekçilik denen bu yaratım biçimi, nedense hep coşkuludur, acılardan grotesk tuhaflıklar ya da mizah çıkarır ve alışılmamış yaşantıların içindeki fantastik, gerçekle bire bir örtüşmesi olanaksız görünen anları dışavurarak benzersiz bir düzyazı biçimi olarak gösterilmeyi sürdürür. Büyülü gerçekçiliğin itici gücü anlatım biçimidir elbette ve Marquez, baştan sona bütün romanlarında hep o anlatım biçiminin o güne dek bulamadığı özelliklerini arayıp bulduğu için bu denli başarılı oldu.
İlk kez Kübalı romancı Alejo Carpentier?in adını koyduğu büyülü gerçekçilik, Latin Amerika?nın günlük hayatındaki fantastiği açığa çıkaranlar arasında özellikle Marquez?in elinde olağanüstü anlamlar ve biçimler kazandı.
Kafka?nın öğrettiği sır
Marquez, genç bir öğrenciyken Kafka?nın ”Dönüşüm”ünü okuduğunda edebiyatın aslında o güne dek bildiğinden bambaşka bir şey olduğunu anlamıştı, ama ”Yüzyıllık Yalnızlık”ı yazmaya başlamadan önce anladıklarını nasıl anlatacağını, aradığı sırrın nerede durduğunu görememişti. ”Dönüşüm”ü okurken, daha önce hiç kimsenin yazınsal bir metnin kahramanını böceğe dönüştürmediğini, öyle de yazılabileceğini bilseydi, yazmaya çok önceden başlayacağını düşünmüş Marquez ve hemen oturup yazmaya başladığı ilk kısa öyküleri ?Joyce gibi? bulunmuş. Gelecekteki romanlarının başat tekniklerinden olan iç konuşmayı Joyce?dan öğrenen Marquez, neden sonra okuduğu Virginia Woolf?un bu tekniği Joyce?den daha iyi kullandığını belirtmekten geri durmamıştır.
Gabriel Garcia Marquez ”Yüzyıllık Yalnızlık” ile öylesine önemli ve etkileyici bir sırrı açığa çıkarmıştı ki, adı bir anda dünyanın çeşitli yerlerinde duyulmaya başladı. Sonra öteki çarpıcı romanları art arda geldi ve ortaya çıkışından yalnızca on beş yıl sonra 1982?de Nobel Edebiyat Ödülü?ne değer görüldü. Doğrusu, Nobel Ödülü için genç bir yaş sayılır 54.
Garcia Marquez edebiyat kıvılcımlarının ilkin büyükannesinin anlattığı hayalet öykülerinden ve doğaötesi hayatların aslında çok doğal biçimde yaşanmış gibi anlatılışından geldiğini anlatır. Büyükbabasının Kolombiya?da yaşanan iç savaşla ilgili öykülerini de büyükannesininkilerin yanına koyunca, kafasında pek çok pırıltı yanıp sönen çocuğun belleği yeterince dolmuştu. Yetişkin bir genç olduğunda bu kez de önce Faulkner, ardından Hemingway, Joyce, Dos Passos ve Virginia Woolf arkadaş grubunun ilgi alanını kuşatmış, aradan Garcia Marquez?in doğmasının koşulları da böylece oluşmaya başlamıştır. İlk kısa romanlar ve öyküler tam da Marquez?i anlatan kurmaca dünyanın örnekleriydi. Gene de 1967?de ”Yüzyıllık Yalnızlık”ın art arda basılacak kadar ilgi toplayıp çeşitli ülkelerde yayımlanmasından sonra bu düşsel anlatının etkileri çok uzun yıllar boyu sürecek kadar güçlü biçimde çıktı ortaya.
Gerçekle düş içiçe
Demek ki geleneksel gerçekçiliğin sınırları içinde anlatılamayacak Latin Amerika gerçeği, gerçeküstü öykülerle iç içe, düşsel bir anlatı dünyası içinde kendini bulacaktı. Sonra ”Başkan Babamızın Sonbaharı”nı (1975) yazdı, insanların ne zaman iktidara geldiğini hatırlayamayacakları kadar uzun süreden beri yanı başlarında yaşattıkları bir diktatörü anlattığı, bütünüyle tarihsel, biraz da politik romanı. Romandaki diktatör Franko?ya, Peron?a, Trujillo?ya benzetilir ve onlardan çıktığına inanılır, ama Marquez için elbette kurmaca bir kişiliktir Başkan Baba. Yirminci yüzyılın bütün diktatörlerini belleğinden geçirmiş, en az on yıl diktatörlükler altında yaşamış pek çok insanla konuşmuş, pek çok kitap okumuş, sonra da romanını yazmaya koyulmak için okuyup dinlediği her şeyi unutmuştur. Romanını yazarken, gerçek hayatta olup bitenleri unutması gerektiğini baştan öğrenmiştir.
Kadın ve erkek arasındaki ilişki ve çatışmayı ve söndürülmesi olanaksız duyguları anlattığı ”Kolera Günlerinde Aşk” (1985) Marquez?in en çok okunan romanları arasına girdi. Latin Amerika?nın özgürlük savaşımının simgesi Simon Bolivar?ın hayatının son aylarını anlattığı ”Labirentindeki General” (1989), gerçek kişileri gene gerçek olmayan kurmaca içinde yansıtmanın Marquez?e özgü biçimlerini verir. Üstelik Marquez, Latin Amerika?nın kurtarıcısının Magdelena Irmağı?ndaki son yolculuğu için sayısız belgenin içine dalıp çıkmış, ama politik ya da belgesel bir roman da yazmamıştır.
Kolombiya?nın benzersiz gerçeklerinden olan uyuşturucu kartellerinin dünyasına yazar-gazeteci olarak ”Bir Kaçırılma Öyküsü” (1996) romanıyla yaptığı müdahale, Marquez?in yaşadığı dünyaya karşı sorumluluğunu gösterir. Gazeteci kimliğini kullanarak ülkesinde yaşanan dramatik bir kaçırılma olayını yazarken yazınsal ve örnek alınabilecek bir anlatı ortaya koyuyordu. Gazetecilik ile yazarlığın bir arada nasıl bağdaştırılacağı Marquez için de hep sorulup tartışılmıştır. Roman yazarlığıyla gazete yazarlığının birbirine çok yakın olduğunu söyler Marquez; kökenleri de, hayattan aldıkları gereçler de, dil de aynıdır ona göre. Gazetecilikte ve romanda aynı güçlükleri çektiğini, ama ikisinin de kendisi için zor olmadığını söyler, üstelik gazetecilik romancıyı gerçeğe yaklaştırmada işlevli de olmuştur.
”Bir Kaçırılma Öyküsü”ndeki gibi, yaşananları romana dönüştürme uğraşı Marquez?in gerçek hayattan nasıl beslendiğini de gösterir. Pek az yazarın onun kadar gerçek hayata bağlı olduğunu da söyleyebilir miyiz? Gazetecilik deneyimlerinden yararlanarak yazdığı romanlarından ”Kırmızı Pazartesi” (1980) Kolombiya?da küçük bir kasabada tanık olduğu bir cinayete dayanır. ”Şili?de Gizlice” (1986) ise, Pinochet diktatörlüğünün gerçek yüzünü açığa çıkarmak için gizlice Şili?ye giren gazeteci Miguel Littin?in serüvenini anlatan yazınsal bir röportajdır.
İyi bir yazar olmak için…
Marquez yazarlığı yüceltip yazarı Tanrı gibi gören yazarlardan değildir. Yalnızca yazarlık yaparak yaşamaya başladığında kırk yaşındaydı. İnsan emeğine saygısından, yazarlığın elbette bir masa yapmak kadar zor, yazınsal gereçlerin de bir ahşap kadar sert olduğunu söyler. ”İyi bir yazar olmak için, kesinlikle her an aklı başında ve sağlıklı olmak gerekir,” der Marquez. ”Çok iyi bir duygu ve fiziksel konumda da olmalısınız.” Yazarlık nasılsa öteki uğraşlar da öyledir. Edebiyatın yüzde on esinden, yüzde doksan terden geldiğini söyleyen Proust?a inanır. Herkes onu fantastik romanlar yazarı olarak tanırken, o aslında ne denli gerçekçi bir insan olduğunu anlatır. Ünlü bir yazar, yazmayı sürdürmek istiyorsa, kendini üne karşı da sağlam biçimde korumalıdır diyen Marquez, ünlü olmanın sonuçlarıyla uğraşmamak için, kendi kitaplarının da ölümünden sonra yayımlanmasını isteyebileceğini belirtiyor.
Hem Latin Amerika?ya büyük bağlılıklarla yazıp hem de dünyanın çok farklı bölgelerinde bu denli sevilen bir romancı olmak, hiç kuşku yok ki bir kimlik kazancıdır. Sırrı insanın özünün her yerde aynı oluşundan gelir. Avrupa?nın edebiyat kamuoyu ve eleştirmenleri gerçek ve fantastik ile hayattan aldığı özü ve tekniği birleştirerek yaratılmış büyülü gerçekçiliğin etkileyiciliğini daha baştan onayladılar. Büyü ile gerçek, daha önce hiç bu denli bir arada ve aynıymış gibi yansıtılmamıştı.
Bir de şu gerçek karşısında Avrupalılar hayranlıklarını nasıl gizleyebilirler, bilmiyorum: Önceki romanlarında olduğu gibi, sözgelimi son romanı ”Benim Hüzünlü Orospularım”ın ilk baskısı da bir milyon yapıldı ve bu nasıl bir tutkudur, Avrupalıların kolayca anlayamayacağı… Yazının aynı fırtınalı gelgitleri içinde kuruluşu ”Benim Hüzünlü Orospularım”ın da yaratıcısıdır elbette, ama yaşlı bir adamın yeni yetme bir kıza âşık oluşunun ardında Kolombiya?nın siyasal, toplumsal fırtınalarının da kendini belli edişi, Marquez?i Marquez yapan etmenlerin başında değil midir?
Dünya edebiyatında olduğu gibi bizde de son dönemlerde iki eğilimin yeni kurmaca biçimlerine etkisini izliyoruz : Biri Latin Amerika?nın büyülü gerçekçiliğinin getirdiği olanaklar, öteki de postmodernizmin yaratım biçimleri. Kimilerinin inandığının tersine, biri köktenciyken öteki gerici değildir elbette. İkisinin de kurmaca yaratımı zenginleştiren, yaratma ve okuma biçimlerine yeni olanaklar sunan özellikleri var, ikisinin bir arada anılmasını olanaksızlaştıran özellikleri olduğu gibi. Bizim edebiyatımızda sıradan öykünülerin ötesinde, sözgelimi Latife Tekin?in ”Sevgili Arsız Ölüm” ve ”Berci Kristin Çöp Masalları”nın başarısının nedeni Latin Amerika?nın büyülü gerçekçiliğinden bağımsız yaratılmış olmalarıysa, Orhan Pamuk?ta da romanlarındaki postmodern öğelerin kendinden önce başkalarınca görülmesi onun yaratıcılığının güçlü yanını göstermiştir.
Büyülü gerçekçiliğin atası olmasa da en büyük yaratıcısı olan Marquez, kutsal kitabı ”Yüzyıllık Yalnızlık”tan bu yana coşkularımızı bir an bile dindirmeyen yazarımız, atamızdır.

Semih Gümüş
04 Mayıs 2005 Tarihli Milliyet Kitap

Yorum yapın

Daha fazla Biyografiler, Makaleler
Kuramsal Tiyatro Okumaları – Hikmet Temel Akarsu

Çarpıcı bir tiyatro şölenine dahil oldum. Fakat beklenenin tersine bir sahne karşısında değil, kitaplar arasında oldu bu. Boğaziçi Üniversitesi Yayınları?ndan...

Kapat