Kolomb’un Asıl Amacı Amerika’yı Keşfetmek miydi?

Yaygın efsanenin tersine, Kristof Kolomb İspanya kralı ve kraliçesini ya da bir başkasını dünyanın yuvarlak olduğuna inandırmakta hiçbir güçlük çekmemişti. Bu, 1492’den çok uzun süre önce, eğitimli Avrupalıların genelde kabul ettikleri bir bilgiydi. Kolomb’un planına direniş, farklı ve çok daha radikal bir fikirle, yani Avrupa’dan batıya yelken açarak Asya’ya yeni bir yol keşfedebileceğiyle ilgiliydi.

Genel geçer anlayışa göre, eğer Asya’ya denizden ulaşılacaksa, bu ancak Afrika’yı dolaşıp, doğuya, Hint Okyanusu’na doğru ilerleyerek mümkün olabilirdi. Aslında Asya, Avrupa’nın doğusunda olduğundan, bu tam anlamıyla mantıklı bir plandı ve 1499’da Portekizli kaşif Vasco de Gama’nın Hindistan’a ulaşmasıyla başarılı bir şekilde sonuçlandırılmıştı. Tersine, Kolomb’un “Hindistan Seferi” önemli değildi. Eğer Hindistan (o zaman söylendiği gibi, Asya) Atlantik’in bir yerlerinde bulunuyorsa bile, bir 15. yüzyıl denizcisi için, bu, çok uzağa yapılacak bir gezi olurdu. Kolomb’a en sıcak yaklaşan coğrafyacı, Paolo del Pozzo Toscanelli, Hindistan’ın, Kanarya Adaları’nın 3500 mil batısına düştüğünü tahmin etmişti ve çoğu bilimci daha da uzakta olduğuna inanıyordu.

Ama herkesin bildiği gibi, Kolomb vazgeçecek gibi değildi.

Avrupa ve Asya’yı sadece 2760 millik bir açık denizin ayırdığını hesaplamış, İspanya kral ve kraliçesi, Ferdinand ve İsabella’yı bu yolculuğu finanse etmeye değeceğine inandırmıştı. Böylece, 1492 Eylülünde. Nina, Pinta ve Santa Maria Kanarya Adaları “udun denize açıldı. Sadece beş hafta sonra tam da karayı bulacağını tahinin ettiği noktada Kolomb kıyıya ayak bastı.

Elbette Kolomb’un karaya ayak basma başarısının garipliği, onun Asya’ya yakın bir yerlerde olmayışında yatıyordu. Bu örnekte genel kabul gören anlayış tamamen doğruydu: Asya, Kolomb’un simdi ayak basmış olduğu Bahama adasının en az 6.000 mil batısındaydı. Eğer Avrupa ve Hindistan arasında iki kıta ve sayısız ada olmasaydı, Kolomb ve mürettebatı kesinlikle denizde yok olup giderdi.

Dört yüz yılı aşkın bir süre, Atlantik’in her iki yakasında anlatılan Kolomb öyküsü, büyük bir yanılgıya rağmen Amerika’yı keşfeden büyük kahraman öyküsü işte böyleydi. Ama 20. yüzyıl sona ererken, bu öykü gitgide daha çok kuşku çekmeye başladı.

Birçok tarihçi Kolomb’un bu kadar büyük bir yanılgıya nasıl düşebileceğini soruyordu. Ayrıca, bulduğu toprakların Çin ya da Japonya olmadığına ilişkin çok kesin kanıtlar karşısında, buraların Hint Adaları ve halkının “Hintli” olduğunu iddia etmeyi nasıl sürdürebilmişti? Bazı tarihçiler Kolomb’un hiçbir zaman Asya’ya gitme niyeti olmadığını ve bu “Hindistan Seferi'”nin sadece diğer kaşifleri atlatmak için düzenlenen bir oyun olduğu sonucuna vardılar. Onlar başından beri, Kolomb’un amacının Yeni Dünya’yı keşfetmek olduğunu öne sürüyorlar.

Kolomb tüm dünyaya amacının kesinlikle Hindistan’a ulaşmak olduğunu söylemişti ve çağdaşı vakanüvisler de ona inanmıştı. Bunların içinde en dikkat çekeni Bartolome de las Casas’dı. Casas, sadece Kolomb’un gezilerinin en kapsamlı tarihini yazmakla kalmamış, Kolomb’un kendi günlüklerinden parçaları da kitabına eklemişti. (Orijinalleri kaybolmuştu.) Las Casas’ın belgelediği şekliyle, Kolomb’un günlüğünün girişinin, amacını beklenebilecek en büyük açıklıkla tasvir ettiği görülüyor. Kaşif, Ferdinand ve Isabella’ya seslenerek şöyle yazıyor: “Majesteleri, ben Kristof Kolomb’u, yöneticileriyle görüşmek, şehirlerini, topraklarını, düzenlerini ve tüm diğer şeyleri görmek üzere Hint ülkesine göndermeye karar verdiler… Bana doğuya alışılagelen kara yoluyla değil, bildiğim kadarıyla henüz hiç kimsenin yolculuk yapmadığı batı yolunu izlememi emrettiniz.”

Kolomb’un günlüğünün 21 Ekim tarihli bölümünde, uzak bir ada olarak tanımladığı bir yere ayak bastıktan sonra, hala “Büyük Han”a Çin İmparatoru Ferdinand ve İsabella’nın tanıtma mektuplarını sunmak amacıyla Asya anakarasına ulaşmaya kararlı olduğunu yazmıştı. Kolomb İspanya’ya dönüş yolunda, Ferdinand ve Isabella’ya kurmuş olduğu kalenin “…Büyük Han’la olduğu gibi, en yakın anakarayla her tür ticarete” uygun olduğunu yazmıştı.

Bunların hiçbiri Kolomb’un nereye yöneldiği ya da nereye varmayı düşündüğü konularında hiçbir kuşku payı bırakmıyor.

En önemli ikinci çağdaş kronikçi, kaşifin oğlu, Ferdinand Kolomb’du ve babasının amacı konusunda aynı şekilde kesin konuşmuştu. Ferdinand, sadece Kolomb’un ilk yaşamöyküsünü yazmakla kalmamış, aynı zamanda geleceğin tarihçileri için paha biçilmez değer taşıyan kenar notlan içeren babasının kitaplarını da korumuştu. Bunlar Kolomb’un, Marco Polo ve John Mandeville gibi ortaçağ yazarlarının yapıtlarını okuyarak Asya hakkında bilgi sahibi olduğunu gösteriyor. Aynı zamanda Kolomb’un, ikisi de Hindistan’a gitmek için batıya yelken açılabileceğinden söz etmiş olan Aristoteles ve Seneca’ya da başvurduğu anlaşılıyor. Kolomb’un kitaplığındaki iki ortaçağ kitabı Pierre d’Ailly’nin ‘İmago Mundi’si ve Papa II. Pius’un ‘Historia Rerum’u okyanusun ne kadar dar olabileceği konusunda çeşitli tahminler yürütüyordu ve ilgili bölümlerin altı belki de Kolomb’un kendisi tarafından gerektiği gibi çizilmişti.

Bu arada, Ferdinand’in yaşamöyküsü, babası ile Toscanelli arasındaki mektuplaşmaların kopyalarını da içeriyordu. İtalyan coğrafyacının Avrupa ve Asya arasındaki uzaklık tahmini, Kolomb’un kendi teorisine ek bir destek sunmuştu. Ferdinand, Toscanelli’nin mektubunun “Amiralin içine daha büyük bir keşif coşkusu saldı” diye yazmıştı. Daha etkileyici olanı ise, Las Casas’ın “Bunun Kolomb’un aklım başından almış olmasıydı” diye yazınasıydı.

Ama, hem Las Casas hem de Ferdinand Kolomb, Kolomb’un asıl hedefi konusunda hiçbir kuşkuya sahip olmamakla birlikte, her ikisi de “Sefer”e çok farklı bir şekilde ışık tutan bir öykü anlatıyordu. Öykü ilk kez 1539’da, Gonzalo Fernandez de Oviedo’nun Amerika’nın keşfi tarihinde yayınlanmıştı. Oviedo’nun söylediğine göre, Portekiz’den İngiltere’ye gitmekte olan bir gemi kötü hava koşullan nedeniyle epey batıya sürüklenmiş, en sonunda çıplak insanların yaşadığı bazı adalara ulaşmıştı. Dönüş yolunda ise kılavuz kaptan ölümden kıl payı kurtulmuş ve 1480’lerin başında Kolomb’un zaman zaman yaşadığı Madeira Takımadalan’nda karaya oturmuştu. Kılavuz kaptan da kısa süre içinde ölmüş ama ölmeden biraz önce yanındaki haritayı çıkarıp Kolomb’a vermişti.

Eğer “meçhul kılavuz kaptan” öyküsü doğruysa, o zaman Kolomb, sadece meçhul bir teorinin desteklediği büyük bilinmeze doğru yola koyulmamıştı. Eğer haritası varsa, nereye gittiğini belli ölçülerde biliyordu ve burasının Hindistan olmadığından kuşkulanma nedenleri de vardı. Ama öyküyü anlatan ilk kişi, Oviedo, bunun doğru olmayabileceği sonucuna ulaşmış, Ferdinand Kolomb da inanmamıştı. Öykünün epey yayıldığını düşünen Las Casas bir parça daha inanmış görünüyordu ama bu, onun Kolomb’un Hindistan’ı aradığına olan inancını sarsmamıştı. Daha sonraki tarihçiler de onların yolunu izleyerek, bu öyküden söz etseler bile üzerinde durmamışlardı.

Kılavuz kaptana inanan birilerinin çıkması için 20. yüzyılın başını beklemek gerekecekti.

Henry Vignaud’un yirminci yüzyılın başında, bir dizi ciltte ısrarla öne sürdüğü şaşırtıcı tezi Kolomb’un hiçbir zaman Hindistan’a gitme niyetinde olmadığıydı. Meçhul kılavuz kaptan Kolomb’a Amerika’dan söz etmiş ve Kolomb bu toprakları kendi gözleriyle görmek istemişti. Böylece, pekala Hindistan’a erişemeyeceğinin tamamen farkında olarak, sadece başka kimsenin Amerika yolunda önüne geçmemesini sağlamak için “Hint seferi”ni uydurmuştu. Vignaud, Kolomb efsanesi yaratıldıktan sonra, tarihçilerin “Kolomb’un ısrarla savunduğu gibi, bilimsel bir fikri gerçekleştirme amacıyla hazırlamış olduğu büyük seferin sıradan bir keşif gezisi boyutlarına indirgenmesi” korkusuyla buna karşı çıkmaya cesaret edemediklerini öne sürmüştü.

Başka bir deyişle, Kolomb yalancıydı. Üstelik, Vignaud’ya ve izleyicilerine göre, tek yalanı meçhul kılavuz kaptan değildi.

Bir kere, seyir defteri (günlük) Kolomb’un gerçek amacını gizlemek için (ya Kolomb ya da Las Casas tarafından hazırlanan) bir sahtekarlıktı ya da en azından buna uygun bir biçimde tekrar yazılmış ve çarpıtılmıştı. Toscanelli mektuplaşmaları da, ya Kolomb’un ya da oğlunun düzmecesiydi. En başta, birbirlerine yazdıkları mektuplara ilişkin tek kanıt, Ferdinand’ın kaleminden çıkan, bizim için güvenilebilir olan tek yaşamöyküsünde bulunuyordu.

Ayrıca Vignaud gibi kuşkucular, o zamana kadar görmezlikten gelinen ya da en azından hasır altı edilen bazı belgeleri kendiliklerinden öne çıkardılar. Bunların en önemlisi Kolomb ile İspanya kral ve kraliçesi arasında “Kapitülasyonlar” adlı sözleşmeydi. Kapitülasyonlar geziden Kolomb’un alacağı kar payının ayrıntılarına iniyordu ama bunlarda Hindistan adı hiç geçmiyordu. En kuşku uyandıranı da, kapitülasyonların Kolomb’u Çin imparatorunun kesinlikle hoşgörüyle karşılamayacağı bir deyimle, karşılaştığı her adayı “keşfetme ve ele geçirme” yetkisiyle donatmasıydı. Gerçekten de, imparatorun bir adayı hafif silahlı üç İspanyol gemisine teslim edeceğini düşünmek zor. Vignaud çok daha büyük bir olasılıkla, Kolomb’un, ayrıca Ferdinand ve İsabella’nın, kafasında bazı yeni ve Avrupalılarca bilinmeyen toprakların keşfi ve ele geçirilmesinin yattığına inanıyordu.

Gelenekçiler Kolomb’u savunmak için ayağa kalktılar. Denizci ünü tarihçi olarak güvenilirliğine olağanüstü katkıda bulunan Samuel Eliot Morison’un başını çektiği gelenekçiler, kapitülasyonlar açıkça Hindistan’dan söz etmese bile, Kolomb’un hepsi de Asya ürünleri olan inci, değerli taşlar ve baharattan alacağı paylara değinen bölümlerin, açıkça onun amacının Asya’ya gitmek olduğunu gösterdiğini söylediler.

Meçhul kılavuz kaptan öyküsüne gelirsek, Morrison öyküye olduğu gibi inanan denizcilikten habersiz insanları alaya aldı. Burada tarihçinin denizcilik deneyimi işe yaradı; öykünün meteorolojik bakımdan olanaksız olduğunu, çünkü sürekli rüzgarların bir tekneyi tüm Atlantik boyunca doğudan batıya sürükleyemeyeceğini öne sürdü.

Morrison, elbette Kolomb’un batı adaları ve Portekizlilerin kontrolü altındaki adalarda karaya oturan garip gemi enkazları hakkındaki masalları duymuş olabileceğini teslim ediyordu. Kaşif işitmiş olduğu denizci öykülerinden pekala etkilenmiş olabilirdi. Ama gizli harita ya da meçhul kılavuz kaptan yoktu; Morrison, Oviedo’nun öyküsünün “büyük adamların ününe talihsiz bir biçimde leke çalma eğilimi”nden başka bir şey göstermediğini söylüyordu.

Morrison’un ünü ve bilginliği Kolomb’un kaidesinden devrilmesini önlemişti. Ama Vignaud ve yandaşları, özellikle Kolomb’un daha sonraki seferleri söz konusu olduğunda, geleneksel öykü üzerine epeyce kuşku uyandırmayı başarmışlardı.

Kolomb’un keşif seferi Yeni Dünya’ya yaptığı dört gezinin sadece ilkiydi; 1493’de yeni kıtaya dönmüş ve sonra tekrar 1498 ve 1502’de de seferlerine devam etmişti. Vignaud’un izleyicileri, yolculukta bir yerlerde, bulmuş olduğu adaların Marco Polo ve John Mandeville’nin anlattıklarıyla uzaktan yakından ilgisi olmadığını görmüş olması gerektiğini öne sürdüler.

Kolomb’un gerçeği kabul etmeye en çok yaklaştığı an belki üçüncü gezisindeydi. 1498 Temmuzunda, Venezuela’nın Paira Yarımadası olarak bilinen yere ulaştı ve burasının Çin açıklarında bir ada olmayacağından kuşkulanmaya başladı. Geniş Orinoco Nehri deltasına baktı ve doğru olarak bu kadar büyük bir tatlı su kaynağının sadece hayli büyük bir ana karadan gelebileceği sonucunu çıkardı. Las Casas’ın belgelediği şekilde, günlüğünde Kolomb şöyle yazdı; “Burasının bugüne dek bilinmeyen çok büyük bir kıta olduğuna inanıyorum.”

Ama bu bir anlık aydınlanmadan sonra, Kolomb ilk “Hindistan Seferi”nden çok daha saçma bir sonuca sıçradı. Yeni kıtanın “Yeryüzü Cenneti” efsanevi Cennet Bahçesi olması gerektiğini düşündü. Ferdinand ve İsabella’ya yazdığı sonraki mektup tanrıbilim ve coğrafyanın garip bir bileşimiydi: “Yeryüzü Cenneti’nin söylemiş olduğum yer olduğu konusunda kafamda hiçbir kuşku olmadığına tamamen ikna oldum.” Bunun nedeni, burasının “en iyi otoritelerin her zaman Cennet’in bulunabileceğini öne sürdüğü Ekvator’un tam yukarısına” düşmesi.

Sonra, daha garip bir anlayışa sıra gelmişti; Kolomb yeryüzünün yuvarlak olmadığım, “çok belirgin bir çıkıntı yapan sapı dışında her tarafı yuvarlak olan bir armut şeklinde olduğunu… sapın bulunduğu bu kesimin en yukarıda bulunduğunu ve gökyüzüne en yakın yer olduğunu” söylemişti. Kolomb, işte bu gökyüzüne en yakın yerde Cenneti bulmuştu.

Kolomb aklını mı yitirmişti? Belki de! Büyük bir baskı altındaydı ve o sırada hastaydı. Ama çoğu tarihçinin görüşüne göre, onun “Yeryüzü Cenneti”nin, öteden beri gezilerinin Tanrı tarafından esinlendirildiği inancından doğmuş olması daha büyük bir olasılıktı. Ayrıca Kolomb’un Cenneti bulduğuna inanması hiçbir biçimde Asya yolunda olduğu iddiasıyla çelişmiyordu. İspanyol hükümdarlarına yazdığı gibi, Cennet tam da otoritelerin söylediği yerdeydi; gerçekten de, Kolomb’un kitaplığındaki en çok okunan kitaplardan birinde, Imago Mundi’de adlan geçen birçok ortaçağ Hıristiyan yazarı, Cennet Bahçesi’ni Uzakdoğu’nun en uzak noktasına yerleştirmişti.

Her neyse, Kolomb daha sonra Yeryüzü Cenneti fikrinden vazgeçti. 1502’de, Yeni Dünya’ya dördüncü ve son gezisi sırasında, bu yeni kıtadan Asya’ya geçebileceği bir boğaz aradığını ilan etmişti.

Hala Las Casas ve Ferdinand Kolomb’un izinden giden tarihçilerin çoğunluğu, Kolomb’un hiçbir zaman bu yeni kıtanın boyutlarını anlamadığını, aslında, hiçbir zaman burasının gerçek bir kıta olduğunu düşünmediğini vurguladılar. Daha çok, Kolomb’un kafasında, burası Malaya Yarımadası’nın bir uzantısıydı. Elbette, onun sandığından büyüktü ama geçebileceği ya da dolanabileceği bir yol bulsa, Asya tam onun ardında uzanıyordu.

En büyük olasılıkla, Kolomb Hint Adaları’na ulaştığına inanarak ölmüştü. Eğer öyleyse, Kolomb olağanüstü inatçı ve kararlı biriydi; aksi halde daha sonraki gezilerinin ve hatta, bu konuda, ilk gezisinin kanıtlarını göz ardı edebilmiş olmasının başka bir yolu yoktu. Demek ki, Kolomb’un Ferdinand ve İsabella’yı kendi gezisini finanse etmeye ve bilinmeyene yelken açmasını sağlamaya ikna eden, bu olağanüstü inatçılığı ve kararlılığı olmuştu.

Tarihin Büyük Sırları
Yazar : Paul Aron
Yayınevi : Aykırı Yayınları

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here