Modern Şövalye-Girişimcinin Günahı ya da Modern İnsanın Köleliği Üzerine – Özgür Atlas

Ne Düşündüğünü Biliyorum / Bölüm 1: Hayatta Kalana Bağlılık

Bu bölümde mezarlıkları neden ziyaret etmelisiniz ? sorusuna cevap arayacağız.
Reklamlarda, yeni sosyal medyada her yerde karşımıza dikilen güç sende, içindeki devi uyandır, hayatı yeniden keşfedin, secret, iyi hisset, işten ve yaşamdan zevk almanın 101 yolu, alışkanlıklarını yeniden yarat, içindeki çocuğu anla, on adımda on iki adım at, beynine format at vb. kişisel gelişim kitaplarının olmazsa olmazlarını vd bunların bizi neden bu kadar çok etkilediğini, bize yansımalarını konuşacağız. Daha doğrusu biz konuşacağız sizde bize eşlik etmek isterseniz, aklınıza takılanları paylaşmak isterseniz, podcastimizi paylaştığımız tüm platformlarda bize ulaşabilir ve fikrinizi açıkça söyleyebilirsiniz. Söyleyin mutlaka.

Şimdi gelelim konumuza, mezarlıklara en son ne zaman gittiniz? Çağımızın ayin mekanlarından AVM’lerin ultra ışıklı mekanlarını dolaşmak yerine mezarlıklara gittiniz mi ? Dükkan dükkan dolaşıp etiketler ve ürünler arasında fantezilerinizi süsleyen malların dünyasında kendinizi yeniden yeniden yaratabilecek fırsatlarla dolu olduğu ve bu mekanların cazibesine, ihtişamına ve heybetine kaptırdığınızda içinizde neler oluyor düşündünüz mü ?

Yada mezarlıkları düşünelim, yerde adları ve yaşadığı tarihleri yazılı taşlara bakarak adını bilmediğiniz binlerce insanın karşısında onların hayatlarını, hayallerini, yaptıklarını, yapamadıklarını, fantezilerini düşündünüz mü hiç ?

Yüzyıl öncesinin şövalye ruhlu ve sorunlarını düelloyla çözen dünyanın yeni kahramanları artık girişimci dediğimiz insanlar. Şövalyelerin çağında yaptığı cengaverlikleri ve kazandıkları savaşları anlatacakları platformlar var mıydı bilemem ama görünen o ki yeni kahramanımızın başarılarını, kazandıklarını anlattığı ve bundan oldukça zevk aldığı yeni bir dünya var. Başarı dediğimiz çekici ve içimizde bir şeyler uyandıran bir durumu Frodonun altın yüzüğünü ele geçirmesi için verdiği mücadele gibi yaptıklarını, işlerini, nasıl başardıklarını, büyüttüklerini, kazandıklarını ve kazançlarını, gecesini gündüzüne katıp nasıl harıl harıl çalıştıklarını, bunun için ne lazım olduğunu, hırslarını, büyük düşüncelerini hayatlarını nasıl başarı ve kazanma odaklı yaşadıklarını anlatıp duruyorlar. Peki bunları izleyen ve tanıklık eden bizlere televizyonda, dergilerin kapaklarında, çeşitli programlarda ve internette, alışveriş merkezlerinde, magazin veya iş dergilerinde her yerde görüp tanıklık eden bizlere ne oluyor biz ne yaşıyoruz ?

Bir tarafta bunu anlatan sayıca az ama sesleri gür çıkan bir kitle var. Bir tarafta ise bunları izleyen, örnek alan model alan bir sürü insan var. Güneş sistemini düşünün merkezinde güneş ve etrafında gezegenler ve yıldızlar ve onun çekimiyle dönüp duruyorlar. Günümüzün güneşi de güç, servet, şöhret, başarı ve hayranlık. Peki bunları edindirecek insanlara baktığımızda ne görüyorsunuz ? Onları dinleyenler daha çok. Herkes daha çok nasıl bunları elde ettiğiyle ilgileniyor. Kimse milyonların hikayeleriyle ilgilenmiyor, başarısız, ezik, sıkıntılı, kaybetmiş, bitik, sorunlu kimseyi dinleyen yok, onlara sahnede, dergide bir sayfa bulamazsanız ( ama günümüzde artık onlarda bir iş yapıyorlar. Tarihte bir şey iki kez yaşanır biri trajedi ikincisi olursa komedi olarak. Sanırım başarısız olurlarsa bunları bir komedi programında anlattığında gülüyor eğleniyorsunuz ama burada, bu da başka podcast başlığımız olacak, başarısızlık ne zaman popüler oldu )

Hayatta kalana bağlılık nedir ? Bunu bir anlayalım. Günlük hayatta başarılar başarısızlıklardan daha fazla görünürlüğe sahip olduğu için, başarı olasılığını, gerçekte olduğundan daha yüksekmiş gibi algılarız. Dışarıdan bakan olarak bir hayale kapılırsınız. Başarı olasılığının ne kadar küçük olduğunu görmezsiniz. Her başarılı yazarın arkasında kitapları satmayan 100 yazar gizli olduğunu, onların her birinin arkasında da kitaplarını basacak bir yayınevi bulamamış 100 yazar daha olduğunu, bunların her birinin arkasında ise başlayıp da bitiremedikleri kitaplarını çekmecede saklayan 100 kişi daha bulunduğunu göremediğimiz için onları yok saydığımızı anlayamayız. Ama biz sadece başarılı olanları duyarız ve yazarlıkla başarıya ulaşmanın ne kadar küçük bir olasılık olduğunu göremeyiz. Aynı şey fotoğrafçılar, işletmeciler, sanatçılar, sporcular, mimarlar, Nobel Ödülü sahipleri, televizyon sunucuları ve güzellik kraliçeleri herhangi bir iş kurma hayalinde olan binlerce insan için de geçerlidir.

Çoğu insanın ve özellikle medyanın başarısızlar mezarlığını kazmak gibi bir niyeti yoktur. Zaten bu onların görevi mi tartışılır. Yani, hayatta kalana bağlılıktan kurtulmak istiyorsanız, bu düşünce işi size düşer. Er ya da geç, konu paraya geldiğinde, hayatta kalana bağlılık sizi tuzağına düşürecektir: Bir arkadaşınız yeni bir şirket kuruyor. Potansiyel yatırımcılardan biri de sizsiniz. Orada bir fırsat görüyorsunuz; bu şirket belki de yeni Microsoft olacak. Belki de şansınız yaver gider. Peki, hakikat nasıl görünüyor? En olası senaryo, o şirketin kurulum aşamasından bile ileriye gidememesi. İkinci büyük olasılık, şirketin üç yıl sonra iflas etmesi. İlk üç yılı çıkarabilmeyi başaran şirketlerin çoğu, 10 kişiden az çalıştıran orta boy işletmelere küçülür. Sonuç: Başarılı şirketlerin medyada varlığının gözünüzü boyamasına izin verdiniz. O halde doğrusu hiç riske girmemek mi? Hayır.
Kişisel gelişim kitapları ve yaşam koçları furyası da sizde şüphe uyandırmıyor mu? Başarısız olanlar kitaplar yazmaz, nasıl battıkları hakkında konferanslar vermez. “Hayatta kalan”lardan biriyseniz hayatta kalana bağlılık iyice netameli hale gelir. Başarınız sadece ve sadece şanstan ibaret olsa bile diğer başarılılarla ortak noktalar keşfedip bunları “başarı unsurları” olarak gösterirsiniz. Başarısızlar (insanlar, şirketler vs.) mezarlığını ziyaretinizde onların da bu sözde “başarı unsurlarını” uyguladığını fark edersiniz. Yeterince çok sayıda bilimci bir olguyu incelemeye girişirse, bu araştırmalardan birkaçı tamamen tesadüf eseri istatistiksel anlamda önemli sonuçlara ulaşacaktır –örneğin, kırmızı şarap tüketimi ile yüksek yaşam beklentisi arasındaki bağlantı hakkında. Böylece bu (yanlış) araştırmalar hemen büyük bir popülerlik kazanır. Bu da hayatta kalana bağlılıktır. Yeterince felsefe yaptık. Hayatta kalana bağlılık şu anlama gelir: Başarı olasılıklarını, gerçekte olduklarından daha yüksekmiş gibi algılarsınız. Buna karşı koymak için bir zamanlar umut vaad eden projelerin, yatırımların ve kariyerlerin mezarlıklarını olabildiğince sık ziyaret edin. Hüzünlü bir ziyaret olur, ama sağlıklıdır

Peki gelelim bunun nedenlerine. Kapitalist gerçekliğin en büyük sorunları 1776’da henüz bilinmiyordu, Adam Smith Ulusların Zenginliği kitabını yazarken günümüzü görse büyük ihtimalle kitabının adını değiştirir, ne yaptınız der, oturur ağlardı yazdıklarıyla bunu kastetmediği kesin. Kötü yönetimin yıkıntıları, sorumsuzca alınan riskler, yanlış spekülsayonlar borçlar, umulmadık bir ticari başarılar, eşi görüşmemiş kazanç olanakları, gücünün sınırlarında dolaşan insanların duygularındaki hazlarındaki inanılmaz zenginleşme, refah, ihtişam, iktidarın sınırsız kullanımı, kazançlar, ahlaki gariplikler, küresel bir ekonomik sistemdeki felaketler, göçler, kültürel çatışmalar, eşitsizliklerin gözle görülür şekilde artması, dev piyasa güçlerinin ahtapot gibi dünyanın her yerinde varolması, çarpıklıklar, milyonlarca miktarın bir tuşla hızlı bir şekilde el değiştirmesi, stres, yeni hedonist milyarderler, küresel, borsa veya şimdilerde kripto spekülatörleri, ürünlerin dünyada dolaşıma girmesi-tekelcilik, kontrolsüz büyüyen ve çeşitlenen fonlar, devletlerin borçlandırılması, banka olirgarşisi ve bankalar tarafından borç bataklığına düşürülen binlerce insan, paranın sürekli el değiştirmesi, borç dalgaları ve toplumsal varlıkların sürekli tasfiyesi, mafya-siyaset ve bürokrasi ilişkilerinin artık gizlenemez ve kabul edilebilir olması, modern tefecilerin yasaları arkalarına almaları, statü-kariyer peşinde koşan milyonlarca insanın varlığı, yoksullarla zenginlerin arasındaki makasın iyice açılması, fakirliğin ve yoksulluğun büyük kitleler nezdinde kanıksanması, radikal bir bireyselcilik, ölçüp biçecek zaman ve ilişkilerin oluşmadığı bir zamanın varlığı ve dehşete düşen insan duyguları, aşk, geleceğimiz çocuklar vb.

Tamam kötü bir senaryo çizmeyelim. Ve biz neden modern aklın safsatalarından bu kadar etkilenmeye müsaitiz, her şey göründüğü gibi olsaydı eline aldığınız deniz suyu mavi görünürdü değil mi? peki bu sahnede oynayan oyunu ve bizim buradaki aklımıza gelenleri sırayla bir gözden geçirelim. İş dünyalarının dergilerinde, magazin-show programlarında bize sırıtan örnekler gösterenler ve bin bir şekilde örnek olarak sunulan girişimci, sanatçı, lider ve bir sürü tip bizi başka türlü bir yaşamanın olabileceğini söylese de aslında ne söylemektedirler?
Ne düşündüğünü biliyorum.
Hayallerle dolusun. Nimetlerden ve sana gösterilen cennet hayalleriyle sende yararlanmak ve faydalanmak istiyorsun. Dünyaya bir kere gelindiğini ve ne yaşarsan bu dünyada yaşadığını az çok anladın ve dinler ve new age akımlarda içinde bir şeyleri doyurmuyor, Bir amaç edinmek istiyorsun. Bakıyorsun herkes ne yapıyor, insanız ve toplumsal bir varlık olduğumuz için türdaşlarımız ne yapıyorsa, neyin peşinde koşuyorsa ve canlılıktan nasibini almak için herkesin peşinde koştuğu şeylerin sende takip ediyor ve anlamaya çalışıyorsun. Bakıyorsun insanlar zenginlik peşinde. Zenginliğe sahip olmak için çabalayan ve bu hedefe erişmek için tüm hayatını buna adayan bir sürü insandan biri olmayı seçiyorsun. Sen neden böyle biri oldun bir düşündün mü?
Ne düşündüğünüzü biliyorum.
Çünkü canlılığımızı hissetmek ve yaşamak istiyorsun. İnsan türü içinde bunu elde etmek için çabalayan atalarımızda bunu yaptığını biliyorsun. Mağaraların karanlık mekanlarından metaversenın ışıltılı dünyasına birden gelmedik. Aklından şunlar geçiyor: Mutsuzum. Gücüm olmalı, herkesin parmakla gösterildiği, hasedinin kaşındığı bir insan olmak istiyorum. Ya da işe yaramadığımı düşünüyorum. Yaptıklarımı boş bir çaba olarak görüyorum. Anlamlı bir hayat yaşayamıyorum. Para kazanıyorum çalışıyorum da ama yaptıklarım neden sonuç alıcı değil. Bak adam yapmış, planlama yaptım diyor, sabah akşam çalıştım diyor, 10000 saat kuralı varmış onu yaptım diyor, zorluklar oldu, yanımda olanlar oldu bana inanmadılar diyor benim de öyle. Ne oluyor da bu kadar çaresiz gibiyim. Çaresizsiniz veya çare sizsiniz ne güzel laf ya bir yere yazayım ve moralim bozulduğunda okuyayım. Sabahtan yatana kadar şöyle bir plana uyayım. Kişisel gelişim planları yapayım, Belki yani bir ihtimal. Açıyorum instagramı tiktok insanlar nasıl zengin olmuşlar, ne yapıp para kazanmışlar, kendilerini anlatmak için hangi yollara başvurmuşlar bir okuyayım, takip edeyim, bir uğraşayayım gencim hem yada yaşın ne önemi var değil mi ? bu insanlar nasıl başarmış benim ki neden olmuyor, benim yaptıklarımda bir sorun var galiba ben sorunluyum, ah anne biraz ilgi gösterseydin, vah baba biraz zengin olsaydın hem neden şuradaki arsayı almadın, şu terfiyi gerçekleştirmedin, elindeki fırsatları kaçırdın, bak köşe başları tutulmuş zamanında buralar dutlukmuş, yada alsaydın şu hisseyi köşeyi dönmüştük, şu arsayı kaçırmasaydın, içki içip keyfini süreceğine biraz bizi neden düşünmedin. Ah anne, vah baba, pis diğerleri.

Ne düşündüğünüzü biliyorum.
Diyorsun ki diğerleri kazanıyor bir şekilde hayatını, en azından ona yakın yaşayayım. Dünyayı geziyorlar, bende gezeyim, alışveriş merkezine ailemle gidip oturup bir şeyler yiyebileyim. Eğer gayretli ve çalışkan biri olursam belki de bu hayat kalitesine ulaşabilirim. Yaşam kalitem artar, alım gücüm geliştikçe kendime ev, araba, rahatlatıcı bir tatil, güzel giysiler, lüks eşyalar ..Bir gün birgün iki yakamızın biraraya gelmesi için binlerce insanın karşısına başarısız, beceriksiz, tembel, güçsüz insanları karşılarına çıkmak istemiyorum. Bende onlar gibi olmak, yaşamak, varolmak ve istiyorum.

Peki neden böyle düşünüyorsun
Düşünüyorsun çünkü iç dünyanda diğerleri tarafından görülmek, duyulmak, anlaşılmak isteyen çok güçlü sesini susturamıyorsun, dünyanın yeni hikayesinde yer almak istiyorsun, sanıyorsun ki iç dünyam doyacak, parayı, şanı, şöhreti, kazanmayı, başarıyı, lüksü, şatafatı krallar gibi yaşamanın özlemini kazandığın para, elde ettiğin güç ve yaşadığın hayat ile üstesinden geleceksin. Hayatın tüm zorluklarını bu şekilde aşacağını zannediyorsun. Çevrendeki masal anlatılarına karnın tok olmadığından aç kurtlar gibi etrafta koşturan zombiler gibi bulaştırıyorsun makus talihini değiştirecek hikayenin içinde yer almak için. Değer göreceğini, anlaşılacağını ve ötekiler nezdinde yaşadım ve cap canlıyım diyebileceksin. İçindeki şişen egonu, kendini göstermek isteyen iç dünyanın sınırsız arzularını doyuracağını zannediyorsun. Sanma ile öyle olduğuna inanma arasında aklını içindeki dürtülerin peşinde koşturarak halletmeye çalışacaksın.
Neden.
Çünkü, modern hayat adil değil. Hayatın sunduklarını eskiden olsa işbirliğiyle yardımlaşma ve dayanışmayla hallederdin şimdi bunları birlikte değil de tek ve birey olarak aşmaya yönelten koca bir homo ecomonicus denilen neoliberal sistemin masallarıyla büyütülüyorsun. İnsanlar kaybetmekle ilgili büyük sorunlar yaşıyor. Kayıp antipatisi yaşıyorsun, kaybetmeyi soğuk, ilgisiz, sevimsiz buluyoruz. Ve önemlisi kaybetmeyi kazanmaktan çok daha güçlü hissediyoruz artık. Diyelim 100 lira az aldığında çıkar kaybı 100 lira fazla aldığı çıkar kaybından daha fazla hissediyoruz. Onlarca yıldır her şeyin fazlalaşmasına alışkın olan toplumlar gönüllü bir vazgeçmeye neredeyse hiç hazır değil gibiler. Ellerinden alında her şeyleri mutsuzluk sarıyor herkesi. Öfke ve korku başlar ve feryatlar keskin ve yüksek olur. Parasını kaybedip intihar eden insan sayısı dostunu sevdiğini kaybeden insan sayısından daha fazladır.

Maddi ihtiyaçlarımızı büyükannelerimizin neslinin hayal etmeye cesaret edemeyeceği şekilde giderdiğimiz halde mutluğumuz artmıyor. ABDli psikolog Philip Birikman’ın söylediği Hedonik Uyum kavramını iliklerimize kadar yaşıyoruz ve bunu normalleştiriyoruz. İlerlemenin gelişmenin ve çalışmanın uygun adımları bize o kadar doğal gelir ki. En iyi ekonomi daima ileri gidendir çığlıkları her yerde. Olabildiğince fazla insan için olabildiğince iyi yaşamın peşinde. Para, mal-mülk ve güç peşinde ihtiyaçlarımızı karşılamaya çalışıyoruz. Koşullarımızı değiştirdikçe davranışlarımızın da değişeceği inancıyla aynı noktada kalmamak için yeterince hızlı koşmaya çalışıyoruz.

Sahip olma gücümüz arıyor. Eeee. Satın alınan şeylerin çokluğunun da inanılmaz bir artış var. Yemek, tatmak ve içe almak için. Yeni bir manto, telefon vb. eskidiğinde dikkatimiz çabucak ondan çeviririz. Hatta şimdilerde yenisi çıktıkça eskisini hemen yenilemek isteriz. Kayıp ,zarar, gasp ve hırsızlık arasında dolaşır olduk. Reklamlar mutluluğumuzu daha hiç tatmin etmediğimiz ve uzun vadede çok zor bulabileceğimiz ruhumuza gönül okşayıcı şekilde fısıldayarak bizi hayaller aleminde dolaştırır. Elde etmek mi sahip olmak mı hepsi. Hiçbir şeyden geri kalmamak için uğraşır durur olmaya başladık.

Tüm bunları niye mi yapıyoruz. Sihirli sözcük şudur STATÜ. Statü kişiliğimizin maddeye dönüşmüş halidir. Cebimdeki para neyse statüm odur. Yeni kimliğim, yeni tanımım. Başkalarının gözünde nasıl algılandığımdır İlkokul çocukları bile statünün ne olduğunu biliyorlar, bir şeye karşılık geldiğini anlıyorlar. Anaokulu çocuklarından huzur evi sakinlerine dek toplumun geneli statü savaşında gibidir. Statü doğası gereği ayrıcalıklıdır. Diğerini dışında tutar. Herkesin bir mersedesi olsaydı ne değeri kalırdı. Mercedese sahip olmanın. Statü kesin olarak ihtiyaçları değil aksine göreceli olanları tatmin eder. Daha fazla fark kazanımıdır. Başkaları için fazlasına sahip olmanın bir keyfi vardır. İllüzyonun yeterlidir. Sahipmiş gibi, senmişsin gibi, varmış gibi

Biraz dürüst olalım hakikat ortaya çıksın, neyse o anlaşılsın, sistem, neden modern kölelere ihtiyaç duyduklarını söylemez. Herkesin bir şeyler olabileceği yalanına inanmaya eğilimli hale getirir. Herkesin zengin olma potansiyeli olabilir ama herkes aynı anda zengin olabilir mi ? bununla ilgilenmez. Bu aklımıza gelmiyor. İyiler ve kötüler dünyası diye ayırdığımız bu dünyada birilerinin ayrıcalıklı, daha iyi koşullarda yaşaması ve lüksün farklı tanımlanması normaldir artık.

Aynı sayısal lotodaki şans oyunlarındaki gibi herkes zengin olabilir ama aynı anda olamaz. Milyonda bir ihtimalin peşinde milyonlarca var ve herkes aynı spermin yumurtaya koşturması gibi bir telaş içinde yumurtaya koşuyor ama kazanan bir kişi peki milyonlarca spermin hikayesini bilmiyoruz. Kim takar. Biri kazandı. Ve ondan bir çocuk olabilir. Ve herkes o kazanın kendileri, kendisi olacağını düşünüyor. Bakın piyango alan, loto oynayan çıksın neler yapacağım, kazanıldığında kurulan fantezi listesinin uçsuz bucaksızlığına. Paranızı siz kullanamadığınızda sizin adınıza finans oligarkları halleder işinizi. Lotoda kazanan birinin en fazla iki yıl sonra yine eski yaşam-düşünüş seviyesine geri dönmesini nasıl açıklayacağız ?

Matematiksel olarak bize önemli bilgiler sağlayan kısmen çok geliştirilmiş modellere sahip olmamıza rağmen, en önemlisi çocuklarımızın doğal mirasını talan etmeyi düşünecek kadar bu ilerlemeci mantık nereden besleniyor? Tüm gücünü elinden geleni yapmaya çalışan kazancın cazibesine kendini kaptırmış bir hayal peşinde koşan insanların varlığı günümüzü temsil ediyor ? Dürüstlük ve utanç eskiden içimizdeki en kötüyü engellerdi neden bu sınırlar aşıldı, gerçeklik duygusu, özeleştiri, dürüstlük, güven ve sosyal yeterlilik neden kimseye yeterli gelmiyor artık ? Sıradan bir işçi sabah akşam çalışıp bir birim maaş alırken bu tarz işlere giren bir adam 5 veya daha fazla birim elde etmek için neden akıl ve psikolojinin kurallarını zorlar ki Yapamadığında beceriksiz başarısız sıkıntılı ve sorunlu kıskanç ve hasetten kavrulmuş insanlar olarak yoksa hastalık gibi görülmesi gereken bir iletin içinde perişanlığını neden sürdürme eğiliminde ? Tüm sistem çöktü de farkında mı değiliz ? Asla tatmin olmayan disiplinsiz şekilde sürekli daha fazlasını isteyen gözü doymak bir tüketici olarak egoist bir hedonistler topluluğuna giremediğimizde kendimizi neden değersiz, önemsiz ve hiçleşmiş hiçbir boka yaramayan şekilde bomboş hissediyoruz ? Gelecekte büyük paralar kazanmayı vaat eden kendine özgü matematiksel işlemleriyle katılımcıya tuzağa düşüren zincirleme kazanç sistemi titanlar-saadet zincirinin bir çarklısı olmak neden bu kadar önemli oldu. Yüzyıllardır insanlık kültürünün bir parçası olmamızı sağlayan dayanışma, yardımlaşma, işbirliği yerine neden rekabet hırs ve tekelleşme en baskın değer olarak karşımızda çoğalıyor ? Dürüst ve mütevazi yurttaşlara ne oldu ? Asalak büyük bir çoğunluğun parçası olma telaşımızı ne körüklüyor ? Sorulması gereken en büyük soru belki de şu : Maddi refahın daha fazlasına mı ihtiyacımız var, Ekonomi sadece dört çift ayakkabısı ve bir tek şampuan alana dönmez. Yeni şeylere karşı talep uyandırılır. Yani arzular alevlendirilebilir. Kendimizi farklı hissetmek ve çevremizi etkileme isteğimiz kaşınır. İkili ihtiyaçlar uyarılır. Savunulur, vaat edilir. Özlemimizi yerine getirmemiz öğütlenir, onları almak, yaratmak için canla başla çabalarız. Kısaca temel ihtiyaç gideren bir toplum yerine ihtiyaç uyandıran bir toplum da yaşıyoruz. Gönlümüzü okşayıcı, tatmin edici fısıltılar eşliğinde tam tamlar çalınıyor, savaş tamtamları.

Toplumsal olarak uzun vadede dayanıklılığı ortak ihtiyaçlarımızın ortak tatminine yönelik birlik ve işbirliğinin ne olduğuna dair bir fikrimiz bile yok artık. İnsanlar arası dünya; sayıların sembollerin ve geçici kazançların dünyası haline geldi.

Güvenin geri kazanılmasına ihtiyacımız var. İnsanın asıl itici gücünün katı ve kesin çıkar hesapları duyarsızlık ve hırs olarak gören, doğuştan korkunç, egoist ve şiddet yanlısı olduğumuz için buralara yöneldiğimiz bakış açısı ve doğuştan mütevazi olmayacağımız önyargısıyla hareket etmemizi isteyen ilişkiler ağında pek çok insanın hala ezoterik yada ruhani şeylere ilgisinin artması; mistik, new age, meditasyon yada mindfulness etkilere açık olmasına ve buralara yönelmesini nasıl açıklayacağız ?

Bu kadar zenginleşmiş kitleye rağmen bu süre sonra bu kişilerin ekranlara çıkıp, kendilerini gösterip yaptıklarının altında yatan motivasyon nedir? Diğerlerini kullanarak, üstüne basarak, rekabete dayalı olarak çıktıkları bu yerde tekrar diğerlerine kendilerini anlatmakta ki bu ısrar niye? Ve daha önemlisi bu kişilerin bir süre sonra daha fazla varlık, güç ve prestij sahibi olmayı bir kenara koyup daha münzevi, ve daha çok zamana, sevgiye dikkate, korunmaya ve huzura çok daha fazla özlem duymalarının nedeni nedir ? Soğuk ve kalpsiz görünen ve ağızlarında nasıl başardığını anlatan bu tipler nereden çıktılar, aynı sıralarda oturup, aynı okullarda okuduğumuz bu insanların bize sunduklarında neden güven, dürüstlük ve doğruluk yerine güvenme, yalan mubahtır ve gizli bir sahtelik, yapaylık ön plandadır. Yoksa sistemimiz ergenlik çağında mı ? Belki de insanoğlu bu sayede gücünü elinde olduğunu sanıyordu halbuki sadece dişlinin bir parçası olarak varlığını sürdürüyorlardı.

Yaygın parola özgür ekonominin her durumda devletten daha iyi olacağı yönündeki kışkırtıcı söylemin varlığı girişimcilerin yararlandırıldığında herkesin yararlanabileceği varsayılması 1990 lı yıllarda birlikte oluşmaya başladı. Her yerden küçük insanın kendini kapitalist olarak görmesi için bağırmaya başladılar. Yaratıcılık, inovasyon, girişimciler en yakınımızda mantar gibi türemeye ve hayatın nasıl kazanç üzerine kurulacağına dair, neyin çok para edeceğine ve bunun yolunun ne olduğunu anlatmaya başladılar. Hayaller, fanteziler ve hikayeler satmaya başladılar. 18 yüzyılda felsefecilerin siyaset üzerinde etkileri vardı. Şimdi onların yerini ekonomistler, girişimciler, büyük ekonomi liderleri, lobiciler, kamuoyu yaratanlar, infloserlar, halkla ilişkiler danışmanları ve uzmanları aldı, konuları elbette ki insanın daha iyi yaşaması değil, geleceğimiz değil; onların konuları piyasa, güç ve kariyer şanslarının artırılması ve buda statükonun korunması için ellerindeki tüm iknaları kullanarak, bu toplumun neyle canlandırılacağının karar vermeye çalışırlar, Neyin kabul edilip-edilmeyeceği, piyasada neyin tutup tutmayacağı, sokakta neyin gündem olup olmayacağını hatta bedenimizin-ruhumuzun tüm kullanım mülkiyet haklarını sanki kendi ellerindeymiş gibi kullanmak-yönetmek ve tahrip etmek üzerine kurulu sistemleriyle bizi ele geçirmeye çalışırlar. Artık postmodern çağın neo-liberal iklimlerinde ne kar ne yaz belliydi, 7/24 zengin olabilme potansiyelinizi hayata geçirebilirdiniz. Yapamaz, beceremez, oluşturamaz ve gücünüz yetmezse bu sizin daha az çalıştığınız, daha dikkatsiz ve duyarsız olduğunuz anlamına geliyordu ki çabuk unutuluyordunuz, aynı mezarlıklar gibi.

Fazlasına sahip olmak yerine iyi yaşamak neden teşvik edilmiyor, mutlu ve huzurlu yaşamak prim yapmıyor ? Kapitalizme karşı ikna edici karşı taslak veya yaşam tarzının yokluğu ve büyük kitlelerin ikna edilmezliği karşısında nerede durmalıyız ? Belki de yeni bir girişimci ruhuna ihtiyacımız var, ihmal, istismar, hırsı körükleyen değil de sosyal sorumluluğu destekleyen insanlar arasındaki işbirliğini artıran ahlaki hissettiren ortam yaratan girişimcilere. Şu soruları sorarak bu uzun yazıyı sonlandıralım.
Rüya sona erdi mi ?
Kim suçlu ?
Ve en önemli soru İyi bir yaşam nedir ?

Bir sonraki podcastte.

Özgür Atlas

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here