Ödenmemiş Borçların Gölgesinde: Kadınlar Yoksa, Kurtuluş Bir Seraptır!

Aman efendim, sokağa çıkıp baksanıza; herkes “hürriyet”ten, “ilerleme”den, “müreffeh bir istikbal”den dem vuruyor. Lakin kimse o kapı arkasındaki, o mutfaktaki, o sokak ortasındaki muazzam ve kanlı borçtan bahsetmiyor! David Pavón-Cuéllar Beyefendi’nin Meksika’nın o tozlu ve kederli topraklarından feryat ettiği gibi; kadınlara olan borcumuz, tıpkı o kadim yerli halklara olan borcumuz gibi, ödenmedikçe yakamızı bırakmayacak bir gulyabanidir efendim!

1. “Ataerkillik” Dedikleri O Paslı Pranga

Kuzum, bir memleket düşünün ki; kadın cinayetleri günlük bir vaka-i adiyeden sayılmış, sokakları korku sarmış… Pavón-Cuéllar ne güzel teşhis koymuş: Eğer bir toplum kadını yok ediyorsa, aslında bindiği dalı kesiyor, kendi istikbalini kurban ediyor demektir. Meksika veya bir başka diyar fark etmez; eşitsizliğin, adaletsizliğin ve o meşhur “cezasızlık” illetinin hüküm sürdüğü yerde, despotizmden ve yolsuzluktan başımızı kaldıramayız. Zira kadını ezen zihniyet, hakikati de ezer, adaleti de boğar!

2. Yerli Ruhu ve Kadın Hakikati: İki Büyük Borç

Bakınız efendim, burada mühim bir benzerlik var. Yerli halkların o Nahua bilgeliğini, o parçalanmaz bütünlüğünü nasıl ki “medniyet” namına yırtıp attıysak; kadının o toplumu var eden, o her şeyi kutsal kılan nefesini de aynı hoyratlıkla kestik. Kadınları yok etmeye devam ettiğimiz sürece, kendimizi birer “insan” olarak değil, sadece birer “fail” olarak var ediyoruz. Borcumuzu ödemedikçe, o Pavón-Cuéllar’ın bahsettiği “radikal dönüşüm” bizim için ancak bir rüya, bir serap olur!

3. Kendi Kuyusunu Kazan Bir Toplum

Efendim, mesele sadece bir “hak” meselesi değil, bir varoluş meselesidir. Kadının yok sayıldığı, hor görüldüğü, öldürüldüğü bir evde bereket olur mu? Yağmanın, talanın ve hükümet despotizminin bu kadar pervasızlaşması, en temeldeki o “hayat kaynağına” yapılan hürmetsizliğin bir meyvesidir. Biz kadını vurdukça, aslında kendi vicdanımızın tam ortasına kurşun sıkıyoruz.

Hasılıkelam…

Kuzum, bu borç öyle “şöyle yaptık, böyle ettik” diye geçiştirilecek cinsten değildir. Bu borç, zihniyetin kökten değişmesiyle, o derin ataerkilliğin sökülüp atılmasıyla ödenir. Kadını yaşatmayan toplum, Johansson’un bahsettiği o “varlığın bütünlüğünden” kopmuş, ölüme mahkûm bir kadavradır.

Sokağın karakterleri gibi; bu rezalete karşı “Fesuphanallah!” deyip yerimizde oturmak yetmez. Sesimizi en gür perdeden yükseltmeli, bu kadim borcun ödenmesi için meydanı boş bırakmamalıyız. Zira kadınlar hür değilse, dünya koca bir hapishanedir efendim!

Şimdilik benden bu kadar, selametle! O büyük borcun mahcubiyetiyle değil, ödenmiş adaletin huzuruyla yaşayacağımız günlere…