Paskalya Çöreği – Josef Kılçıksız

PASKALYA ÇÖREĞİ

Çocukluğun büyülü bir bahçe olduğu hep söylenir. Erginleşme ise büyü bozumudur. Masalların gücü buraya dayanır.

Antakya Ortodoks kilisesinde yine bir paskalya yortusu törenindeyiz. Bir sürgü gıcırdıyor taş avlusunda.

Yahudiler Pilatius’tan hırsız yerine İsa’yı serbest bırakmasını isteselerdi bu bayramı kutlayamayacaktık. Bu güzelim bayramı Yahudilere borçlu olduğumuzu çocuk aklımızla bilemezdik.

Biz Ortodokslar, gregoryen takvimi yerine daha eski olan julian takvimini kullandığımızdan dolunaydan sonraki bir pazara denk gelecek şekilde gecikmeli olarak kutluyoruz Paskalya yortusunu.

Birbirinden kopuk hayatları zorlama takvim oyunlarıyla bir yaşam ve bayram çerçevesi içine sokmaya çalışmışlar. Bu zorlama takvim oyunlarının, eskiden derdi gelgitleri tahmin etmek olan balıkçıların, temel kaygıları en uygun ekim ve hasat zamanını kestirebilmek olan çiftçilerin, korkuları zarara uğramadan alacağını tahsil etmek olan tüccarların gündelik hayatında bir karşılığı yoktu.

Kilise korosunda görevliydi Madlen. Bense İsa‘nın on iki havarisini temsil eden on iki oğlan içinde elimde kocaman bir haçla kiliseyi tavaf ediyorum. Bu önemli bir görev, bunu hiçbir çocuk reddedemez.

Etrafımda kullanışlı bir süs eşyası gibi duran alımlı kadınlar, melek yüzlü genç kızlar, kilisenin en öndeki sıralarından arkalara doğru sınıf farklılıkları uyarınca oturmuşlar.

Kilisenin bir duvarına resmedilmiş Ölü Deniz. Ne zaman bir kıyıdan söz edilse sıklıkla aklıma gelir. Çünkü Tanrı’nın özgür dünyasını sadece oradan görebiliyorum.

Bu bayramın Hristiyanlık öncesi döneme ait pagan bir yönü mutlaka var. Yortunun adını, baharı ve bereketi simgeleyen Saxon tanrıçası Eostar’dan aldığını biliyorum. Doğurganlığı simgeleyen tavşan ile bereket anlamına gelen yumurtanın sembolik olarak pagan dönemlere kadar uzanan söylencesel bir arka planı olduğunu da… Zaten yortunun dinsel içeriğiyle ilgilenmiyorum.

Paskalya yortusu Musevilerin bayramıdır aslında. Adı ibranice geçiş anlamına gelen pesah’tan gelir. Musevilerin Mısır köleliğinden kaçarak bugünkü Filistin topraklarına geçişini simgeler. O kaçış sırasında ekmeği mayalamaya vakit bulamadıklarını anımsatması için bugün hâlâ bu bayramı mayasız ekmek yiyerek kutlarlar.

Yeryüzü geçmiş medeniyetlerin enkazları ile dolu. Anadolu’da bizden önceki birçok medeniyet doğal sınırlarına ulaşıp çökmedi, çöktürüldü. Biz de pek çok uygarlığın ve kültürün dibe çöktürülmesiyle oluşmuş eski uygarlık kadavralarının üzerinde yaşıyoruz.

Antakya özlemden beslenen serin yapraklı koca bir ağaçtır benim için. Toprağın ve suyun birikmesidir içimde. Defne ve zahter kokulu hüzündür, yenik aşktır.

Ev halkının gece uyurken pencerelerini, sokak kapılarını ardına kadar açık bıraktığı, güvenin ve erdemin şehriydi bir zamanlar. Kuşlar uçuşmazdı bizi görünce.

Yürekleri ellerinde, karanfil niyetli çocukların kuş olup uçtuklarını bilmek çok zor. Abdullah, Ali İsmail ve Ahmet aynı şiirin gölgesine, aynı şarkının sevincine sığındılar. Haziran direnişinden bu yana kaç zaman geçti, ölülerimiz hâlâ adalet dileniyorlar!

Ayin bittikten sonra herkes birbirine sarılıp öper. Ona sarılıp öpmek için bu fırsatı kolladım. Saçları lavanta kokuyordu. Yanağından öperken Mesih kâm diye fısıldadım kulağına.

Paris’te bir Paskalya vakti yine yapayalnız odamdayım. Ümmü Gülsüm çalıyor Beyrut radyosunda.

“Farklı inançlardan bir genç kızla bir delikanlı birbirine sevdalansa ceza ve lanet peşlerini bırakmaz” diyen ninemin sözleri kulağımda.

Heyecanım yok, belki inancım sarsılmış, belki Tanrı’ya kızmışım, bir şeyler eksilmiş içimden.

Yastığımın altını yokluyorum, mantarlı tabancalarım da yok. Bu sene yeni kıyafetler almadım kendime.

Erken uyanmama gerek yok. Çünkü gözlerinin okyanusunda beni boğmaya çalışan Madlen artık kilisenin taşlı avlusunda beklemiyor beni. Sonsuz körlükten önceki son görüntü…

Biliyorum, anason, mahlep çörekotu ve damla sakızı kokulu günler de yok artık. Soğan kabuğuyla boyanmış kırmızı yumurtalar ve paskalya çöreklerinin kokusu da…

Paskalya çöreği üç örgülüdür, bir örgüsü kadını, diğeri erkeği, üçüncüsü ise hayatı ve ondan korkmamamız gerektiğini simgeler. Belki de ben korkuyorum hayattan.

Çocuk sesleri yok. O çocuklar eğer bir ulusa aitlerse bu ancak çocuk ulusu olabilirdi. Kimseye kötülük etmemişlerdi.

Çocukluğun geçtiği uzak bir şehirdeki çörek kokusunu özlemekten nasıl kurtulunur, oyun arkadaşlarınızın, çocukluk aşklarınızın çoktan öldüğünü ve bir mezarları bile olmadığını bilmenin acısı nasıl unutulabilir? Bu soruların yanıtı yok.

Babam da yok yanımda, hiç olmadı ki zaten. Büyük bir umudun ardından koca bir düş kırıklığının geldiği duygusuydu babam. Parçalanma, çözülme babamızdan, merhamet ve yuva duygusu anamızdan geçti bize

Sert ve otoriter biriydi babam. Anlayacağınız sadece geleneksel anlamda dindar bir Ortodoks. Önemli bayramlar dışında kilisedeki hiçbir ayine gitmezdi, gitse bile vaazları dinlemezdi. Evde duvarı boydan boya ikonalarla kaplı bir odamız vardı. Bir gün o ikonaların birinin altında diz çökmüş mırıldanarak dua ettiğini gördüm. Dokuz çocuğunu da dindar birer Hristiyan olarak yetiştirmek niyetindeydi. Ablam Janet dışında Tanrı bu konuda büyük bir başarısızlığa uğradığına tanıktır.

Herkesin sırtında kendi haçını taşıyacağından emin, çöreğin hamuru kıvamına gelince üstüne haç işareti çizerdi annem. Sonsuzluk işareti şeklinde pişirirdi çöreklerini. Başı sonu birbirine karışan, iyiyle kötünün, suçluyla masumun yerinin değiştirildiği dönel bir sonsuzluk durumu.

Er Sevag da vurulmadan kısa bir süre önce arkadaşlarıyla birlikte yemek için paskalya çöreği istemiş annesinden.

Tüm kutsal kitaplara rağmen insanın üzerinden bir türlü silkinip atamadığı, içinde ahlâka ve iyiye daîr ne varsa ezen hayvansallığıyla ilgili şeyler düşünüyorum. İnsan içinde dizginleyemediği çirkin canavarı masumların üzerine salıyor. İlahi bir buyruk bürünerek güçlünün menfaatine, bir kamusal yalana dönüşen şey ne? Kafamda deli sorular…

Pencereyi açıyorum, şifa dağıtırcasına alnımı yalıyor nemli bir rüzgâr. Nar çatlaması bir gerçekliği istemese de taşıyan göçzede bir kent silüeti uzanıyor gecenin koynunda. Bir yerde doğarken yeni bir ay, yanıtsızlığa götüren suskunluk. Acaba şimdi Madlen nerede?

Nerede olursanız olun kalo pashka Madlen, Mesih kâm anneciğim…

Josef KILÇIKSIZ

Yorum yapın

insanokur.org’u

bilgiyle tutsaklıktan özgürlüğe…
“yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek…”