Sırtcı adlı öykü – Mehmet Ercan

Rüzgâr, dağın yükseklerinde, uzun otlara, dikenlere ve bodur çalılara çarparak, yıllardır bildik türküsünü söylemeye devam ediyordu. Ne rüzgâr, bu türküyü söylemekten usanıyor, ne de dağ, onu dinlemekten bıkıyordu. Karaya sevdalı dalgalar; kendilerini nasıl sahillere vururlarsa, rüzgâr da yüreğini dağlara öyle vuruyordu. Kimi zaman, yârini yitirmiş âşıklar gibi ağlamaklı oluyor, kimi zaman yüreği kabarmış ırmak gibi coşuyordu.
Bu türkülere zaman zaman Kendal?ın uzun havaları ve dağın üstünde daireler çizerek uçan, şahin sesleri de karışıyordu. Sürünün melemeleri, çıngırak sesleri de bu koraya eşlik ediyorlardı. Sonunda bütün sesler kesilse de rüzgârın türküsü bir türlü kesilmiyordu.
Dağın kuzey yönün, koyun ağılını yapmışlardı. Buna ağıl demek oldukça zordu. Bir metre yüksekliğinde, taşlarla çevrilmiş, dikdörtgen biçiminde bir avluydu. Genişliği beş, uzunluğu on beş metre kadardı. Ön tarafında bir kapı vardı. Kapının önüne, bodur çalılardan kesilerek yapılmış, korumalık bulunuyordu. Yaz olduğu için üstü açıktı. Kışınsa köye iniyorlardı.
Kendal ve babası yaz boyunca koyun sürüsünü bu dağda otlatırlardı. Dört yüze yakın koyunları vardı. Mezranın varsılları arasında sayılıyorlardı.
Kendal on yedi yaşındaydı. Okuması-yazması yoktu. Hayatı mezrayla, bu dağ arasında geçmişti. İlçeye bir defa inmek zorunda kalmıştı. Köpekleri başka sürünün köpekleriyle boğuşmuş, o sürünün köpeklerinden birini öldürmüştü. Köpeği ölen, sürü sahibinin şikâyeti üzerine, jandarma gelmiş, kendisini götürmüştü. Karakolda ifadesi alındıktan sonra bırakmışlardı. Türkçe bilmediği için, bilen birisi ona tercümanlık yapmıştı.
Kendal?ın mezrası iki dağ arasında bir vadiye kurulmuştu. Yolu-izi belli olmayan bir yerdi. Mezra beş-altı haneden ibaretti. Belki haritada dahi yeri yoktu. Yol-su-elektriğin, esamisi burada okunmazdı. Okulun ne olduğunu bilseler bile, nasıl bir şey benzediğini bilmezlerdi. Askerliğini yapmış olanlar, “çat-pat” cümleleri heceleyerek okuyabiliyorlardı. Bunlarsa askerde “Ali Okulunu” bitirmiş olan erkeklerdi.
Kısacası bu mezranın yolunu, bir jandarmalar, bir de kurtlar biliyorlardı. Her ikisi de bu insanların davetsiz konuklarıydılar.
Son zamanlar da herkesin “talebe” dediği, bazı gençler mezralarına gelmeye başlamıştı. Çok tatlı, cana yakın insanlardı. Konuşunca ağızlarından, bal damlıyordu. Onlar konuşmaya başlayınca, ağzımız bir karış açık, onları hayranlıkla dinliyorduk. Konuşmalarının bitmesini istemezdik.
Sık sık özgürlük üstüne konuşuyorlardı. Bizim de özgür olmamız gerektiğini, bütün özgür halklar gibi, mutlu yaşamaya hakkımız olduğundan söz ediyorlardı.
Hepsi silahlı ve askeri elbiseler giyiyorlardı. Aralarında kız olmasını yadırgasak da sonunda onlara da alışmıştık.
Mezramızda herkes yakın akrabaydı. Hepimiz bütün samimiyetimizle talebelere inanıyorduk. Talebeler zaman zaman Kendal?ın sürüsünün bulunduğu yere uğruyor, Kandal onlara kuzu kesiyor, pişirip beraberce yiyorlardı. Sonra, geldikleri gibi, sessizce dağlara dönüyorlardı. Onlar, dağların ve özgürlüğün çocuklarıydı.
* * *
Rızgar yirmi üç yaşındaydı. Onun da okuması-yazması yoktu. Babası amelelik yapıyordu. On kardeştiler. Büyük ağabeyi Adana?da amelelik yapıyordu. Üç kız kardeşi evlenmiş, evinin kadınları olmuşlardı. Babası evin geçimini zor-belâ yapıyordu. Rızgar olmasa halleri perişandı. Rızgar kır bekçisi Şivan?ın kızı Delal?a vurgundu. Her ikisi birbirlerini deli gibi seviyorlardı. Şivan?da bu durumu biliyor, gerekli başlık parasını verirlerse, evlenmelerine karşı çıkmayacağını, Rızgar?ın babası Sidar?a söylemekten çekinmiyordu. Rızgar, dürüst, namuslu bir delikanlıydı. “Mademki gençler birbirlerini seviyorlar, buna karşı çıkmanın gereği yok. Soyu soyumuza, boyu boyumuza uygundur. Bako(1) olmanın gereği yoktur” diyordu.
Rızgar görünürde işsizdi. Bu durum görüntüden ibaretti. Aslında sırtçıydı. Sırtında kaçak mal taşıyordu. Bu şekilde, evinin geçimine katkıda bulunduğu gibi, başlık parasını da gizil gizli biriktiriyordu. Getirdiği malları, il ve ilçe pazarında, bazen de esnaflara satıyordu.
Sırtçılık çok tehlikeliydi. Her an ölümle burun burunaydı. Mayınlı sınırdan geçmek zorundaydı. Her kaçağa çıktığında ailesiyle vedalaşarak gidiyor, geldiğinde ise yeniden dünyaya gelmiş gibi, sevinç gözyaşlarıyla karşılanıyordu.
Bu sefer Japon yapımı dört tane video kamera cihazı getirmişti. Sınırı henüz geçmişti ki devriye gezen askerler onu fark ettiler. Acele bir şekilde oradan uzaklaşmaya başladı. Rızgar, sınır boyunca, en küçük çukuru, çalı dibini iyi biliyordu. Çünkü yaşaması bu becerisine bağlıydı. Mayınlı sınırı geçmekle her şey bitmiyordu.
Bazen yakalandığı da oluyordu. O zaman getirdiği bütün malları karakola rüşvet olarak veriyor, kendisini bu şekilde kurtarıyordu.
Böyle şeyler burada normal karşılanıyordu. Beş parasız gelen birçok görevlinin, giderken, apartman sahibi olduğu çok iyi biliniyordu. Burada neler oluyordu neler? “Vatan-Millet” nutukları işin politikasıydı. İşin özü çok farklıydı. Nedense bu işin üstünü kimse açmıyordu. Niye açsınlar ki herkes memnundu. Kim kime ne yapabilirdi ki? Alan memnun, veren memnundu?
* * *
Garnizon komutanı emir subayını çağırdı: “Muhabere Bölümünün, Haber Merkezi komutanını çağırın, yanıma gelsin!” Emri alan, emir subayı, komutanı selamladıktan sonra, hızlı adımlarla Haber Merkezine doğru yürümeye başladı. Haber Merkezi komutanı, gelen kriptolu bilgileri ve emirleri çözmekle meşguldü. Emir subayı: “Komutanım sizinle hemen görüşmek istiyor!
Morali oldukça bozuk! Acele gelmelisiniz!” dedi. Haber Merkezi komutanı, kriptoların başından, kalktı, emir subayının peşine takıldı. Emir subayı: “Haber Merkezi komutanı: “Selim astsubayım geldi komutanım!” dedi. Selim Astsubay garnizon komutanını selamladı. “Beni emretmişsiniz komutanım! Garnizon komutanı: “Al şu yazıyı ?Çok Acil? olarak Ankara?ya gönder!” Oradan hemen yanıt istiyorum!” diyerek, kripto astsubayına emir verdi. Astsubay: “Emredersiniz komutanım!” dedikten sonra, onu selamlayarak oradan ayrıldı.
İki saat sonra , “Çok Acil” koduyla gönderilen yazı, Ankara?ya ulaşmıştı.
* * *
Rızgar sınırı bekleyen askerlerden kaçarken, Kendal?ın sürüsünü gördü. Hem yorulmuş, hem de acıkmıştı. Sürünün çobanından yiyecek bulacağı umuduyla; “Hey çoban!” diye bağırmaya başladı. Kendal önce sesi duymadı. Sonra işitti. O da sesin geldiği tarafa seslenerek, yanıt verdi. “Hey sen kimsin!? Neredesin? Ortaya çık ta seni göreyim!” diye o taraf doğru bağırdı. Karşı ses: “Benim ben! Ben Rızgar?ım! Ben sırtçıyım kurban! Korkmayasın! Ben dostum, düşman değilim!” diyordu telaşla. Rızgar, Kendal?dan köpeklerini bağlamasını istiyordu.
Kendal köpeklere seslendi. Hayvanlar koşarak onun yanına geldiler. Kendal?ın üç köpeği vardı. Saldırgan olanı iple bir çalıya bağladı. Sonra Rızgar?a seslendi: “Lo Rızgar artık gelebilirsin!” dedi. Rızgar bunun üzerine, koşa koşa Kendal?ın yanına geldi. Kendal tecrübelerinden onun sırtçı olduğunu anladı.
İkisi birbirleriyle merhabalaştılar “Ben sırtçıyım kurban” dedi. “Sırtçı olduğunu anladım” dedi Kendal. Rızgar acıkmıştı. Kendal?a aç olduğunu söyledi. Kendal heybeden iki köy ekmeği, biraz peynir çıkarıp verdi. Karnını doyuran Rızgar, Kendal?la konuşmaya başladı.”Rışvan köyünden olduğunu, bu sefer Suriye?den Japon yapımı video kamera getirdiğini belirtti. Bu aletleri iyi bir fiyata satabilirsem, uzun süre kaçağa çıkmayacağım” diyordu. Konuştukça, her ikisi daha samimi oldular. Rızgar, Kendal?a; Delal?dan söz etti. “Eğer başlık parası biriktirebilirsem, onunla evleneceğim” dedi Kendal?a.”Delal?ın babası ‘olur’ diyordu. Haklı olarak başlık parası istiyordu. Delal gibi bir kızı, başlık parasız veremez ya!” diyerek, Şıvan?a hak veriyordu.
“Hangi baba, kızını başlık parasız veriyor ki o versin” diye üzgün bir şekilde konuşmasına devam ediyordu.
* * *
Nihayet, Ankara?dan beklenen emir geldi. Her şey önceden hazırdı. Sadece Ankara?dan gelecek emir bekleniyordu. Kripto astsubayı, emri garnizon komutanına iletti. Komutanı selamladıktan sonra, işine tekrar döndü. Gerisi garnizon komutanının bileceği şeydi. O kendisine düşeni yapmıştı.
Garnizon komutanı, birlik komutanlarını yanına çağırdı. Operasyon için, beklenen iznin geldiğini belirtti. “Her şey tamam mı!?” diye sordu. Komutanlar: “Her şey tamamdır, komutanım!” dediler. “Emrinizi bekliyoruz!” diye ilave ettiler. Garnizon komutanı: “Öyleyse, yarın her şey bitmiş olmalı! Anladınız mı!?” diye kükredi. “Her şey planlandığı gibi yürümeli anlıyor musunuz?! Aksilik istemiyorum! Her şey yağdan kıl çeker gibi olmalı! Özellikle yanınıza kamera almayı unutmayın! Anlıyorsunuz değil mi!? Bu operasyon benim için çok önemli! Terfi zamanım yaklaşıyor, göreyim sizi! Beni mahcup etmeyin!” diyerek, birlik komutanlarını tekrar tekrar uyardı. Komutanlar: “Emredersiniz komutanım!” dedikten sonra, garnizon komutanının selamlayarak birliklerine döndüler.
* * *
Sürünün öğlen yatma zamanı gelmişti. Kendal?la, Rızgar sürüyle beraber ağılın bulunduğu yere doğru, sürünün arkasından, ağır ağır yürüyorlardı. Bir saat sonra ağılın olduğu yere vardılar. Kendal?ın babası ağılın oradaydı. Sürünün gelmesini bekliyordu. Kendisi merkeple erkenden yola çıkmış, öğlen yemeğini hazırlamıştı.
Baba, oğluyla birlikte, bir yabancının geldiğini görmekte gecikmedi. Yılların deneylerinden, onun bir sırtçı olduğunu hemen anlamıştı. O bir talebe olamazdı. Talebeler haki renkli giysiler giyiyorlardı. Üstelik onlar silahla dolaşırlardı. Oysa bu adamda böyle bir şey görmüyordu.
Kendal, babasına Rızgar?ı tanıştırdı. Rızgar eğilerek yaşlı adamın elini öptü. Baba: “Hangi köydensen horto”(2) dedi. Rızgar: “Ben, Rışvan köyündenim” diye yanıtladı babayı. “Senin o köyü tanırım, Hüso Ağanın köyü değil mi?” diye, Rızgar?a sordu. Rızgar: “Evet” diyerek, yanıtladı ihtiyar adamı. “Bizim köy Hüso Ağanın köyüdür.”
Öğlen yemeğini yedikten sonra, Kendal babasından Rızgar?la birlikte mezraya gitmek için izin istedi. Akşam olmadan mutlaka tekrar sürünün yanına geleceğini söyledi. Babası Kendal?ın bu isteğine karşı çıkmadı. “Olur” dedi. “Ne de olsa, bunlar gençtir. Biraz gezsinler” diye içinden geçirdi.
Kendal?ın mezrası sekiz kilometre uzaktaydı. Rızgar?la beraber yola çıktılar. Yolun yarısına vardıklarında, üzerlerinden hızla Kendal?ın mezrasına doğru uçan üç helikopter gördüler. Yüksekten uçtukları için, hiç önemsemediler. Her ikisi de böyle durumlara alışıktılar. Yollarına devam ettiler. Kısa bir zaman sonra, nelerin olacağından habersiz, gülümseyen güneşin, tadını çıkara çıkara yürüyorlardı. Mezraya varmalarına az bir yol kalmıştı.
Birden makineli tüfek ve patlayan roket sesleriyle irkildiler. Sesler çok yakından geliyordu. Kendal?la, Rızgar hızla köye doğru koşmaya başladılar. Rızgar sırtında video kameralar olduğu için, koşamıyordu. Her ne oluyorsa, dağın öbür tarafında oluyordu. Oradaysa Kendal?ın mezrası vardı. Kendal, dağın eteğindeyken, mezranın üstünde uçan helikopter seslerini duymuştu. Mezranın bombalandığını anlamakta gecikmedi.
Sürünerek dağın tepesine vardı. O an gördüklerine inanamadı. Helikopterlerden evlere ateş ediliyordu. Mezra mahşer yerine dönmüştü. Her yer toz, duman içindeydi. Göz gözü görmüyordu. İnsan çığlıkları Kendal?ın bulunduğu yere kadar ulaşıyordu. Toz, dumanın aralandığı anlarda, insanların evlerinden kaçmaya çalıştığın görüyordu. Ne ki ölüm kuşlarından çıkan mermiler ve roketler, onları hemen yakalıyor, orada canlarını alıyordu.
Kendal ağlamaya başladı. “İki gözü, iki çeşme” ağlıyordu. Bir ara mezraya inmeyi düşündü. Sonra bu fikirden hemen vazgeçti. Çünkü onu da öldürebilirlerdi. Şu an ağlamaktan başka yapabileceği bir şeyi yoktu.
Bu arada Rızgar?da, Kendal?ın bulunduğu yere vardı. Yaşanan vahşeti o da gördü. Rızgar, gördükleri karşısında dehşet içinde kalmıştı.
Birden aklına video kameraları geldi. Hepsi çalışır durumdaydı. Kullanmasını biliyordu. Birisinin ambalajını aceleyle yırttı. Naylonundan çıkardı. Kendisine, net çekim yapacağı bir yer buldu. Bütün yaşananları kaydetmeye başladı.
Kendal da sürünerek Rızgar?ın yanına gitti. Kayanın dibinde çıkmış, bodur bir çalının altına sığınmışlardı. Buradan mezrayı net görebiliyorlardı. Rumilerin(3) onlardan haberleri yoktu. Makineli ve roketli saldırı, yarım saat sürdü. Sonra mezranın üstünden hızla uzaklaştılar.
On dakika kadar sessizlik oldu. Kendal?la, Rızgar bulundukları yerden tam ayrılacaklarken, bir başka helikopterin köye doğru geldiğini gördüler. Tekrar eski yerine döndüler. Rızgar yeniden olan-biteni kameraya kaydetmeye başladı. Kendal ağlamaya devam ediyordu. Rızgar onu susturmaya çalışıyor, “bizi yakalatmak mı istiyorsun? Bırak şimdi ağlamayı! Böyle ağlamaya devam edersen, bizi duyabilirler” diye onu uyardı.
Helikopter mezranın bulunduğu düzlüğe indi. İçinden yirmiye yakın asker çıktı. Askerler mezranın içine dağıldılar. Öldürülmüş olan köylüleri bir bir toplamaya başladılar. Bazen, öldürülmüş olan insanların ayaklarından tutarak, bir hayvan leşiymiş gibi sürükleyerek götürüyorlardı. Askerler, öldürülmüş olan köylüleri bir yere topladılar. Rızgar öldürülmüş on sekiz kişi saydı.
Mezrada o an bulunanların hepsi o kadardı. Erkekler dağlarda sürülerini güdüyorlardı. Çoğu sürü sahipleri, köylerinden kilometrelerce uzakta kalıyorlardı. O an, köyde bulunanlar, çocuklar, kadınlar ve ihtiyarlardı.
Kendal ağlamaya devam ediyordu. Rızgar: “Bırak artık ağlamayı! Ağlamanın hiç kimseye faydası yok! Bu çektiklerimizi talebelere ulaştırmamız lazım. Senin tanıdığı talebe yok mu? Sizin ağılın oraya hiç gelmiyorlar mı?” diyerek, Kendal?ı soru yağmuruna tuttu. Kendal” Bazen yanımıza geliyorlardı. Bu ara bize hiç uğramadılar.” diye yanıtladı soruları Ardından öfkeyle ilave etti: “Ben ne yapar-eder, onları bulurum! Bu benim ölümüme mal olsa da bunu yaparım!” diyordu, kin, nefret içinde. “Bu kıyımı, bütün dünya görsün; görsünler ki bizim uğradığımız zulmü anlasınlar” diyordu, gözyaşları içinde.
* * *
Komutan askerlere bağırıp-çağırıyordu: “Çabuk olun sersem herifler! Bir an önce yapın şu çekimi de bu lanet yerden hemen ayrılalım! Birazdan diğer ekip gelecek. Bu olayın resmî tutanaklarını tutacaklar. Yakalanmamızı mı istiyorsunuz?” diyerek, ağzından köpükler savuruyordu.
Çünkü ekipler birbirinden habersizdi. Askerler beraberinde getirdikleri kamerayla yarım saate yakın çekim yaptılar. Rızgar?ın başka bir kamerayla, onların her anını kaydettiğini bilmiyorlardı.
Askerler çekimlerini yapıp gittiler.
On dakika sonra, beklenen diğer ekip geldi. Her şey önceden planlandığı için, zaman kayıp edilmiyordu.
Rızgar da onları çekmeye devam ediyordu.
Gelen ekip dört ambulans getirmişti. Hepsi askeri ambulanslardı. Ölüleri, ambulanslara hayvan leşi gibi attıktan sonra, yola çıktılar.
Ambulanslar mezradan daha çıkmamışlardı ki üç cemse dolusu asker, etrafında mevzilendiler. Böylece mezra ablukaya alındı. Kimsenin mezraya girip çıkmasını istemiyorlardı. Sivil insanlar, roket parçalarını ve mermi kovanlarının yerli yapım olduğunu anlayabilirlerdi. Onun için, mezra sıkı bir kontrol altında tutuluyordu.
Kendal?la, Rızgar ablukaya alınmış, mezra görüntülerini de aldıktan sonra, yılan sessizliğiyle oradan ayrıldılar.
Kendal: “Rızgar, biz buradan birbirimizden ayrılmalıyız kurban! Sen bir yol bul, köyüne dön! Bu gördüklerini herkese anlat! Bandı kameradan çıkar, bana ver!
Ben onu talebeler ulaştırırım! Onların dağını biliyorum! Ne yapar-eder bu bandı onlara ulaştırırım! Bunu canım pahasına olsa da yapacağım! Artık, bu bant benim canımdan daha kıymetlidir! Bunu böyle bilesin!” dedi kararlı bir şekilde.
Kendal?la, Rızgar bu konuşmadan sonra, birbirlerine sarılarak ayrıldılar. Kendal, Rızgar?dan ayrıldıktan sonra, kimsenin bilmediği bir mağaraya yöneldi. Mağara on dakika kadar bir mesafedeydi. Atletini çıkarıp bandı ona sardı. Mağaranın gizli bir yerine sakladı. Bant ele geçmemeliydi.
Kendal bunları yaptıktan sonra hızla babasının bulunduğu yere doğru koşmaya başladı. Kendisi koşmuyor, peşine köpeklerin düştüğü yarılı bir ceylan gibi, kayaların ve çalıların üzerinden âdeta uçuyordu. Bir yandan da ağlamaya devam ediyordu. Gözyaşları, yanağından aşağıya doğru damlıyordu.
Kendal?ın annesi, iki kız kardeşi, bir küçük erkek kardeşi, öldürülenler arasındaydı. Yüreği volkan gibi yanıyordu. Tanımsız, bir acı ve öfke içindeydi. Şu an her şey yapabilirdi. Çünkü gözleri önünde ailesi, bütün yakınları öldürülmüştü. Bir yandan da kendi kendine sorular soruyordu. “Bizim köyde muhbir yoktur. Hepimiz birbirimizin akrabasıyız. Peki, nasıl oldu bizim mezraya talebelerin geldiğini öğrendiler?” diyordu, öfkeyle köpürerek.
Kendal haklıydı. Mezralarında muhbir yoktu. Bir operasyonda ele geçen bir talebe, sorguda çözülmüş, olan-biteni anlatmıştı. Bu yapılanlar, onun ifadesine dayanıyordu.
Kendal?ın babası, talebelerle çatışma olduğunu sanıyordu. Çünkü böyle şeyler burada olağanlaşmıştı.
Kendal babasını uzaktan gördü. Baba da oğlunun kendisine doğru hızla koştuğunu fark etti. Baba kötü bir şeylerin olduğunu hissetti. O da Kendal?a doğru koşmaya başladı. İki, üç dakika sonra, baba oğul nefes nefese buluştular. Kendal bir yandan ağlıyor, bir yandan da. “Bombaladılar bavo, bombaladılar!” diyordu. Baba: “Lo ne bombası!? Kimi bombaladılar! Sen ne diyorsun! Hele bi nefeslen, kim kimi bombalamıştır!? Sen aklını mı yedin! Şunu bir düzgünce anlat! Anlat ki ne olduğunu anlayayım lavo!”(4) dedi korku ve telaş içinde. Kendal: “Bavo askerler mezramızı yerle bir ettiler! Her şeyi gözlerimle gördüm! Mezramızda ki bütün insanları öldürdüler! Mezrada sağ kurtulan yoktur! Mezramız helikopterlerle bombalanmıştır! Annam, kız kardeşim, küçük erkek kardeşim hepsi öldürüldü!” diyordu ağlayarak. Baba, o zaman makineli ve bomba seslerinin nedenini anladı. “Way mala min! (Vay yuvam) Ez mirim! (Ben öldüm) Mala min şevitandin (Evimi yaktılar) Jina min, gîzikên min kuştine! (Kadınımı, kızlarımı öldürmüşler) Ah Romî mala te xirab be! (Ah Rumi evin yıkılsın) Agir bi mala te keve!(Evine ateş düşsün) Xwedê zilma xwe bi te de! (Allahın zulmü üstünde olsun)” diyerek, saçını-başını yoluyor, Kürtçe ağıtlar yakıyordu.
Baba köye dönmek istedi. “Her şeyi bir de ben göreyim lavo!” diyordu ağlayarak. Kendal babasının kolundan tutarak, ona engel oldu. “Ne yapıyorsun bavo! Mezranın etrafı askerlerle doludur! Seni hemen oracıkta vururlar! Sen sürüyü al, Mele Ahmet köyüne git! Burada kalma! Yoksa Rumiler seni de öldürürler!” dedi telaşeyle. “Bana gelince, ben talebeleri bulmaya gideceğim! Onlara verilecek bir emanetim var!” dedi.
Bunları söylemesiyle, yola düşmesi bir oldu. Babasının kendisine seslendiğini dahi duymadı. Kendal, geldiği süratle tekrar mağaraya doğru koşmaya başladı. Emaneti bir an önce talebelere ulaştırması gerekiyordu. Bu onun için artık kutsal bir görevdi. Bu görevi mutlaka yerine getirmeliydi.
Mağaraya vardığında hava kararmak üzereydi. Şimdi talebelerin bulunduğu dağa gitse, kendisini yanlışlıkla vurabilirlerdi. Oysa emaneti sağlıklı bir şekilde yerine ulaştırması gerekiyordu. Rumi askerlerine de rastlayabilirdi. “Kendimi tehlikeye atmamalıyım” dedi. “Emanet benim hayatımdan daha önemlidir. Onun için sabahı beklemeliyim” diyordu, karışık duygular içinde. Öyle de yaptı.
Kendal sabaha kadar durmamacasına ağladı. Gözleri kan çanağına dönmüştü. Annesi, kız kardeşi, küçük oğlan kardeşi gözlerinin önüne geliyorlardı. Onlarla yaşadığı anılar usunda canlanıyordu. Yüreği volkan gibi yanıyor, yanıyordu. Bazen, bu gördüklerinin gerçek olmadığını düşünüyordu. “Bu nasıl olabilir? Bir mezrayı insanlarıyla birlikte, nasıl yok edebilirler?” diyordu karışık duygular içinde. Oysa gördüklerinin hepsi gerçekti. Hiç biri yalan değildi. “Ah felek, nedir bizim senden bu çektiğimiz? Nedir senin bize gördüğün bu reva? Bir kuşun bile vatanı vardır. Neden bizim yok? Bizim, kuş kadar da mı değerimiz yok?” diyordu, kendisiyle konuşarak.
Kalktı, karanlıkta mağaranın içinde ileri-geri biraz dolaştı. Tekrar gelip yerine oturdu. Koynunda sakladığı bandı okşadı. “İntikamımı bu bantla alacağım sizden!” diyordu öfkeyle. Sevgilisinin saçlarını okşar gibi, tekrar okşadı göğsünde ki emaneti.
Kendal, gecelediği mağarada bu yoğun duyguları yaşarken, aynı akşam, Ankara?da olay planlandığı gibi, televizyon kanalların da “teröristlerin, alçakça gerçekleştirdiği, bir katliam olarak” lanse ediliyordu.
Sarışın kadın Başbakan: “Kimseye çakıl taşı vermeyeceklerini, bu alçakça katliamın hesabını mutlaka soracaklarını!” söylüyordu, bağıra bağıra.
Bu arada televizyon kanalları, katledilmiş insan yüzlerini ekranlarda gösteriyordu.
* * *
Kendal, olanlardan habersiz, mağarada bir ara uykuya dalar gibi oldu. Yaşadıkları onu inanılmaz derecede yormuştu. Yine de kendisini toparladı. Eliyle göğsünü kontrol etti. Emanet yerindeydi. Sevindi. İçinden kasetle konuşmaya başladı: “Seni yarın talebelere vereceğim. Onlar, seni ne yapacaklarını iyi bilirler. Onlar çok akılılar. Benim gibi cahil değiller. Senin okuman-yazman bile yok. Oysa onlar koca koca okulları bitirmişler. Tabii ki bu bandı da çok iyi değerlendirecekler” diyordu, üzgün bir tavırla. Tekrar göğsündeki emaneti okşadı.
Gün yavaş yavaş ağarmaya başlamıştı. “İyice ortalık açılsın” dedi içinden. Bir saat kadar bekledi. Gün artık iyice ışımış, güneş iki adam boyu yükselmişti. Artık durmanın zamanı değildi. “Bir tilki kadar kurnaz, bir yılan kadar sessiz olmalıyım!” dedi kendi kendine. Koynundaki emaneti yeniden okşadı, yola çıktı.

Mehmet Ercan 

(1) Mem ü Zin?deki fesat karakter.
(2) Delikanlı.
(3) Yabancılar.
(4) Oğul.

Yorum yapın

Daha fazla Öyküler
Denizde – Anton Çehov (Çeviren: Nazım Hikmet)

Göze görünen, yalnız, gerideki limanın ürperen ışıklarıyla katran gibi kara bir gökyüzüydü. Soğuk, ıslak bir yel esmekte. Üstümüzde ağır bulutları,...

Kapat