Sürgün Ruhum – Zabel Yesayan “ruhumun gözleriyle gördüğüm şeyle insanların gözlerinin önüne bıraktığım şey ne kadar da farklı.”

Türkçeye çevrilen kitaplarıyla büyük ilgi gören Zabel Yesayan, ‘Sürgün Ruhum’da, uzun yıllar yurt dışında yaşamış İstanbullu bir ressam olan Emma’nın memleketine dönüşünden sonra yaşadığı iç hesaplaşmaları ve yaşadığı güçlükleri anlatıyor. Yesayan’ın 1915’ten sonra kaleme aldığı ilk edebi eserlerden olan ve 1922’de yayımlanan ‘Sürgün Ruhum’, yaklaşık 1910’da, özelde Ermenilerin ve genelde tüm Osmanlı vatandaşlarının yaşadığı gerilimleri arka plana alarak, bir memlekete ait olmak, kendini evinde bile sürgün hissetmek, her şeyin siyaset tarafından belirlendiği koşullar altında sanatla uğraşmak gibi temalar etrafında, hem bireysel hem de sosyolojik düzlemde bir Osmanlı fotoğrafı çekiyor. Aynı zamanda bir “eve dönüş” hikâyesi olan ‘Sürgün Ruhum’, cennet gibi bir İstanbul’un ve yazarın da memleketi olan Üsküdar’ın, bu muhteşem görünümlerinin ardında bir yandan da ne tür sürgünlerin sahnesi olduğunu sorguluyor. Yaşadığı dönemin en önemli Osmanlı-Ermeni entelektüellerinden Zabel Yesayan’dan, yine çarpıcı, insanı sarsan bir eser.


Bu ateş tefekkürün ateşi, fakat aynı zamanda İstanbul ateşi de. Bahar akşamlarından ayrılamayacak bir tür fizikî heyecan. Havada nasıl da insanı altüst eden bir koku var, nem ve aynı anda lodosun ılık dalgası… Ve bilhassa ebedi bir ölümü ve yeniden doğuşu hatırlatan o kararsız, mütemadiyen değişen, ateşli altüst oluş. Işıklar yanıyor ve sönüyor, belli belirsiz bir mırıltı, atmosferdeki bir ürperme havayı titretiyor ve bazen onu nefes alınmaz kılıyor. Sanki bazen görünmez bir kanatlı geçiyor, onun gölgesi altında ışıklar sönüyor ve ağaçların hışırtısı susuyor. Her şey rüyaya, hissi karmaşaya ya da kâbusa dönüşüyor, insanlar sokaklardan sarhoşlar gibi sallanarak geçiyor. Her şey, tabiat manzarası, insan hissiyatı, şehrin silüeti, selvilerin göğe yükselişi, müezzinin okuduğu ezan, her şey sadece en kesif haline ulaşmakla kalmıyor, her biri birbirine de karışıyor. Çok küçükken de tüm bunları belli belirsiz hissettiğimi hatırlıyorum. Geceleri yatakta gül kokulu çarşaflara sarınmış ve yorganımı ateşler içinde yanan alnıma kadar çekmiş titrerdim ve o titremeler nasıl da bu akşamki titremelere benzerdi.

Belki de dünya üzerinde başka hiçbir şehirde, baharın yoğun duygusu insanın iç varlığı üzerinde bu en ince ve marazlı tesire sahip değildir.


Yazar: Emek Erez
Başlık: Zabel Yesayan’ın sürgün ruhu
Yayın: Gazete Duvar
Tarih: 12.01.2017

Yesayan’ın “Sürgün Ruhum” adlı kitabı insanın incinen yanlarına dokunuyor. İçsel hesaplaşmalar, kırgınlıklar, sorgulamalar ince ruhlu Emma’nın kendi varlığını bulma çabası, ait olma arzusu ve içine işleyen sürgünlükten kurtulma isteği etkileyici bir üslupla dillendiriliyor.

Modern Ermeni düzyazının önemli isimlerinden kabul edilen Zabel Yesayan, İstanbul Üsküdar’lı bir yazar. Kendisi aynı zamanda 1915’te tutuklanması istenen tek Ermeni kadın entelektüel olarak da biliniyor. Yesayan, Ermeni aydınlarının çıkarıldığı bu ölüm yolculuğundan bir hastanede saklanarak kurtuluyor.

O, yaşamını farklı farklı yerlerde sürdürmek zorunda kalan ve belki de hep bir yere ait olma sıkıntısı ile baş etme çabası içerisinde kendini var etmiş bir yazar. Aras Yayınları tarafından basılan kitapları sayesinde, Türkiyeli okurun da son dönem adını sıklıkla andığı ve üzerinde durduğu bir yazar olduğunu da eklemek gerek.

Yesayan’ın Aras Yayıncılık tarafından basılan son kitabı “Sürgün Ruhum”da yazar, uzun yıllar yurt dışında yaşamış İstanbullu bir ressam olan Emma’nın memleketine yani İstanbul’a dönüşünü, uyum çabasını, hissettiği aidiyetsizliği, içinde yaşadığı sürgünlük duygusunu ve çalkantılarını incelikli bir dil ve üslûp ile anlatıyor.

Yesayan’ın 1915’ten sonra kaleme aldığı ilk edebi eserlerden olan ve 1922’de yayımlanan “Sürgün Ruhum”da çok fazla politik gönderme ilk bakışta yok gibi ancak sinen bir yaşanmışlık ve acı hissi özellikle Yesayan’ın karakterinin kendi içindekileri anlattığı kısımlarda, okura etkili bir şekilde yansıtılıyor.

RUHUN SESSİZLİĞİNİ SANATLA BOZMAK

Kitabın baş karakteri Emma’nın hikâyesi bir anlamda tüm yaşanmışlıkların bıraktığı bellek yarasını sanatla kapatmaya çalışan bir insanın öyküsü olarak da yorumlanabilir.

“Resimlerim aslında ruhumun sessizlik dönemlerine tekabül ediyor. O vakitler sanki iç âlemimde dans eden tüm ruhlar geçip gitmiş ve her şey onların yokluğunda taşlaşmıştı. Öyle günlerde insan kendini bomboş hisseder ve bu boşluğu hatıralarla doldurmaya çalışır. O halde tablolarım, hatırlarken yaşadığım tecrübenin yansımaları ve sessizlik döneminin mahsulleri.”

İnsanın ruhunun sessizlik dönemi sanırım olumsuz pek çok şeyin yaşanmasıyla da ilgilidir. Görülen, tanıklık edilen hayat izleri -ki yazar aslında bunu açıkça belirtmiyor ancak okura düşündürüyor- insanı derinden etkilediğinde garip bir hissizlik durumuna dönüşür. Çünkü o kadar yara almışsınızdır ki artık ruhunuz bir anlamda ölmüş gibidir. İşte bence böyle anlarda insanın ruhu da sessizleşir. İçinizde bir şeyler kopmuştur ve kendi içinize bile dönemeyecek durumdasınızdır.

Yesayan’ın Emma karakterinin yaşadığı da böyle bir hâl olmalı ki o, ruhunun bir teneke gibi boş ama vurduğunda ses çıkaran tıngırtısını eserlerine yansıtan bir kişilik olarak çıkıyor karşımıza. Emma, sessizlik döneminin yansıması olarak tanımladığı tablolarında aslında kaybettiğini düşündüğü ruhunun mırıltısını duymaya ve duyurmaya çalışıyor.

Sadece kendisinin eserlerinin “ihtiva ettiği kederi ya da huzurun değerini” yorumlayabileceğini düşünüyor bu nedenle de çünkü tabloları aynı zamanda onun içinin bir yansıması ve sessiz ruhunun kimsenin duyamayacağını düşündüğü çığlığı.

BEKLEYİŞİN İÇİNDE KAYBOLMAK

“Şahane bir bekleyişin coşkusu var içimde. Ruhumun sürgünde olduğunu ve azat edilmeyi hevesle beklediğini hissediyorum. Ne ya da kim yağlayıp gevşetecek onun zincirlerini? Her an ümitlenmek ve her an ümidini yitirmek mümkün.” Emma bu cümleleri tablolarının yabancı gözler tarafından görülmesiyle ilgili olarak söylüyor ama bu görme onun içini de görmek olacak bir anlamda. Çünkü bu bekleyiş hâli sadece tablolarla ilgili de değil hissettiğim kadarıyla.

Emma bir bekleyişin içerisinde, ruhunu kurtaracağına inandığı bir bekleyiş bu. Bana Blanchot’nun şu cümlelerini hatırlattı: “Bekleyiş artık bekleyecek hiçbir şey olmadığında, hatta bekleyişin sonu dahi olmadığında başlar. Bekleyiş beklediğini bilmez ve beklediğini yıkar. Bekleyiş artık hiçbir şey beklemez.” Emma için de böyle bir durum belki de sözü edilen ruhunun sürgünlüğü onu geri getirecek bir bekleyişe bağlı ancak bu bekleyiş aynı zamanda beklenenin yokluğunu da içeriyor. Çünkü bu hiçbir şey beklemeyenin kendisini o bekleyişin içine bırakması ve kayboluşu aynı zamanda. Nedeni de o kurtuluşu gerçekleştirecek olan öznenin yani beklenenin belirsizliği. Bundan dolayı Emma’nın durumunda olduğu gibi “her an ümitlenmek ve her an ümidi yitirmek mümkün”.

ÖLÜ RUHLU İNSANLAR

Yesayan’ın iyi bir betimleyici olduğundan ve doğacı yanından söz etmek gerekiyor. Kitapta doğa, kitabın karakterlerinin tersine canlı ve coşkulu bir şekilde yer ediyor. Yazar, insanın tüm yaşanmışlıklarının iziyle rengini kaybeden ruhunun aksine doğanın o yaşayan, içe dokunan ve umut vaat eden yanını etki bırakan bir biçimde ortaya çıkarıyor. “Yeni açan bir çiçek kokusunu yayıyor, bir yıldız göğün yüzünde parlak bir saban izi çizerek kayıyor ve kurbağalar bostanların havuzlarında uzun, inatçı ve yeknesak bir sesle vıraklıyor.”

İnsanın içi karardığında doğanın canlılığı ona yaşamın devam ettiğini hatırlatır diye düşünürüm. Yesayan için böyle bir durum var mıdır emin olamayız ancak karakteri Emma için hem “içini muhabbetle dolduran” bir tarafı var doğanın hem de “sıla hasretiyle yüklü bir hüzün yaratan” tarafı. Doğanın hâfızayı çağıran sesleri, başka baharların bıraktığı başka hisler ve belki de Emma için İstanbul’a dönmeden önce, çok sevdiği Üsküdar’a duyduğu özlemin içini acıtan hatırası.

ZOR…

Yazının başında Emma’nın kendisini sanatla, tablolarıyla tamir etmeye çalıştığından söz etmiştik. Ama bu ne kadar başarılabilir, sanatın zor dönemlerde hem sanatçı için hem de “sıradan” insan için tedavi edici bir sığınak olduğu kabul edilebilir bir düşünce olsa da bu dünyadan soyutlanmak kolay değil.

Emma her ne kadar kendisini yaptığı tablolarla ifade etmeye, terk ettiğini düşündüğü ruhunu yaptığı resimlerle geri çağırmaya çalışsa da bunun kolay olmadığını şöyle belirtiyor: “Zor… Tutkular bu kadar alevlenmiş, siyasi meseleler acil ve mutlak bir ağırlık kazanmış, insanlar arkalarına bakmadan ve zihinlerini yarının ufuklarına çevirmeden günü gününe yaşarken, yalnız onları sanatla meşgul etmek değil, rüyamıza bırakmak dahi zor.”

Emma’nın hissettikleri çok uzağımızda olmasa gerek. Her şeyin politik gündemle belirlendiği yaşadığımız şu günlerde, sanatçının, sanatla beslenin de işi zor… Ama yine de sanatın her hâlinin insanın ruhunu tamir eden bir yanı olduğunu kabul etmek gerek. Emma gibi ruhumuzun acıdan, üzüntüden sürgüne çıktığı anlarda, onu çağırmanın en önemli yollarından birisi Yesayan’ın kitabının yayımlandığı yıllarda olduğu gibi, şimdi de hâlâ sanat gibi geliyor bana.

Kısacası, Yesayan’ın “Sürgün Ruhum” adlı kitabı insanın incinen yanlarına dokunuyor. Düz bir çizgiside ilerlemiyor. İçsel hesaplaşmalar, kırgınlıklar, sorgulamalar ince ruhlu Emma’nın kendi varlığını bulma çabası, ait olma arzusu ve içine işleyen sürgünlükten kurtulma isteği etkileyici bir üslupla dillendiriliyor. Kitap, canlı doğa tasvirleriyle de insanın kararan ruhunu okşuyor umut vaat etmiyor belki ama yaşamın devamlılığına gönderme yapıyor.


Yazar: Melih Levi
Başlık: Unutuşun eşiğinde
Yayın: Agos
Tarih 26.06.2018

Zabel Yesayan’ı Mehmet Fatih Uslu’nun Aras Yayınları’ndan çıkan çevirileri sayesinde tanıma fırsatı buldum. İlk okuduğum romanı ‘Sürgün Ruhum’u elimden bırakamadığımı, kitaptaki cümleleri tekrar tekrar okuma ihtiyacı hissettiğimi ve her cümle ile bir eşiğe yaklaştığım sezgisine kapıldığımı hatırlıyorum. Büyük yazarlar, okuyucuda nahoş bir huzursuzluk uyandırırlar. Kitaba beraberimizde getirdiğimiz okuma pratiklerinin yeterli gelmeyeceğini hissettirirler. Bizi bir çaresizlik çukuruna sürüklemek için değil, bir eşiğe taşımak için. Eski anlayışlarımızın yararlı olabileceği fakat yeterli olmayacağı bir sınır. Okurken anladığımızı hissederiz, fakat yazarın dünyayı bir arada tutma yöntemlerinde bir yenilik, tazelik ve serinlik sezinleriz. Ben de Yesayan’ı okurken böyle hissettim ve bu sezgiyi daha iyi anlamak adına onu estetik bir çerçevede incelemek istedim.
Emma’nın dönüşü

1922 yılında tefrika edilen ‘Sürgün Ruhum’, anlatıcı-ressam Emma’nın bir Nisan günü, Üsküdar’da büyüdüğü eve dönmesiyle başlıyor. Anlatıcının, uzun süredir uzak kaldığı baba evinin etrafındaki tabiatı tasviri öyle şairane ki, anlatıcı sembolik eğilimlerden sıyrılıp fiziksel dünyayla yetinmek, onu sabırlı bir edayla izleyip ahengini yakalamak için çaba harcıyor:

“Yeni açan bir çiçek kokusunu yayıyor, bir yıldız göğün yüzünde parlak bir saban izi çizerek kayıyor ve kurbağalar bostanların havuzlarında uzun, inatçı ve yeknesak bir sesle vıraklıyor.”

Bir süreç anlatılıyor burada, farklı duyularımızı harekete geçiren ve bizi farklı yönlere bakmaya iten, ne çok muayyen ne de çok genel bir süreç. Tek bir objenin çağrıştırdığı izlenimlerden çok, birçok doğal sürecin birlikte, bir harmoni içerisinde süregelmesinin yarattığı mevcudiyet anlatılıyor. Bu noktada yazarın sıfatlara yöneliyor olması da dikkat çekiyor tabii: “uzun, inatçı ve yeknesak” bir vıraklama. Tasvir yaparken sık sık sıfat kullanmak objenin kendisinden çok kışkırttığı izlenimleri ön plana taşıyor. Bu sıfatlar – uzun, inatçı ve yeknesak – sanki sadece doğayı değil anlatıcının doğa ile ilişkisini de tanımlayabilecek güce sahipler. Birbirine çelişkili gözükebilecek bu iki eğilim çok önemli: yazarın hem spesifik objeleri mikroskop altına almaktan kaçınması hem de tasvirlerinde sadece gözlemleri değil deneyimi de tanımlama yetisine sahip bir açıklık bırakması. Yani anlatıcının kitabın başında dış dünya ile ilişkisi sembolik uzlaşmayı şart koşmayan bir davetkarlık taşıyor. Yesayan, bu sayede dış dünyaya yetki veriyor, daha doğrusu, dış dünyayı sınama gücünden çok, dış dünyanın sınama gücünü ön plana çıkarıyor. Dış dünya, yazarın imge, sembol veya benzeri söz kurnazlıklarına alet olmayı kabul etmiyor. İlk kez aşık olan bir gencin, bütün doğanın onun mutluluğuna şahit olmak için sıraya gireceğini zannetmesi gibi bir hükmetme dürtüsünden haylice uzak bir tasvir bu. Belki de bu sebepten anlatıcı yer yer kendini deneyimin içinde değil, deneyim tarafından sürüklenirken buluyor:

“Sanki hâlâ İstanbul’dan ve Üsküdar’daki baba evinden uzağım, sanki bu vıraklamayı ancak bir hatıranın içinde işitiyorum.”

Kitabın başlığından da belli olacağı gibi, anlatıcı her betimlemesinde bir ‘sürgün ruhun’ portresi çiziyor. Bütün duyularını harekete geçiren doğa yazarın bir anın içinde, bir anın parçası olarak barınmasına yetmiyor. Kurbağa vıraklaması gibi ısrarlı tetiklemeler bile yazarın içinde bulunduğu anı ve mekanı yaşamasına engel oluyor. Sadece doğup büyüdüğü yerden değil fiziksel dünyadan da sürgün olmuş bir anlatıcı, sadece eski hayatın değil tutumların da artık erişilebilir olmadığını hisseden bir anlatıcı. “Uzun, inatçı ve yeknesak” sesler belki bu yüzden böyle tasvir ediliyor: tekdüzeliğin ruha tatlı geldiği o baba evinin uzun ve inatçı geçmişi vıraklayan bir kurbağa gibi anlatıcının hafızasında kesik kesik beliriyor. Dış dünya ile kelime, ya da gözlem ile betimleme arasındaki temassızlık roman boyunca giderek artıyor ve ikinci bölümde tasvirler artık hepten bu temassızlığın ayrıntılarına yoğunlaşıyorlar. Emma’nın fiziksel dünyaya erişimini kısıtlayan soyut ve duygusal faktörler, fiziksel dünyadan daha önemli bir hal alıyor.

Paris yılları

Emma’nın dünya ile kurduğu bu ilişki, Yesayan’ın Paris’te geçirdiği yıllarda en görkemli dönemini yaşayan post-empresyonist hareketi akla getiriyor. Bu hareketin belki de en önemli temsilcisi Fransız ressam Paul Cézanne’ın meyve resimlerine uzaktan baktığımızda resme hükmeden genel bir ahengin yanı sıra her meyvenin benzer renklerin farklı tonlarıyla bezendiğini görürüz. Fakat meyvelerin birbirlerinden ve içinde bulundukları ortamdan ayrılabilir olduğu hissi yanıltıcıdır; meyveler birbirlerine karışmakta, iç içe geçmiş niteliktedir. Resmi bir arada tutan, resme ahengini veren şey acaba meyvelerin (aldatıcı) tane tane görünüşü müdür yoksa duyularımıza seslenen bu dünyanın iç içe geçmiş, ayrıştırılamaz bütünlüğü mü? Bir yanda dünyaya şekil verme, her şeyi tane tane görme ve bir düzleme oturtma arzusu, öte yanda bu şekilden bağımsız hareket edebilen çılgın renklerin zaruri kıldığı değişkenlik. Aslına bakılırsa, post-empresyonizm, anlık algıların üstünlüğünü savunan empresyonizm’e bir tepki olarak doğuyor. Cézanne gibi ressamlar, bu pratiği, yani bir anı diğerlerinden ayırıp ona yüksek paye vermeyi bir çeşit aldatmaca olarak görüyorlar. Bu sebeple insan algısının sürekli bireysel olanı arzulayan fakat bu arzunun her koşulda kaygan ve tutarsız bir zeminde yer alabileceğini vurgulayan resimlere yöneliyorlar.

Yesayan’ın tasvirlerinde, dış dünyanın insanın biçim verme arzusunun eşiğinde yer aldığını ama bu eşiğin hep çoğul ve geçici olduğunu hissediyoruz. Örneğin, anlatıcı şöyle diyor: “Lakin ruhumun gözleriyle gördüğüm şeyle insanların gözlerinin önüne bıraktığım şey ne kadar da farklı.” Dikkat ediniz: anlatıcı burada gözlerimle gördüğüm değil, “ruhumun gözleri ile gördüğüm” diyor ve bunu anlatımla yani “insanların gözlerinin önüne bıraktığı şey” ile karşılaştırıyor. Anlatıcının bize sunmak istediği ile sunduğu arasında derin bir mesafe söz konusu. Ruhun gözleri ve yazarın anlatım dağarcığı arasında rahatsız edici bir kopukluk, iletişimsizlik söz konusu. Duyguları dile dökmenin, onları ebedi bir sürgüne zorlama ile eşdeğer olacağını hissetmeye başlıyoruz.

“Lakin her şartta, kesinlikle söyleyebilirim ki insanların eserlerimde görecekleri şey tam da bu örtü olacak, örtünün ardındaki değil. İşte bu örtü sözünü ettiğim o sisin ta kendisi ve bu sis ruhumu kapatıyor, beni kendi kendime yabancı kılıyor.”

Nitekim, anlatıcı için, tanıklık ettiği dünyaya netlik kazandırma arzusunun önünü kesen bir gücün, tabakanın varlığı, dünyanın kendisinden daha önemli hale geliyor. Bu yarı-engeli, yani örtüyü, sisi temsil eden resim nasıl olur? Bir gerçeğin, engelsiz bir deneyimin var olduğunu hissettiren fakat bu gerçekle olan ilişkimizin bir arzudan ileri gitmesine izin vermeyecek bir engel. Kitabın bu bölümünden sonra, tasvirler gittikçe anlatıcının resminden beklentilerini temsil eder hale geliyorlar. Tasvirler fark edilebilir şekiller, titreşimler, sezgiler sunmakla yetinip anlık berraklıklardan tamamen yoksunlar:

“Havada nasıl da insanı altüst eden bir koku var, nem ve aynı anda lodosun ılık dalgası… Ve bilhassa edebi bir ölümü ve yeniden doğuşu hatırlatan o kararsız, mütemadiyen değişen, ateşli altüst oluş. Işıklar yanıyor, sönüyor, belli belirsiz bir mırıltı, atmosferdeki bir ürperme havayı titretiyor ve bazen onu nefes alınamaz kılıyor. Sanki bazen görünmez bir kanatlı geçiyor, onun gölgesi altında ışıklar sönüyor ve ağaçların hışırtısı susuyor.”

Tek yapabileceğimiz

Hakikaten Yesayan, anlatıcının eserlerinde sunmak istediği yarı-geçirgen örtüyü, sisi burada okuyucunun önüne seriyor. Yukarıdaki tasvirin sonuna kadar elle tutulur bir objeyi isimlendirmekten kaçınıyor, tümüyle belirsizliğini koruyan, havada şekiller çizen kararsız, değişken şekilleri anlatıyor. En sonunda ise birbirinden ayrıştırılması mümkün olmayan ağaçların hışırtısı. Görmeyi, içine girmeyi ve tadına bakmayı arzuladığımız dünyanın eşiğindeyiz ve tek yapabileceğimiz bu dünyanın izini sürmek. İşte ‘Sürgün Ruhum’un en önemli başarılarından biri gittikçe soyut ifadelere yönelen modern sanatın fiziksel dünyaya, duyuya sırtına dönmeden var olma koşullarını başarıyla incelemesi. İçinde yaşadığımız dünya, kayıplara, şiddete, ıstıraplara ve trajedilere sessizce tanıklık yapmayı kafaya koymuşsa eğer, bu dünya ile iletişimimizi nasıl sürdürebiliriz? Bu iletişimi renklerle, kelimelerle nasıl temsil edebiliriz?

İzi sürülebilecek bir dünya var fakat bu dünyanın kendisi her geç gün kayboluyor ve daha soyut, erişilmez bir hal alıyor. Yalnızca izler, arkasında bıraktığı, her geçen gün bir yara gibi derinleşen izler var. Bu derinlik, bu gittikçe artan yoğunluk bir karanlık gibi çöküyor. Anlatıcı, yavaş yavaş sezgilerine yaslanmak zorunda kalır hale geliyor. Ne gariptir ki sezgiler ön plana çıktıkça ve karaltı çökmeye başladıkça, anlatıcıya yaklaştığımızı hissediyoruz. Sanki anlatıcıyı sürekli olarak içine çeken belirsizlik ve çaresizlik daha büyük, daha anlamlı gerçekleri ortaya çıkaracakmış gibi bir kanı oluşmaya başlıyor. Romanın başında dış dünyayı belli bir mesafeden de olsa temsil edebilen yazar gittikçe daha soyut, daha belirsiz ve sezgiye dayalı bir üsluba kayıyor: “Ne var ki sadece silüeti değil, ruhu da bana tanıdık gelmiyor.”

‘Sürgün Ruhum’un yalnızca sürgünde yaşama veya ebedi bir sürgüne mahkum bırakılmış olma durumunu anlattığını düşünmüyorum. Elbette bu romanın en önemli azimlerinden olsa gerek. Fakat romanın estetik azimlerini daha önemli buluyorum: Roman, hepten arka plana itilip bastırılmış, travmalarla yüklü siyasi bir zeminde, dış dünyayı temsil etmenin ne tür çelişkilere mahal verebileceğini düşünmemizi sağlıyor. Karanlıkta, sezgilerin diyarında, kaybolan ve kaybolmaya mahkum olan, belki de tümden silinmiş olan tarihin izini sürmekten başka çaresi olmayan sesleri okuyup, dinleyip, onlara ses verirken, bir kıymık gibi aklımıza saplanan yankıları takip etmekten başka şansımız var mı?

Yesayan’ın ilk yayımlanmış eseri ‘Dzagig’ (Çiçek) dergisinde 1895 senesinde yayınlanan ‘Geceye Şarkı’ mensur şiiriydi. Bu şiiri Yesayan’ın eserlerini İngilizceye çeviren Jennifer Manoukian’ın yardımlarıyla Türkçeye çevirdim. Metinde, yazarın daha genç yaştan, Fransız sembolist ve dekadan şiirinde sık sık rastladığımız eğilimlere başvurduğunu görebiliyoruz. 1895’de yayımlanan bu metin ile 1922’de yayımlanan ‘Sürgün Ruhum’ romanındaki tasvirler arasında çarpıcı benzerlikler var. Fakat şöyle temel bir fark da var: Aşağıdaki şiir geceye yazılmış bir güzelleme; Yesayan çağrışımlar ile bir atmosferi yaratmak, gecenin derinliğini aktarmak istiyor ve çeşitli ögeleri sahipsiz bırakmaktan kaçınıyor. Hem Ermenice hem de Türkçede kullanılması şart olmayan zamirleri (senin, onun) ısrarla tekrarlayarak şiire egemen olan soyut havayı daha kararlı ve oturaklı bir ilişkiler bütününde sunuyor. Yirmi yedi sene sonra ‘Sürgün Ruhum’u yazan Yesayan için her şeyi sükunetle bir arada tutan geceyi böyle tasvir etmek mümkün değil. Artık Yesayan’ın kalemi, hayallerini okşayan ve “beraberinde kıymetli anıları getiren” buyurucu geceyi değil, kaybolmaya yüz tutmuş, hafızada sadece ince iplikler olarak sağ kalan acıları anlatmaya çabalıyor. Bütün dünyayı sembole gebe olarak görmek artık mümkün değil, 1922’de Yesayan için asıl sınav geçmişi ve anıları bir arada tutan ince iplikleri bir de sanatçının temsil etme ısrarıyla koparmadan anlatabilmek.

Geceye Şarkı

Gel, ey gece, gel ve ört dünyayı senin siyah eteklerinle, yatıştır senin serinliğinde seher vaktinin son nefesini ve ört dünyayı senin matemli karanlığında.

Gün sokulmakta onun mezarında yatmakta olan senin hüzünlü bağrına ve içinde filizlenen bütün his ve endişeleri beraberinde sürüklemekte.

Seven kalpler endişeyle, dalgınlıklarını senin karanlığında boğmanı bekliyor. Gel de yorgun gözlerini senin görünmez parmaklarınla kapat. Birkaç saat için götür onları bir uyuklamanın derinliğine.

Siyah kucağına alıp taşı onları yorucu günlük yaşamdan çok uzaklara. Senin serinliğinde ilişiversinler, uyut onları tatlı müziğinde. Bırak, erisin endişeleri birkaç saat için senin kasvetli diyarında.

Senin gelişin beraberinde kıymetli anıları getiriyor. Sen bir arkadaşsın kimsesizler için. En mahrem gözyaşlarını gören işte sensin.

Açık camların önünden geçmekte olan o uykusuz, zavallı kimseler senin serin karanlığını içlerine emiyorlar.

Hisleri ve sanıları senin göğsünde başıboş dolanıyor. Ve sen alıyorsun onları, gömerek hepsini senin teselli veren belirsizliğine.


Yazar: Günnur Aksakal
Başlık: Kuşaklar boyu sürgün…
Yayın: Mor Battaniye
Tarih: 10.02.2017

Edebiyat tarihine ve kadın hareketine iz bırakan isimlerden biri: Zabel Yesayan. Dünyaya geldiği Dersaadet, adı gibi mutluluk vermedi; pek çok zorluk yükledi omuzlarına. Üsküdar’da başlayan hayatı, sürgünlerde ve hasretlerde, 1890’ların kargaşasında geçti. Ermeni kimliğinden ötürü can güvenliğinin olmaması nedeniyle vatanından ayrılmak durumunda kaldı. Kaçmıştı kaçmasına ya, bu kaçış bir vazgeçiş değildi. Dönmeye çabaladı, hayat izin vermedi. Henüz ilk gençlik yıllarında, mücadeleci bir kadın olmaya karar verip, tüm hayatını buna göre şekillendirdi. Zabel Yesayan, üniversiteye giden ilk Ermeni kadındı. Okudu, yazdı. Hicivler, romanlar, süreli yayınlar… Yesayan, bilgi işçiliği ile hem geçimini sağladı, hem de bunu toplum yararına kullanmayı bildi. Zorunlu sürgünlerin ruhunda açtığı derin yaralar ise, birkaç ay önce Aras Yayıncılık tarafından yayınlanan Sürgün Ruhum kitabıyla satır satır göründü.


KÜNYE
Sürgün Ruhum
Zabel Yesayan
Aras Yayınları
Çevirmen: Mehmet Fatih Uslu
Özgün dili: Ermenice
Editör: Rober Koptaş
Kapak tasarımı: Aret Gıcır
Baskı bilgileri: 1. Baskı, Kasım 2016
2. Baskı, Aralık 2018
Sayfa: 88 sayfa


Zabel Yesayan
Yazar ve çevirmen. 1878 yılında Üsküdar’da doğdu; gençlik yıllarını burada geçirdi. İlk edebi eseri 1895’te yayımlandı. Aynı yıl Paris’e gitti; Sorbonne’da edebiyat ve felsefe derslerini takip eti. İstanbul’a ancak 1908’de, Meşrutiyet ilan edilince kesin dönüş yaptı. Yazarlık kariyerinin bu en verimli yıllarında kaleme aldığı öykü, deneme ve romanlarında, kadın hakları ve kadınların toplumsal yaşamdaki konumlarına geniş yer ayırdı. Yazıları ve çevirileri Fransızca ve Ermenice dergi ve gazetelerde yayımlandı.

24 Nisan 1915’te, Ermeni aydınlarının çıkarıldığı ölüm yolculuğundan bir hastanede saklanarak kurtuldu. Bir süre Bulgaristan’da kaldıktan sonra Bakü’ye geçti; Ermeni mülteci ve yetimler için yardım faaliyetlerine katıldı. 1921’de Paris’e döndü.

Ermenistan hükümetinin daveti üzerine 1933’te Yerevan’a göç etti. Yerevan Devlet Üniversitesi’nde edebiyat dersleri verdi. 1934’te Ermenistan Yazarlar Birliği’nin üyesi oldu. 1937’de Stalin kovuşturmaları sırasında tutuklanıp Sibirya’ya sürüldü. Ölüm tarihi ve yeri kesin olarak bilinmemektedir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here