Suyun Metalaşması / Kıtlığın Nedeni, Kıtlığa Çare Olabilir mi? – Gaye Yılmaz

Kapitalist sermaye birikiminin dünya ölçeğinde izlediği genişleme ve derinleşme dinamiğinin bugün aldığı biçim ve kendi gereksinimlerine bağlı olarak dönüştürmeye başladığı veya yarattığı yeni ilişki biçimleri, içinde yaşadığımız sürecin en belirgin özelliği olarak karşımıza çıkmaktadır. Günümüzde kapitalizmin vurguladığımız özelliklerini kendi tarihsel bağlamına oturtabilmemiz için bu durumu birikimin süreklilik ve farklılaşma dinamikleri çerçevesinde ele almak isabetli olacaktır. Böyle bir çerçeveden bakıldığında kapitalizmin 1970?lerden bu yana dünya ölçeğinde yaşadığı iniş çıkışlı süreç söz konusu süreklilik ve farklılıklar açısından esas arka planı oluşturmaktadır.

1970?lerde dünya ölçeğinde yaşanan krizle başlayan yeniden yapılanma 90?lı yıllar itibarıyla mantıki sonuçlarına ulaşmaya başlamıştır. Yeniden yapılanmanın dayandığı mantık özü itibariyle sermayenin değersizleşmesini önlemek üzere yeni kurum ve ilişki biçimleri oluşturmak ve/veya mevcut kurum ve ilişki biçimlerini bu amaca hizmet edecek biçimde dönüştürmektir. 80?li yıllarda hız alan bu süreçte özellikle, soğuk savaş ortamının Sovyetler Birliği?nin çözülmesiyle beraber sona ermesi kapitalist birikimin önünde yeni fırsatlar açılması anlamına gelmiştir. Kapitalist birikim yeni mekânlara yayılırken daha önce başlamış olan yeniden yapılanmanın kurumsallaşmalarına ve yeni ilişki biçimlerine başvurmuş ve bu yolla kendini tahkim etmiştir. Mekânsal yayılmanın coğrafi sınırına ulaşılmış olması, gerek tekil sermayeler gerekse kategorik olarak sermayenin temsiliyeti bağlamında devletler açısından en kritik ilişki biçimleri olarak rekabet ile mekânların ve dolayısıyla kaynakların yeniden paylaşımı olarak belirmiştir.

Kapitalizmin asli ve zorunlu ilişkisi olarak rekabet, sermayenin değersizleşmesini önlemeye dönük dinamikle birleştiğinde daha önce meta ilişkisi içinde olmayan alanların birikim sürecine doğrudan içerilmesi sistemin mümkün en yüksek kâr?a dayalı mantığı açısından bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır. Yeni alanlar birikim için yeni fırsatlar anlamına gelmektedir. Ancak, yeni fırsatların kimin müdahalesine göre ve hangi araçlarla gerçekleşeceği, yine birikimin süreklilik arz eden temel dinamiklerinden birisi olan güç ilişkilerine bağlı olarak biçimlenecektir. Sistemin uzun dönemli eğilimlerini belirleyen çatışma alanı olarak güç ilişkilerinin sınıflar arası ve sınıf içi dengesinin, dünya genelinde işçi sınıfı karşısında sermayenin, sermaye içinde küçük ölçekliler karşısında büyük ölçekli sermayenin lehine dönmesi, yukarıda vurgulanan yeniden yapılanmaya yaslanan ve diğer taraftan onun koşullarını destekleyen önemli bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır. Birçok durum ya da alana kıyasla güç dengelerinde süreç içinde yaşanan bu dönüşümün en açık izlendiği alan özelleştirme pratiğidir.

Özelleştirme pratiğinin tüm dünyada ve bu arada Türkiye?de hemen hemen hedeflerine ulaşmış olması işçi sınıfının yaşanan sürece kendi çıkarları adına müdahale edebileceği bir pozisyonun uzağına düşmüş/düşürülmüş olmasıyla doğrudan bağlantılıdır. Bu koşullarda ?kendi suretinde bir dünya yaratmaya? başlayan sermayenin geldiğimiz aşamada gözünü diktiği kritik alanlardan biri hayatın kaynağı olan ?su?dur. Suyun metalaşmasını diğer metalaşma süreçlerinden daha önemli kılan, tüm canlıların varlıklarını sürdürebilmeleri için suyun olmazsa olmaz bir pozisyona sahip olmasıdır.

Varoluşa dair böyle önemli bir işlev ve yere sahip olan suyun sermayenin tasarrufuna bırakılmaya çalışılması hiçbir şart altında kabul edilebilecek bir durum değildir. Suyun tüm canlıların yaşamındaki bu kritik yeri elinizdeki bu çalışmayı önemli kılan temel etmendir. Bu konunun tüm yön ve detaylarıyla çalışılmasının gerekliliğini adeta bir görev gibi ortaya koyan bu özelliğin hakkı bu çalışmayla büyük ölçüde verilmiştir. Yakından izleme fırsatına sahip olduğum bu çalışmayı önemli kılan, ?su? meselesini yalnızca çevre sorunu olarak ele almayıp, çevre ve suya dair karşı karşıya kalınan yıkım ve yeniden yıkım anlamına gelen metalaşma sürecini kendi tarihsel/toplumsal bağlamına eleştirel teorik bir yaklaşımla oturtarak ele almış olmasıdır. Sevgili Gaye?nin, Marksizm?in olanaklarını kullanarak, değer kuramı çerçevesinde genel olarak metalaşma özel olarak da suyun metalaşması konusunu hakkıyla ele alan bu çalışması ?her şeyin fiyatını bilip değerini bilmeyenler? karşısında atılmış önemli bir adımdır.
Mehmet Türkay / Önsözden

Önsöz / Beyza Üstün

Bu kitap bir yansı; suyun ve doğanın derinliklerine sizi de alacak olan mücadelenin araştırmaya yansısı.

Yaşamının büyük bir kısmında emeğin sömürülmesine karşı mücadele eden bir aktivistin; Türkiyedeki altın madeni işletmecilerinin doğaya saldırısı ile başlayan, suyun metalaştırılma süreci ile yoğunlaşan doğa tahribatına karşı duruşu ile araştırmacı kimliğine uzanan yolcuğunun izlerini okuyacaksınız bu kitapta. Bir başka deyişle sermayenin girdabına giren emeğin, doğanın, suyun isyanının mücadeleden araştırmaya dönüşen izdüşümleri ile buluşacaksınız satırlar arası yolculuğunuzda.

Bu kitap; suyun özgürlüğü için mücadele eden dostumun, sevgili Gaye? nin su üzerinde oynanan oyunları farklı açılardan irdeleyişini sunuyor sizlere. Tarihsel yolculukla başlayacak suyun tutuklanışını izleyeceksiniz. Suyun ve onu kucaklayan ekosistemin kapitalizmin kıskacında kaybettikleri içinizi acıtarak ulaşacak sizlere.

Suyun metalaştırılması, aslında, suyu toplayan, kalitesine ulaştıran havzaların metalaştırılması; su havzalarının sanayileşmeye açılması, havzalardaki akarsulara, göllere atıksu deşarjlarına göz yumulması, havzaların plansız ve kontrolsuz yerleşime açılması ile birlikte değerlendirildiğinde, aynı tarihte temelleri atılan kamu-şirket işbirliğinin de metalaştırılma kararlarının sürecini nasıl etkilediği ortaya çıkmaktadır. 1992 Rio De Janerio ve Dublin de ayrı ayrı yapılan BM? lere bağlı Çevre ve Su ?uraları, iki temel strateji olan ?sürdürülebilir kalkınma stratejisinin çevre koruma stratejisi olarak kabulü? ve ?suyun piyasada fiyatlandırılabilir mal olarak kabulü? ile suyu ve doğayı kapitalizmin pençesine teslim etmiş ve bu stratejileri yaşama geçiren aktörlerin işbirliği de günümüze kadar sürmüştür. Bu kabuller kirletme hakkını, kirleten öder hakkını beraberinde getirmiş, bu kararlar ile kalkınma stratejileri karşısında yenik düşen doğa giderek kirlenmeye ve kalitesini yitirmeye başlamıştır. 2000? li yıllara gelindiğinde ise kıtlaşma argümanları ile su kaynakları alınır satılır (uzun erimde meta olarak kullanım hakkı devredilir) olmaya başlamıştır.

Suyun ticarileştirilmesi sürecini okuduğunuzda elinizdeki kitabın bir araştırma olduğu gerçeği; suyun ve toprağın diğer metalardan farkını, tüketildikçe yenilenemez oluşunu kavratacak önce. Ve giderek daha çok doğanın parçası olduğunuzu hissedecek ve giderek daha çok korumak isteyeceksiniz hiç yok edilemeyecek gibi yanıbaşınızda çoşan akarsularınızı.

Sevgili Gaye?nin kimliğinde suyu ve doğayı koruyacak tüm dostlara, aktivistlere, araştırmacılara saygılarımla

Önsöz- Kıtlığın Nedeni, Kıtlığa Çare Olabilir mi? Olamaz! Fuat Ercan

?Arkadaşım bunlar tıpkı fare gibiler, bir yeri kemirmeden önce dokuları uyuşturan bir enzim salgılıyorlar, biz de o zaman kemirmelerini hissetmiyoruz.? (Taksi şoförü)

?Mühendis, bu nehirlere ?ALTIN?dan kelepçe vurmak mecburiyetindedir. Bunun adı barajdır, regülatördür, kanaldır, gölettir, taşkından korumadır, sulak alanların değerlendirilmesi ve doğanın korunmasıdır.? (Su ve DS? Tarihi, DS? Vakfı)

Olamaz! Sevgili arkadaşım Gaye?nin sorusuna verilecek cevap keşke bu kadar kolay olsaydı. Suyun Metalaşmasına Hayır Platformu olarak yapacağımız toplantı mekânına giderken takside şoför arkadaşla sohbet ediyoruz. Sitemli bir dille

– ?yaa ?stanbul?da dünyanın başına bela olan sermayedarlar (yerlisi-yabancısı) onu temsil eden uzman-akademisyen, teknisyenler ve bunlar için yolu açan siyasi otoriteler bir araya geliyorlar. Evlerimizde akan suyu, doğada özgür çağlayan nehir ve dereleri pazarlamanın altyapısını hazırlamak için bir araya geliyorlar haberiniz yok mu?? demiştim.

– ?Abim yaa dereler, nehirler de satılır mı? diye hafif bir kızgınlıkla bana cevap verdi.

O zaman örneklerle Türkiye?deki derelere, çaylara takılan ?altın kelepçe?den bahsettim. Ve elinde tuttuğu pet şişeyi gösterdim. O zaman taksici arkadaş:

-?Arkadaşım bunlar tıpkı fare gibiler, bir yeri kemirmeden önce dokuları uyuşturan bir enzim salgılıyorlar ve o zaman kemirmelerini hissetmiyoruz ?demişti.

?şte bu noktada cevabımız olan ?hayır?ın yeterli olmadığını, eksik kaldığını görüyoruz. Soruya doğru cevap vermek için insanı, doğayı ve bir bütün olarak yaşamı kemirenlerin ne tür enzimler yaydıklarının açığa çıkarılması gerekiyor. Nasıl uyuşturuluyoruz, nasıl sevimsiz oyunun farkında olmuyoruz, daha da kötüsü nasıl bu sürecin parçaları haline getiriliyoruz. Ve bunlar olurken sadece insanların önemli bir kısmının yaşam kaliteleri düşmüyor, daha da kötüsü bu kemirgenlerle mücadele için masaya oturamayacak, sokaklara çıkamayacak o sevimli farelerin, balıkların, kuşların, böceklerin, tavşanların, tilkilerin, ayıların, kurtların, ceylanların, leylakların, papatyaların, doğmamış, yeni doğacak çocukların, dikenlerin, böceklerin yaşam hakları ellerinden alınıyor. Doğanın parçası olan insan, doğa üzerinde egemenlik kuruyor ve dahası doğayı tahrip edecek bir toplumsal sistemin içinden geçiyor. Aslında bu bir geçiş de değil, geçecek yeni bir aşamada belki de olmayacak. Kapitalizmin toplumsal doğası artık bir süreç olmaktan çıkıp hızla tahrip eden ve yok eden bir hal aldı. Ama tam da bu gücünden dolayı yeni ve çeşitli enzimler yayabiliyor, uyuşturulma halimiz çeşit çeşit, öyle bir aşamaya geldik ki göremiyoruz, gösteremiyoruz.

Görmek ve göstermek! ?çinden geçtiğimiz koşullarda görmek ve göstermek artık sadece bilme eylemliliği değil, ?eyleme? ile iç içe geçmiş durumda ya da öyle olmak zorunda. Olgular artık daha radikal. Olgulara yön verenler çok daha örgütlü ve ellerinde muazzam güç-teknoloji birikmiş durumda. Özellikle su, enerji gibi büyük projelere baktığımızda karşımıza Dünya Su Konseyi Başkanı Loic Fauchon?ın işaret ettiği bir ?su ailesi? ile karşılaşıyoruz Aileyi bir araya getiren projeler konsorsiyum olarak ifade edilen bir örgütlenme altında bir araya geliyor, getiriliyor. Konsorsiyum yani güç birliği, yani uluslararası sermayeleri, yerel sermayeleri, hükümet temsilcilerini, mühendisleri, iktisatçıları, akademisyenleri birbirine bağlayan korkunç işbirliğinin adı. Ve bu işbirliğini harekete geçiren ortak bir dil ?bu nehirlere ALTIN?dan kelepçe vurmak? gerekiyor.? ?Yazık nehirler boşuna akıyor, değerlendirmek gerekiyor.? ?Su ucuz olduğu için çok kullanılıyor, etkin değil, verimli değil.? ?Kalkınmak için enerjiye ihtiyacımız var.? Bakın suya göz dikenlerin başkanı bu tarz konsorsiyumlara duyulan ihtiyacı nasıl ifade ediyor: ?Eğer su konusunda bir savaş çıkmasını istemiyorsak yapılması gereken bazı şeyler var. ?lk olarak hepimiz birer vatandaş olarak farklı bir yaklaşım içinde olmalıyız. Çünkü suyu gerçekten tasarruf etmemiz gerekiyor.? ?Nasıl tassaruf edeceğiz?? dendiği andan itibaren ?birleşik su yönetimi? adı altında su ile ilişkili her şey kontrol altına alınacak, yani akan sulara kelepçeler takılacak, yani sular toparlanacak, bir yerden bir yere diğer metalar gibi aktarılacak. Ne demişti Rize?deki dereleri her noktasında boğalazlayan, kelepçeleyen SANKO?nun değerli patronu ?artık gözümüz açıldı, kimse bizi durduramaz.? Durdurmak isteyenleri yani kendi derelerine sahip çıkmak isteyenleri ise Başbakan: ?Ben çevreciyim, iktidarım da çevreci, biz boş gezen çevreci değiliz? diye fırçalamıştı.

Kısaca sevgili arkadaşım Gaye?nin sorusuna sadece olamaz demek yetmiyor. Yetmiyor çünkü görmek ve göstermek gerekiyor. Görmek ve göstermek için de emek harcamak, ama çok emek harcamak gerekiyor. Kolaycı yol ve yöntemlerle ?suyun özelleştirilmesine hayır?, ?neoliberalizme hayır? diye artık otomatikleşmiş, alışkanlığa dönüşmüş gösterme biçimlerinin ötesine gitmemiz gerekiyor. Suya vurulan altından kelepçenin sadece işçi sınıfına değil, kadına ve insanlığa, sadece insanlığa değil ama çok daha önemlisi sesi soluğu çıkmayan börtü-böceğe kelepçe vurmak anlamına geldiğinin işaret edilmesi gerekiyor. ?Suyun su olduğu? ama tarihin bir aşamasında suyun su olmaktan çıkarılmaya başlandığının bilgisine ihtiyacımız var, kalkınma, enerji ve benzeri zorunluluklar üzerinden yükseltilen her çeşit ulusalcı-endüstriyalist-kalkınmacı-mühendis ideolojilerinin eleştirisine ihtiyacımız var.

Gaye elinizde tuttuğunuz çalışmasında ?suyun su olması gerektiğini? işaret etmek için suyun metalaşma sürecini ele alarak analizine başlıyor. Gaye?nin su sorununu güncel işleyişinden hareketle kavramsal bir zemine çekmesi çalışmayı ?anlamlı? ve ?önemli? kılıyor. Suyun güncelliği derken sadece dışsal yani gözlemlenen olgulardan bahsetmiyorum. Gaye su sorununu bir araştırıcı olarak gözlemlemedi, suyu su olmaktan çıkaranlara karşı durarak, örgütleyerek, örgütlenerek bir karşı çıkış ile içinde yer alarak, yaşayarak içselleştirdi. Dünya su ailesinin yaydığı uyuşturucu enzimlere karşı mücadele etti. Fakat Gaye, elinizde tuttuğunuz çalışmayı yaparken içinde yer aldığı gerçeklikle kendi arasına mesafe koyarak su sorununu kavramsal düzleme taşıdı. Zor iştir hissederken, içimizi acıtan gerçekliğe mesafe koymak, ona belirli bir mesafeden bakabilmek. Hissetmeden olmuyor, ama toplumsal olgularla yüzleşirken sadece hissetmek de yetmiyor. Su mücadelesinde arkadaşım Gaye, zor olan bu işi başardı. Kıtlığın Nedeni, Kıtlığa Çare Olabilir mi sorusuna ince ince fırça darbeleri ile hayır diyor. Hayır için öncelikle zorlu mu zorlu kapitalizmin işleyişinin yapısal belirleyenlerine bakıyor, ama suyun su olmasından kaynaklanan kendine özgülüklerini de meta analizi içine yerleştirerek bunu yapıyor. Sağlam kavramsal düzenekler oluşturulduktan sonra, sorunun uluslararası dinamikleri ve bu coğrafyaya ait açığa çıkış biçimleri analiz ediliyor. Bu anlamıyla bir ilk, yeni heyecanlara enerji verecek bir ilk çalışma.

Kapitalizmin geldiği bu aşamada kapitalistler su, eğitim, konut, sağlık gibi alanlara yöneldi, insanların güncel yaşamlarını tahrip eden alanlara yöneldi. Bu yeni yıkım alanları, aynı zamanda kapitalizmin yıkıcı toplumsal doğasına karşı çıkışın alanları da olabilir. O zaman her dilde birlikteliklere ihtiyaç var. Her dilde su hayattır, satılamaz diye haykırmalı

(L?acqua é vita, non si puo vendere

Wasser ist Leben, darf nicht verkauft werden!

Water is leven niet kunnen worden verkocht

l?eau c?est la vie ça ne ne vend pas

Agua es vida, no sevende

El agua es vida, no una mercancia

El-mâu hayatun lâ yübeu (arapça bilen ark.öğrenildi.)

awa weşiya,nêna rotene!

psir psewnig psen leitep)

ve haykırmaları Suyun Ticarileştirilmesine Karşı Platform benzeri dayanışmacı yapılarda biraraya getirmeliyiz.

Gaye gereken emeği ve enerjiyi gösterdi, ama fırından yeni çıkan çalışmayı heyecanla sahiplenerek yaz sıcağında çalışmayı evine konuk eden sevgili Serap Kurt?a ve bu konuk etme halini destekleyen SAV?ın bileşenlerine çok ama çok teşekkürler. SAV bu dizide sadece kitap çıkarmıyor, aynı zamanda yaşam ortamını tahrip eden, tahrip etmek için enzimler yayan kemirgenlere karşı çıkışa omuz veriyor, destek veriyor.

Gaye Yılmaz ile su üzerine söyleşi- Selen Özçelik (Refleks) – 07 Mart 2009
(Kaynak: http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=22559)

Suyun kullanımı ve dağıtımında uygulanan neoliberal politikaların tarihsel seyrinden ve bu politikaların bugüne kadar yarattığı tahribattan söz edebilir misiniz?

İnsanlık tarihi boyunca suyun her dönemde toplumların beli bölgelere yerleşme kararında birincil öneme sahip olduğu, hatta su kenarlarının farklı toplumlar tarafından paylaşılarak kullanımının mümkün olmadığı pek çok durumda çatışma ve savaşların nedeni olduğu bilinmektedir. Buna karşın neo-liberal politikalarda, -özellikle kavramın başındaki “neo” ya da “yeni” takısıyla birlikte okumamız gerektiği için- vurgu yapılan tarihsel dönem son 20-25 yılla sınırlıdır. Aynı dönem, dünyada özelleştirmelerin de hız kazandığı bir dönem olmakla birlikte suyun özel eller tarafından dağıtılmasının tarihi bundan çok daha eskilere kadar uzanmaktadır. Örneğin 18. ve 19. yüzyıllarda Avrupa?da ulus devletlerin ilk oluştuğu dönemde su dağıtımının özel şirketler tarafından yapıldığı pek çok ülkenin bulunduğu görülmektedir. Doğal olarak bugün dünyada su tekelleri olarak bilinen Fransız ve İngiliz su şirketlerinin tarihi de 19. yüzyıla dayanmaktadır. Suyun “kamusal” adı altında devletler tarafından dağıtıldığı tarihsel dönem ise esas olarak ikinci paylaşım savaşı sonrasında başta Avrupa?dakiler olmak üzere pek çok ülkede sermaye birikiminin tarihsel bir ihtiyacına karşılık gelmek üzere uygulamaya konan politikalarla başlamıştır. Kapitalizmin altın çağı olarak tarihe geçen 1950-1965 arası dönemde, eğitimden sağlığa ulaşımdan elektriğe, telekomünikasyona ve suya kadar pek çok temel hizmetin toplumlara sağlanması devletlerin asli görevleri arasında sayılmıştır. Her biri toplumların gelişiminde ve refahında da etkin olan bu hizmetlerin devletler tarafından “kullanım değerleri” formunda verilmesi, bugünkü düzeyinin çok daha gerisinde bulunan sermaye birikimi açısından farklı bir öneme sahipti. Zira bu temel hizmetleri maliyet fiyatları karşılığında devletten satın almak gerekli altyapı yatırımlarının bedeline katlanmaksızın üretim süreçlerinde ihtiyaç duyulan bu hizmetlere en uygun koşullarda ve sınırsız biçimde ulaşmak anlamına geliyordu. 1970?lerdeki kar oranları düşüş eğiliminden kaynaklanan kriz, yaşanan dönüşümde önemli bir role sahiptir. Ancak, krizin esas olarak erken kapitalistleşmiş ülkelerin yaşadığı bir durum olduğu; buna karşın genelde kamu hizmetleri özelde ise su hizmetlerinin ticarileştirilmesinin bütün kapitalist dünyayı kapsayan bir süreç olduğu göz önüne alındığında kapitalist üretim ilişkilerinin krizi de kapsayan bütün boyutlarıyla ele alınması kaçınılmaz hale gelmektedir. Bir örnekle açıklayacak olursak, bugün ülkemizde suyu yetersiz hale getiren nedenler üzerine konuşurken sanayinin enerji ihtiyacının nasıl ve neden arttığına ve Türkiye sermayesinin uluslar arası kapitalist sisteme eklemlenme sürecine değinmemek mümkün değildir. Bu değinme, söz konusu eklemlenmenin güncel formunu ve hatta bunun neden farklı bir biçimde değil de bugünkü biçiminde yaşandığı sorularını da tartışmayı gerektirir. Dolayısıyla suyun ticarileşmesinin tıpkı çoklu sonuçları olduğu gibi, aynı kaynaktan beslenen fakat birbirinden farklı ve çoklu nedenleri olduğunu söylemekte yarar vardır. Aynı ilişkisel perspektiften hareket edildiğinde, suyun ticarileştirilmesinin yalnızca bir politika değişikliği ile açıklanması da mümkün değildir. Gerçekten de politikaların değişmesinin ardında, ayakları kapitalist üretim ve dolaşım ilişkilerine basan bir dizi farklı dinamiğin olduğu görülmektedir. Tam bu noktada, Joel Kovel?in deyimiyle “kapitalizmin yarattığı kıtlığın diyalektiği” konusuna girmemiz gerekir. Başka bir deyişle, suyun tarımsal ve sanayi üretiminde vaz geçilmez bir girdi olması yeni bir durum değildir. Ancak kapitalist sistemde bütün meta üretiminin halkların ihtiyacını karşılamak için değil, yalnızca değişim değeri elde etmek, yani sermaye birikimi için yapıldığı göz önüne alındığında üretimde girdi olarak kullanılan doğal kaynakların bir gün kaçınılmaz olarak kıtlaşacağını öngörmek zor değildir. Kıtlaşmakta olan doğal kaynağın hem toplumlar tarafından bir kullanım değeri olarak tüketiliyor hem de istisnasız bütün bireysel sermayeler için üretim nesnesi (girdisi) işlevini görüyor olması halinde halklar ve sermaye arasında bölüşüm ve dağılımın kurallarının, sermaye birikiminin kesintiye uğramasını önleyecek şekilde yeniden belirlenmesi gerekir. Marx, analizleri neticesinde doğal kaynakların metalaşmasının yukarıda tarif edilen tarzdaki kıtlaşmanın doğal ve geri dönülmez bir sonucu olduğu tespitini yapmaktadır. Suyun metalaşmasının halklar üzerindeki yıkıcı etkilerinin başında yaşamın olmazsa olmazı olan bir kaynağa ulaşmanın piyasa fiyatlarına endekslenmesi gelmektedir. Başka bir deyişle, su artık sadece parası olanların erişebileceği bir piyasa malıdır. Suyun metalaşmasının doğrudan görülebilen etkilerinin yanı sıra dolaylı fakat son derece yıkıcı başka etkileri de vardır ki bunların başında tarımsal sulamanın da paralı hale getirilmesidir. Özellikle geleneksel tarımın ve küçük çiftçiliğin egemen olduğu ülkelerde tarımsal sulamanın piyasa kurallarına dayalı olarak yapılması, geçimlik tarımla uğraşanların topraklarını kapitalist çiftliklere satarak yaşamak için kentlere göç etmesine yol açması kaçınılmazdır. Kent işsizliğini daha da arttıracak olan bu gelişmenin sonucunda hem ücret düzeyleri gerileyecek hem de emeğin örgütlenmesinin koşulları ağırlaşacaktır. Başta toplum sağlığı olmak üzere pek çok yaşamsal alanı etkileyecek olan bu süreç kültürel ve tarihsel değerleri de tehdit etmektedir. Bir yandan daha fazla enerji diğer yandan daha fazla su biriktirmek için birbiri ardına inşa edilmesi planlanan büyük ölçekli barajlar tıpkı Ilısu-Hasankeyf örneğinde görüldüğü gibi binlerce yıllık tarihsel kalıntıyı ve yerleşimleri su altında bırakma pahasına projelendirilmektedir. Özellikle sınır aşan nehirler üzerinde inşa edilmesi planlanan büyük barajlar, komşu halkların gelecekte tamamen susuz kalmasına yol açacak kadar önemli birer tehdit unsurudur. Ama daha da tehlikeli olan durum, nehirler üzerine inşa edilen büyük ölçekli ve çok sayıda barajın kısa süre içinde nehirleri kurutacak olması gerçeğidir. “Nehirler boşa denize akmasın” sloganı ile kafalar karıştırılmakta ve nehirler ancak denize aktığında boşa akmamış olacakları gerçeği toplumdan gizlenmeye çalışılmaktadır. Gerçekten de temiz su doğal bir hidrolojik çevrimin sonucunda insan ve tüm canlı yaşamın kullanımına hazır hale gelmektedir. Gerek yer altı sularını çekmek, gerekse yer üstü su kaynaklarını kurutacak adımlar atmak hidrolojik çevrime doğa dışından yapılan müdahalelerdir ve bir süre sonra çevrimin bütün olanaklarını ortadan kaldırma riski barındırmaktadır.

2006 yılında İller Bankası ile Dünya Bankası?nın ?Belediye Hizmetleri Projesi? kapsamında yaptığı anlaşma su politikaları özelinde ne gibi maddeler içeriyor ve bu anlaşmanın ortaya çıkardığı sonuçlar nelerdir?

Gerek bu proje gerekse Türkiye?de devlet ve yerel yönetimler düzeyinde devam eden yeniden yapılanma sürecinin sonucunda şimdiye kadar yerel yönetimlere kredi sağlamakla görevlendirilmiş olan İller Bankasının artık özel bir anonim şirket haline getirilmesi ve Belediyelerin de doğrudan Hazine ile ortaklık ilişkisi içine girmesi öngörülmüştür. Belediyeler tarafından sağlanmakta olan temel hizmetlerin piyasalaşmakta olduğunun en belirgin göstergesi bu gelişmedir. “Gerçek bir banka” olacağı duyurulan İller Bankasının sahibi artık Hazine?dir. Buna göre, bankacılık kuralları tam olarak işletilecek ve kredi koşullarını yerine getirebilen belediyeler kredilendirilirken bunu başaramayanlara kredi verilmeyecektir. Bu süreçte hem Belediyelerin siyasetleri etkili olacak hem de kredi olanakları daraldıkça yerel yönetimler piyasaya daha kolay meyledeceklerdir. Suyun ticari bir meta haline getirilmesini, Belediyelerin halk sağlığı, toplum refahı, kamu görevi ilkeleri yerine alacakların tahsili, hizmetlerin pazarlanması ve satışı gibi konulara odaklanmasını zorunlu hale getiren bu süreçten bağımsız değerlendirebilmek olanaklı değildir. Dünya Bankasının bu projedeki rolü ise alt yapı yatırımları için Belediyelere fon sağlayarak su ve diğer hizmetlerin ticarileşmesini hızlandırmaktır. Yalnızca su projeleri şu anda DB borçlandırma portföyünün %50?sini oluşturmaktadır. Ancak unutulmaması gereken bir husus vardır ki o da, Dünya Bankasının bu sürecin dışına alınması halinde de bu eğilimlerin belki biraz gecikmeyle de olsa yine yaşanacak olmasıdır. Aslında Dünya Bankasının koşullarını aratmayacak özellikte ticarileştirme maddeleri Dünya Ticaret Örgütünün (DTÖ) Hizmet Ticareti Genel Anlaşması (GATS)da da zikredilmektedir. Su da dahil olmak üzere bütün hizmetleri kapsayan bu anlaşmaya göre Belediyeler tarafından sunulan hizmetlerin rekabete açık, piyasa değerleri karşılığında satılması (verilmesi değil) gerekmektedir. Gerek Dünya Bankası ile gerekse DTÖ ile imzalanan bütün anlaşmaların devletler eliyle tasarlanıp, uygulamaya konduğu ve ülkelerin kendi iç kapitalist dinamiklerinin bu tasarımlara şekil vermedeki rolü hatırlandığında temel hizmetlerin metalaşması sürecinde bir şeylerin devletlere empoze yoluyla kotarılmadığını anlamak kolaylaşmaktadır.

3 yılda bir düzenlenen Dünya Su Forumu ne gibi bir amaca hizmet etmektedir? 2009 yılında 5.si düzenlenecek olan forumun İstanbul?da yapılacak olması ne gibi bir anlam taşımaktadır?

Dünya Su Forumu (WWF), Dünya Su Konseyi (WWC)tarafından kurulmuş tamamen su, inşaat, enerji vb. şirketlerinin denetiminde olan, meşruiyeti tartışmalı bir kurumdur. Bir Forum olarak WWF?nin asli hedefi dünya halklarını su sorununun tamamen doğadan kaynaklanan, ticarileştirme dışında başka hiçbir şekilde aşılması mümkün olmayan bir sorun olduğuna inandırmak ve suyun metalaşmasının halklar nezdinde meşrulaşmasını sağlamaktır. WWC Başkanının “eğer suya da cep telefonlarımız için ödediğimiz kadar bedel ödemeyi kabul etsek dünyada su sorunu diye bir sorun kalmaz” sözleri, WWF?nin örtük hedefinin en açık ifadesidir. Forum toplantıları esas olarak ticarileştirmenin kurumsal yapılarının nasıl oluşturulacağı ve işleyeceği, kamu-özel işbirliği modelinin yaygınlaştırılması vb. konulara odaklanmaktadır. 2009 Mart?ında İstanbul?da yapılacak olan 5. Dünya Su Forumu için Türkiye?nin seçilmesi kuşkusuz tesadüfi bir durum değildir. Türkiye su zengini bir ülke olarak tanımlanmamakla birlikte su fakiri kategorisindeki ülkeler arasında da değildir. Türkiye?nin su kaynakları konusunda üzerinde mutabakat bulunan husus ise, mevcut su kaynaklarımızın “sadece” %30-35 kadarını kullanıma soktuğumuz ve geri kalan %65?i kullanamadığımız şeklindedir. İstanbul?un WWF-5?e ev sahibi olarak seçilmesinin ardında da tam bu %65?lik su potansiyeli yatmaktadır. Su kaynaklarının tamamını kullanıma sokmanın gerektirdiği yatırım maliyeti Türkiye ve Meksika gibi geç kapitalistleşmiş ülke devletlerinin altından kalkamayacağı kadar büyüktür. Bu sermaye yatırımlarını karşılayacak kadar büyük fonlar uluslar arasılaşmış şirketlerin elindedir ve üstelik sermayenin değersizleşme riskine karşı bu fonların da hızla üretken yatırımlara dönüştürülmesi gerekmektedir. Buna karşın, hızla uluslar arası kapitalist dünyaya eklemlenme yoluna giren Türkiye?li kapitalistlerin üretim süreçlerinde özellikle enerjiye ve ardından da suya duydukları ihtiyacın yarattığı baskı, Devletin su alanında faal yabancı sermayeyi Türkiye?ye çekme çabalarını arttırmasıyla sonuçlanmaktadır. Dolayısıyla suyun metalaşması sürecinde bilhassa Meksika ve Türkiye gibi ülkeleri ortaklaştıran en temel karakteristik, içerde ve dışarıdaki kapitalistlerin örtüşen çıkarlarıdır. Dışarıdaki kapitalistler ellerinde nakit olarak yığılmış olan sermayeye üretkenlik kazandıracak yatırım alanları ararken; içerdeki kapitalistler birikimlerini devam ettirebilmek için enerji ve su alanına alt yapı yatırımlarının yapılmasını beklemektedir. İşte Dünya Su Forumu da bu örtüşen ihtiyaçları birbiriyle buluşturmayı ve bu süreçten en büyük zararı görecek halk kesimlerini yatıştırmayı amaçlamaktadır. Türkiye ve Meksika gibi ülkelerin Forumlara ev sahibi olarak seçilmesinin bir diğer nedeni de, işsizlik oranlarının çok yüksek, sulama desteğiyle ekilebilir hale getirilebilecek torakların çok büyük olduğu ülkelerdir. Bu tip ülkelerde suyun ticarileşmesine karşı gelişecek direnç noktaları diğerlerine oranla daha zayıf olmaktadır. Zira bu ülkelerde, gerek tarımda sulama, gerekse sanayide enerji yoksul yığınlar için aynı zamanda iş ve ekmek anlamına gelmektedir. Başka bir deyişle halklardan iki ölümden birini seçmeleri istenmektedir: işsizlik kaynaklı açlıktan ölmek ya da açlığın yanı sıra bedelini ödeyemediği için susuzluktan ölmek.

Kullanılabilir suların hızla kirlenmesinde ne gibi faktörler rol oynamaktadır ve bu faktörleri doğuran politikalar nelerdir?

Bu konuda, doğrudan insanı doğa ile girdiği ilişki açısından sorumlu tutan yaklaşımlar bulunmakla birlikte, insan topluluklarını içinde yaşadıkları toplumsal sistemden bağımsız olarak ele almak sorunu bütünlüklü bir yaklaşımla ele almamızı engeller. Örneğin kırdan kente göç, hızlı ve çarpık kentleşme, insanlardan çok artığın ulaştırılmasını amaçlayarak tasarlanan ulaşım altyapıları, kentlerde gayrımenkul rantına dayalı betonlaşma gibi pek çok olguyu kapitalist üretim ilişkilerine değinmeden anlamak, sadece insan doğasıyla açıklamak ve analiz etmek mümkün değildir. Su kaynaklarında kirliliğin artmasının her ikisi de kapitalist toplumsal yapıyla ilişkili olan iki temel nedeni vardır: rantı en yüksek yerler olması dolayısıyla su havzalarının yapılaşmaya açılması ve meta üretiminden geri kalan atıkların doğaya deşarj edilmesi. Bu iki pratiği önleme amaçlı her türlü politika, serbest rekabete ve ticarete kısıtlama koyma anlamına geleceği gerekçesiyle dışlanmaktadır. Bunların da ötesinde meta üretiminin insanların gündelik yaşamlarında yol açtığı dönüşümlerin yol açtığı kirlenmeler de söz konusudur. Dolayısıyla tek başına insanın doğayla kurduğu ilişki üzerinden de bakılsa içinde yaşanan toplumsal sistemi analizden dışlamanın olanağı yoktur.

Su sorununun artık üzeri kapatılamayacak bir boyuta ulaşmasıyla birlikte birkaç sene öncesine kadar reddedilen küresel iklim değişikliği, sorunun tek müsebbibi ilan edildi. Gerçekte, yaşanılan susuzluğun nedenleri altında hangi politikalar yatıyor?

Birinci soruda biraz değinmeye çalıştığım gibi, yaşanan susuzluğun en temel nedeni kapitalist üretim ilişkileri ve sistemin aşırı üretim olgusudur. Bu konudaki en çarpıcı veri şöyledir: OECD ülkelerinde 1960 yılında sanayide kullanılan su toplam temiz suyun %12?sini oluştururken, 2000 yılına gelindiğinde bu oran %59?a yükselmiştir. Başka bir deyişle bugün OECD ülkelerinde mevcut temiz suyun %59?u sanayi üretiminde kullanılmaktadır ve bu oran, son kırk yıl içinde tam beş kat artmış durumdadır. Sanayi üretiminin insanlığın ihtiyaçlarını karşılamak adına arttığı da iddia edilebilir kuşkusuz. Ancak, bunun böyle olmadığını gösteren sayısız kanıt vardır. Örneğin çok fazla su tüketilen endüstrilerden biri de başta silah üretimi olmak üzere ağır sanayidir. Hiç kimse silah üretiminin insanlığın yararına olduğunu ya da insanların bu üretime ihtiyacı olduğunu ileri süremez. Bunun gibi pek çok meta, insanlık ihtiyaç duyduğu için değil kapitalist toplumun bir gereği olarak üretilmektedir. Kapitalist üretimin insanlığın ihtiyaçlarını gidermeyi hedef almadığı, bunun sadece dolaylı ve ancak -tüm insanlığı kapsamayan- kısmi bir sonuç olduğunu anlamak için dünyada açlık içinde yaşayan ve ölen yüz milyonlarca insan olduğunu, buna karşılık tonlarca gıda maddesinin kar uğruna ambarlarda çürümeye terk edildiğini hatırlamak yeterlidir. Diğer yandan, küresel iklim değişikliğinin varlığını inkar etmek te mümkün değildir. Küresel ısınmanın su kaynakları üzerindeki olumsuz etkileri ne kadar gerçekse, kürenin ısınmasına yol açan birincil etkenin yine kapitalist üretim tarzı olduğu da aynı oranda gerçektir. Başka bir deyişle, dünya doğanın kendi çevrimleri sonucunda yaşanacak bir kuraklıkla da karşı karşıya kalabilirdi. Ama bugün yaşanan sürecin geri planında ozon tabakasının delinmesinden, ülkelerin atmosfere salıverdiği sera gazlarına, hidrolojik çevrim ve küresel ısınmayla birebir ilişkili olduğu bilinen ormanların serbest kereste ticaretine açık hale getirilmesine ve hatta sera gazı salınımlarının bile ülkeler arasında bir tür ticarete konu edilmesine kadar bir dizi somut kanıt olduğu artık herkes tarafından bilinmektedir.

1900?lü yıllardan 2000?li yıllara gelindiğinde su kullanımında en fazla artışın tarım alanında olduğunu görüyoruz. Tarım alanındaki artışın endüstri alanındaki artışın üzerinde olmasının nedenleri nelerdir?

Bu veri, sadece dünyanın belli bir bölümü, bir genelleme yapılacak olursa geç kapitalistleşmiş ülkeler için doğru. Dünyadaki temiz su kaynaklarının dağılımı ülkeler arasında eşit değildir. Buna karşın güneş ve yağmur nasıl sınır tanımadan ısıtıyor ve yağıyorsa su da aslında sınır tanımadan akar. Başka bir deyişle yapay farklılaşmalar, siyasi sınırlar olmasa ve evren tüm insanlığın ortak kullanımında olsa tarım dahil olmak üzere bütün üretim de insanlığın ihtiyaçlarına göre yapılacaktır. Böyle bir durumda örneğin sadece verimli ve sulak topraklarda tarım üretimi yapılması bütün insanlık için yeterli miktarda gıda maddesi elde etmeye yetebilecek, rant ortadan kalkmış olacağı için görece kurak ve verimsiz toprakları da verimli hale getirme zorunluluğu ortadan kalkacaktır. Buna karşılık bugün, endüstriyel tarımın giderek egemen olduğu bütün ülkelerde iklim ve doğa koşullarının yetersiz olması bile aşırı üretimi engellememekte ve daha fazla kar için daha fazla miktarda toprağın ekilebilir hale getirilmesi uğruna tonlarca kimyasal kullanılmakta, normalde gerekenden çok daha fazla miktarlarda temiz su tüketilmektedir. Bu kadar büyük miktarlarda tarımsal üretim yapıldığı halde dünyada açlıktan ölenlerin sayısı hala yükselmekte, tarım ürünlerinin fiyatlarında arzu edilen düzeylere ulaşmak adına arz-talep dengeleriyle oynanmakta ve binlerce ton tarımsal gıda ürünü imha edilebilmektedir. Özetle, geç kapitalistleşmiş ülkelerde tarımda kullanılan su miktarlarının artması bu ülkelerin geleneksel tarımı terk ederek endüstriyel tarıma geçmeye başlamaları, topraktan daha fazla verim elde edebilmek için aşırı ve yer yer yanlış sulama uygulamalarına başvurmaları ve tarım üzerinden sermaye birikimi amacıyla her yıl daha fazla toprağı tarıma açmalarıdır.

Türkiye?nin tarım ve endüstri alanlarında etkin su kullanımına ilişkin geliştirilmesi gereken projelerden söz edebilir misiniz?

Türkiye, küresel iklim değişikliği sürecinde kuraklığı yoğun olarak yaşayacak ülkeler kategorisinde yer alıyor. Yakın zamana kadar yeterli yağmur aldığı için sulamaya gerek kalmadan ekim yapılan topraklardan artık ancak sulama tarımı ile ürün alınabiliyor. Neredeyse tamamı sulama gerektiren yeni arazilerin tarıma açılması yolundaki girişimler ve hızla endüstriyel tarıma geçişin etkileri de eklendiğinde tarımda suya duyulan ihtiyacın daha da artacağını öngörmek mümkün. Benzer şekilde, Türkiye sermayesinin uluslararası kapitalizme eklemlenme sürecinde bütün Anadolu?da su havzaları çevresinde irili ufaklı yüzlerce sanayi fabrikası kurulmuş durumda. Bu fabrikaların faaliyetine devam etmesi ancak enerji ve su gereksinimlerinin karşılanması ile mümkün. Tarım ve sanayinin ihtiyaç duyduğu su ve enerji, kalkınma ya da ekonomi-politikteki ifadesiyle sermaye birikimi için vaz geçilmez özelliktedir. Bu ihtiyacın devlet eliyle karşılanabileceğini savunan tezler de vardır. Aslında, kamu-özel işbirliği projeleri başta olmak üzere pek çok yapılanmasıyla devletler bu iki alandan çekilmemektedir. Hatta, bütün bireysel sermayeler için vaz geçilmez olması ve devlet ya da sermaye tekeline terk edilemeyecek olması dolayısıyla devletler, enerji ve su alanında sermayeler arası rekabeti düzenlemek gibi çok önemli bir rol üstlenmiş durumdadırlar. Muhalif hareketlerin asıl talebi ise evsel ve tarımsal suyun hiçbir fiyatlamaya tabi tutulmadan ve herkesin erişebileceği şekilde devletler tarafından sağlanmasıdır. Mali yapısı zayıf, geç kapitalistleşmiş ülke devletlerinin böyle bir hizmeti verememesinin nedenlerini açıklamak mümkün olabilir. Ancak bugün mali açıdan en güçlü konumda ve su açısından da zengin olan Kanada, Almanya, İngiltere gibi ülkelerde de suyun ticarileştirilmesi yönünde önemli adımlar atılmaktadır. Su zengini olan ülkeler suyu ticarileştirme süreci üzerinden (örneğin, mevcut sularını su fakiri ülkelere satarak) sermaye birikimini hızlandırmayı amaçlarken; su fakiri ülkeler susuzluk nedeniyle sermaye birikiminin kesintiye uğrama riskini bertaraf etme telaşı içindedirler. Sonuç olarak özetlemem gerekirse, gerek Türkiye gerekse dünyada yalnızca insanların ve canlı yaşamın devamı için gerekli endüstri ve tarım faaliyetine geçilebilmesinin tek koşulu üretim, mülkiyet ve bölüşüm ilişkilerinin kökten değişmesidir.

Dünya sularının henüz %5?i özelleştirilmişken, su endüstrisinin yıllık karının petrol sanayinin karının neredeyse yarısına ulaşmış olması nedeniyle uluslar arası tekellerin iştahını kabartan bu alanda, ülkemizde de Antalya Belediye Su İşletmeciliği?nin 10 yıllık, Yuvacık Barajı?nın işletme imtiyazının 16 yıllık süreyle devredilmesi gibi gelişmelerle karşılaştık. Bu gelişmeler karşısında yeterli bir mücadele dinamiği oluşabildi mi? Bu dinamiğin oluşabilmesi için nasıl bir mücadele hattı örmek gerekir?

Bir önceki soruda da açmaya çalıştığım gibi, toplumsal muhalefeti belirleyen en önemli unsur, her bir toplumun içinde bulunduğu sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel ortam ve toplumların karşılanmasını umduğu beklentileridir. Örneğin gelir düzeyi yüksek, işsizlik oranı çok düşük toplumlarda suyun ticarileşmesi olgusu karşısında örgütlenen muhalefetlerde öne çıkan sorun, hijyen, sularda kirlenme, ekolojik tahribat gibi kaygılar olmaktadır. Suya erişimi hiç olmayan toplumlar henüz metalaşma olgusuyla tanışmamış olmalarının da etkisiyle öncelikle suya erişimi talep etmekte ve bu nedenle örneğin devletlerin büyük ve çok sayıda barak inşa etme girişimlerine onay verebilmektedirler. İşsizlik oranının çok yüksek olduğu toplumlar, enerjinin daha çok yatırım, daha çok iş ve daha çok ekmek anlamına geleceğine inanmakta ve onlar da bu nedenle büyük baraj projelerine destek verebilmektedirler. Baraj inşaatlarında topraklarını kaybetme riski olan küçük çiftçiler baraj karşıtı muhalif hareketlere katılabilmektedir. Ya da geçimini turizmden sağlayan belli bölgelerde kültürel ve tarihi mirasın baraj suları altında kalma riski baş gösterdiğinde kültür/çevre derneklerinin çok daha kolay mobilize olduğu görülebilmektedir. Türkiye, suyun ticarileşmesine verilen tepkiler konusunda yukarıda aktarmaya çalıştığım çeşitliliğin tam olarak yaşandığı bir örnektir. Muhalefetin neden hızla örülemediği, neden kitleselleştirilemediği ve benzeri soruların yanıtları diğer pek çok yapısal karakteristiğin yanı sıra buralarda da aranmalıdır. Yine bu bağlamda, dünyada ve Türkiye?de mevcut hareketlerde oldukça üst düzey bir ihtisaslaşmanın olduğu görülmektedir. Örneğin, evsel suya erişim konusunu ele alan muhalif yapılar olduğu gibi, tarımsal suya erişim, sularda kirlenme, kültürel varlıkları koruma, barajlar, uluslar arası nehirler, su hizmetlerinde çalışanlar, su ve sağlık ilişkisi gibi alanlara yoğunlaşan onlarca örgüt ve kurum bulunmaktadır. Bu soru başlıklarının ortaklaştırılamadığı, hiçbirini feda etmeden bütün bu sorunları kesen çözümler üretilemediği bir durumda güçlü bir muhalefetten söz etmek te olanaklı olmayacaktır.

KİTABIN KÜNYESİ
Suyun Metalaşması / Kıtlığın Nedeni, Kıtlığa Çare Olabilir mi?
Yazar: Gaye Yılmaz
Yayınevi: Sosyal Araştırma Vakfı Yayınları
Baskı Tarihi: Aralık 2009
Sayfa Sayısı: 440 sayfa

İÇİNDEKİLER
Teşekkür?????????????????????????????.13
Önsöz/ Mehmet Türkay?????????????????????15
Önsöz/ Kıtlığın Nedeni, Kıtlığa Çare Olabilir mi? Olamaz! Fuat Ercan??????..18
Önsöz/ Beyza Üstün???????????????????????.23
GİRİŞ???????????????????????????????25
I. SUYUN METALAŞMASI??????????????????..33
A. Metalaşma???????????????????????????33
1. Metaın İkili İşlevinin Barındırdığı Çelişkiler?????..46
B. Sermaye Birikimi Sürecinde İnsan-Doğa İlişkisi ve
Doğal Kaynakların Metalaşması????????????????50
1. İnsan-Doğa İlişkisi ve Sermaye Birikimi???????50
2. Doğal Kaynakların Metalaşması???????????..71
C. Suyun Metalaşması??????????????????????..80
1. Emek-Değer Teorisi Bağlamında Üretime Bir Girdi
Olarak Dahil Olan Suyun Metalaşması????????84
a) Üretim Fiyatı, Maliyet Fiyatı ve Kâr Oranı
Bağlamlarında Suyun Metalaşması?????..94
b) Karşılığı Ödenen ve Karşılığı Ödenmeyen
Emek Bağlamında Suyun Metalaşması???104
c) Su Kaynaklarında Verimlilik Artışı
Bağlamında Suyun Metalaşması??????.120
D. Bölüm Değerlendirmesi???????????????????.124
II. SUYUN METALAŞMASINDA ULUSLARARASI
KURUM, KURULUŞ ve ANLAŞMALAR????????.129
A. Uluslararası Kurum ve Kuruluşlar??????????????.131
1. Birleşmiş Milletler??????????????????131
2. IWRA-Uluslararası Su Kaynakları Birliği??????142
3. IFI?s-Uluslararası Finans Kuruluşları????????..145
a) Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu?.147
4. OECD-Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Teşkilatı??173
5. WWC-Dünya Su Konseyi??????????????.186
B. Suyun Metalaşması Sürecinde Uluslararası Anlaşmalar???.198
1. GATT/WTO?????????????????????.198
a) WTO, GATS Hizmet Ticareti Genel Anlaşmasında Su Hizmetleri????????.198
C. Bölüm Değerlendirmesi???????????????????..205
III. SUYUN METALAŞMA SÜRECİNDE SU KITLIĞI,
DAĞTIM MODELLERİ ve TARIMDA ve SANAYİDE
SU KULLANIMINDA FARKLI ÜLKE ÖRNEKLERİ?207
A. Suyun Metalaşmasında En Temel Gerekçe Olan ?Su Kıtlığı ?na
İlişkin Tezler?????????????????????????207
B. Su Dağıtım Modelleri?????????????????????212
1. Tarihsel Arka Plan ve Su Dağıtım Hizmetleri için Makro Stratejiler??????????????????????..212
2. Uluslararası Sularla İlgili Düzenlemeler ve Örnekler?????????????????????..225
3. Suyun Metalaşması Sürecinde Fiyatlandırma Stratejileri??????????????????????.226
4. Su Dağıtım Hizmetlerinde Farklı Ülke Örnekleri ?..238
a) Kamu-Kamu İşbirliği????????????244
b) Kamu-Özel İşbirliği????????????..246
C. Tarımda ve Sanayide Su Kullanımında Ülke Örnekleri
ve Sermaye Birikimi?????????????????????254
1. Sanayide Su Kullanımı:
Ülke Örnekleri ve Sermaye Birikimi????????..254
2. Enerji üretiminde Su, Baraj Sistemleri
ve Sermaye Birikimi?????????????????276
3. Tarımsal Üretimde Su Kullanımı???????????287
IV. TÜRKİYE?DE SU HİZMETLERİ, TARIMDA
ve SANAYİDE SU KULLANIMI?????????????303
A. Osmanlı ve Öncesinde Su Kaynaklarının Kontrolü
ve Su Dağıtımı????????????????????????..306
B. Cumhuriyetin İlanından Günümüze Türkiye?de Su
Kaynaklarının Kontrolü ve Su Dağıtım Hizmetleri??????312
1. Türkiye?de ?Uluslararası Sular? Konusuna Yaklaşım
ve Düzenlemeler???????????????????316
2. Su Dağıtımında Kurumsal Yapı???????????..321
a) DSİ/Devlet Su İşleri????????????..327
C. Türkiye?de Suyun Metalaşması ve Su Kaynaklarının
Kontrolüne Dair Farklı Tezler????????????????..342
D. Türkiye?de Su İşlerinin Finansmanında Uygulanan
Farklı Modeller????????????????????????348
E. Türkiye?de Tarımda ve Sanayide Su Kullanımı????????362
1. Türkiye?de Tarımda Su Kullanımı??????????.363
2. Türkiye?de Sanayide Su Kullanımı
ve Suyun Metalaşmasının Sermaye Birikimine
Farklı Yansımaları ??????????????????373
F. Türkiye de Su Çıkarımı, İletimi ve Birikim??????????.389
1. Türkiye?de Suya Dayalı Enerji Üretimi ve Birikim?.392
2. Evsel Su Kullanımı??????????????????403
SONUÇ?????????????????????????????407
KAYNAKÇA??????????????????????????417

Yorum yapın

Daha fazla Doğa, Politika
93 İhtilali – Victor Hugo

93 İhtilali, Victor Hugo?nun cumhuriyet, özgürlük ve Fransa hakkındaki görüşlerini büyük ölçüde ortaya koyan en önemli yapıtlarındandır. Victor Hugo 26...

Kapat