Etiket: Michel Foucault

Sanatın Çok Yüzlü Doğası

Sanat, insanlığın varoluşsal arayışlarının hem aynası hem de sorgulayıcısıdır. Adorno, Bukowski ve Barthes’ın sanat anlayışları, bu arayışların farklı yansımalarını sunar: Eleştirel bir duruş, otantik bir ifade ve okurun yeniden yaratım gücü. Bu üç düşünür, sanatın ne olması gerektiği sorusuna yanıt ararken, insan deneyiminin sınırlarını zorlar. Adorno’nun eleştirel yaklaşımı, sanatı toplumsal yapıların bir eleştirisi olarak konumlandırırken,

okumak için tıklayınız

Varlık ile Doğa Arasında: Heidegger ve Spinoza’nın Karşılaşması

Heidegger’in “Varlık” sorusu ile Spinoza’nın “Deus sive Natura” anlayışı, felsefi düşüncenin temel sorularından birine, varlığın anlamına ve insanlığın evrendeki yerine dair iki farklı yaklaşımı temsil eder. Bu iki düşünce sistemi, ontolojik, etik, antropolojik ve dilbilimsel düzlemlerde birbiriyle çatışır ve zaman zaman örtüşür. Heidegger, varlığın kendisini sorgularken, insan varoluşunun geçiciliği ve sonluluğu üzerinden bir anlam arayışına

okumak için tıklayınız

İnsan Doğasının Çözümlemesi: Nietzsche, Kierkegaard ve Spinoza’da Ahlakın Temelleri

Perspektifin Gücü: Nietzsche’nin Ahlak Anlayışı Nietzsche’nin ahlak anlayışı, bireyin dünyayı yorumlama biçimine, yani perspektifine dayanır. Ona göre ahlak, evrensel bir doğrular sistemi değil, bireyin güç istenci (Wille zur Macht) üzerinden şekillenen bir yaratımdır. Geleneksel ahlak, özellikle Hristiyan ahlakı, Nietzsche için bir zayıflık ifadesidir; çünkü bu ahlak, bireyin özünü bastırır ve sürüye boyun eğmeyi yüceltir. Üstinsan

okumak için tıklayınız

İnsanlığın Aynasında: Özgürlüğün ve Esaretin Kesişim Noktaları

1. Öznenin Sahnesi: Kimlik ve İradeİnsan, kendi varlığını bir sahne gibi kurgular; burada hem oyuncu hem yönetmendir. Ancak bu sahne, özgür iradenin mi yoksa toplumsal kodların mı ürünüdür? Foucault’nun iktidar ağları, bireyin her hareketini bir gözetim mekanizmasına bağlarken, Deleuze’ün arzunun akışkanlığı, bireyi bu ağlardan sıyrılmaya çağırır. Matrix (1999), Neo’nun “gerçek” ile “sanal” arasındaki seçimiyle bu

okumak için tıklayınız

Parasite: Sınıf Mücadelesinin Aynasında Gerçeklik ve Estetik

Bong Joon-ho’nun 2019 yapımı filmi, modern kapitalizmin keskin bıçak izlerini toplumsal dokuda incelerken, sınıf mücadelesini hem çarpıcı bir gerçekçilikle hem de estetik bir biçimcilikle ele alıyor. Film, Güney Kore’nin ekonomik eşitsizliklerini bir mikrokozmos olarak sunarken, evrensel bir insanlık anlatısına dönüşüyor. Foucault’nun iktidar ilişkileri ve Adorno’nun toplumsal yabancılaşma kavramları, filmin sosyolojik ve politik mesajını derinleştirerek, izleyiciyi

okumak için tıklayınız

“Ev, Annemin Bedeni ve Cesedi Mi”: Kristeva ve Foucault Üzerinden Bir Deneme

Kavramın kendisi çok belirsiz-kaotik bir ifadeyi çaprıştırsada üzerinde konuşmaya değer bir konu olarak karşımıza çıkıyor. Biz bu ifadeyi derinleştirerek hem Julia Kristeva’nın “abject” (tiksinti/ayrışamayan beden) kavramı hem de Michel Foucault’nun “disiplin toplumu” ve “panoptikon” yaklaşımı üzerinden teorik örneklerle genişletiyorum: “Ev, annemin cesedi” metaforu, yalnızca kişisel bir travma betimi değil; aynı zamanda psikanalitik-feminist bir bilincin metaforudur.

okumak için tıklayınız

Panoptikonun Gölgeleri: Foucault’nun İktidar Teorileri ve Distopik Sinemada The Matrix

Panoptikon ve Gözetimin Sinematik Yansımaları Michel Foucault’nun panoptikon kavramı, modern toplumların gözetim ve disiplin mekanizmalarını anlamak için güçlü bir metafor sunar. Jeremy Bentham’ın hapishane tasarımı olarak ortaya çıkan panoptikon, mahkûmların sürekli izlendiklerini hissetmeleri için merkezi bir kule etrafında düzenlenmiş hücrelerden oluşur; ancak kuledeki gözetmenin varlığı belirsizdir. Bu, bireylerin kendi kendilerini disipline etmelerini sağlar: Görülme ihtimali,

okumak için tıklayınız

Søren Kierkegaard, Michel Foucault, Jacques Lacan, Sigmund Freud ve Erich Fromm’un İktidara Bakış Açıları,

Søren Kierkegaard, Michel Foucault, Jacques Lacan, Sigmund Freud ve Erich Fromm’un iktidara bakış açıları, her bir düşünürün felsefi ve psikolojik çerçevesine göre şekillenmiştir. İşte bu beş düşünürün iktidar kavramına dair görüşleri: Her bir düşünür, iktidar kavramını kendi teorik çerçevesi içinde ele alır ve bu, onların iktidarın doğası ve insan deneyimi üzerindeki etkileri hakkındaki farklı görüşlerini

okumak için tıklayınız

Michel Foucault’u özetleyen tek kelime: “İKTİDAR”

Sizden kıpkısa bir felsefe tarihi yazmanızı istediklerini hayal edin. Ya da devasa bir çeşitlilikle günden güne genişleyen felsefenin kendisini birkaç tweet’e sığdırmanız istenmiş olsun. Bu durumda, her bir önemli filozofun düşüncesini en iyi yakalayan bir tek kelime bulmaya çalışmak iyi bir fikir gibi görünüyor. Platon’un “formları”, René Descartes’ın “zihni” ve John Lock’un “fikirleri” vardı. Daha

okumak için tıklayınız

Akıl Hastalığı ve Psikoloji – Michel Foucault

1950’li yılların ilk yarısı Foucault için, felsefi çalışma dönemi olduğu kadar, aynı zamanda edebiyatı, psikolojiyi ve psikiyatriyi yakından inceleme fırsatı bulduğu bir dönem de olmuştur. Nitekim 1952 ve 1953 yıllarında sırasıyla psikopatoloji ve deneysel psikoloji alanlarında eğitim görüp diploma almış ve sonra Sainte-Anne Hastanesi’nde Lacan’ın seminerlerine katılmıştır. Michel Foucault, ilk olarak 1954 yılında yayımlanan ve

okumak için tıklayınız

Büyük Yabancı – Dil, Delilik ve Edebiyat Üstüne Konuşmalar – Michel Foucault

Filozofların edebiyat üstüne düşünmeleri her zaman ufuk açıcı ve heyecan verici olmuştur. İyi bir edebiyat okuru olduğunu bildiğimiz, kitaplarında kullandığı kıvrak dil hemen fark edilen Foucault, yeni yayımlanan bu konuşma metinlerinde 1960’larda kafasını en çok meşgul eden meselelerden üçünü ele alıyor: dil, delilik ve edebiyat. Birinci konuşmada deliliğin dil ve edebiyatla kesişme noktası üstünde durduktan

okumak için tıklayınız