Tarihsel olarak “normallik” ve “sağlık” kavramları

İşte bu ilişkinin tarihsel gelişimi:

1. Antik Dünyada Sağlık: Uyum ve Denge Anlayışı

  • Antik çağlarda, örneğin Hipokratik geleneğinde ve diğer küresel tıp felsefelerinde (Ayurveda, Antik Çin tıbbı, İnka gelenekleri), sağlık genellikle uyum, denge veya denge hali olarak kavramlaştırılıyordu. Vücut içindeki (dört hümor dengesi gibi) veya birey ile çevre/toplum arasındaki uyum önemliydi.
  • Antik dünyada “normal” beyin veya vücut fonksiyonu gibi bir kavram mevcut değildi. Hastalık, bedensel bir mekanik anormallik olarak değil, bir dengesizlik hali olarak görülüyordu. Kronik hastalık ve engellilik günlük yaşama büyük ölçüde entegre edilmişti ve daha sonraki sistemik engelli ayrımcılığına rastlanmıyordu.

2. Kapitalizmin Yükselişi ve Mekanistik Vücut Anlayışı

  • Feodalizmden kapitalizme geçiş, sağlık kavramını temelden değiştirdi. 17. yüzyılda, René Descartes’ın vücudu bir makine olarak yeniden kavramlaştırmasıyla mekanistik bir sağlık anlayışı belirginleşti. Bu görüşte sağlık artık bir uyum meselesi değil, “düzgün çalışma” meselesiydi.
  • Sanayi Devrimi ve kapitalizmin gereklilikleri, vücudun bir makine olarak görülmesini yaygınlaştırdı, çünkü bu, yeni hiyerarşileri doğallaştırmaya yardımcı oluyordu. Makineleşen iş yerleri ve standartlaşan üretim süreçleri, ideal işçinin de standartlaştırılmasını gerektirdi; işçilerin fabrika ritmine uyum sağlaması ve “üretken potansiyellerine göre” çalışır veya bozuk olarak değerlendirilmesi önem kazandı. Köle plantasyonlarında “bilimsel yönetim” yöntemlerinin öncülük etmesi, işçilerin verimlilikleri üzerinden değerlendirilmesinin erken bir örneğidir.
  • “Çalışma veya bozuk” olarak görülen bu bedensel anlayış, kapitalist dünyada bireylerin gerçek veya algılanan üretkenliklerine göre yargılanmasına yol açtı.

3. Normalliğin İcadı: İstatistik ve Hiyerarşiler

  • İstatistik kavramının yükselişi, özellikle 19. yüzyılda Adolphe Quetelet’in çalışmasıyla, insan “normalliği”nin ilk bilimini ortaya koydu. Quetelet, Gauss’un “hata eğrisi”nden ilham alarak “ortalama insan” kavramını geliştirdi ve bu, sağlıkta “normal durum”u anlamak için bir standart haline geldi (örneğin, BMI’ın geliştirilmesi).
  • Ancak bu sadece bilimsel bir gelişme değildi; aynı zamanda sosyal ve maddi ilişkilerdeki değişimleri yansıtıyordu. Quetelet, ortalama insanı devrim sonrası Fransa’nın ideali olarak konumlandırarak, normalliğin “mükemmellik” ve “ahlaki iyilikle” ilişkilendirilmesine yardımcı oldu, anormalliği ise “doğanın bir hatası” olarak tanımladı. Bu, burjuva ve ırksal milliyetçiliği doğallaştırmaya hizmet etti.
  • İngiltere’de, kapitalizm geliştikçe, “ortalama anlama” kavramı özellikle bilişsel engelli bireylerin mülkiyet mirasından dışlanması için hukuki bağlamda kullanıldı. Bu, bilişsel olarak yetenekli kişilerin mülkiyet ve üretim araçları üzerindeki tekellerini “doğal bir hiyerarşinin” parçası olarak çerçevelemelerine olanak sağladı.
  • Francis Galton, Charles Darwin’in doğal seçilim fikirlerini Quetelet’in istatistiksel analizleriyle birleştirerek “patoloji paradigması”nın temelini attı. Galton’un “dehanın” ve “üstün ırkların” saplantısı, insanları “eminence” (üstünlük) veya “verimlilik” üzerinden sıralayan ve böylece Sanayi Kapitalizminin, ırkın ve cinsiyetin hiyerarşilerini doğallaştıran sistemler yaratmasına yol açtı.
  • Galton’un etkisi, psikiyatri alanında Emil Kraepelin tarafından genişletildi. Kraepelin, “kitlesel psikiyatri” vizyonunu sunarak, Galton’un bilişsel ve nörolojik işleyişi istatistiksel normlara göre ölçme ve sıralama yaklaşımını zihnin her yönüne yaymayı amaçladı. Bu, “normal” beyin kavramını biyolojik ve kültürel kontrolün bir aracı haline getirdi.

4. Büyük Kapatma ve Öjenik Hareket

  • Kapitalizmin yükselişiyle birlikte, “deli” olarak adlandırılanlar (bilişsel engelliler dahil) için “büyük kapatma” dönemi başladı. Bu, nüfus kontrolü ve üretkenlik kaygılarıyla beslendi; çünkü “aylaklık” kapitalist taleplerle çelişiyordu. Akıl hastaneleri, delileri toplumdan uzak tutmanın ve daha sonra “tedavi etmenin” (veya iş gücüne döndürmenin) bir yolu olarak ortaya çıktı.
  • Öjenik ideoloji (Galton tarafından ortaya atılan “ırkı iyileştirme” bilimi), normallik kavramını toplumsal düzeyde uygulama arayışını temsil ediyordu. Bu hareket, entelektüel engelli kadınların zorla kısırlaştırılması ve “zayıf zihinlilerin” zorla ötanazisi gibi politikaları destekledi. Nazi Almanyası’nda bu, sanayileşmiş bir ölçekte uygulandı; akıl hastası ve entelektüel engelli kişiler, “ırksal hijyen” ve “ulusal yükü kaldırma” adına kısırlaştırıldı ve öldürüldü.
  • Patoloji paradigması, öjenik teoriyle tam olarak aynı olmasa da, nüfusları zihinsel yeteneklere göre sıralama ve üst sıralarda yer alanların daha arzu edilir olduğu fikrini paylaşıyordu.

5. Savaş Sonrası Dönem ve Neoliberal Kapitalizmin Etkileri

  • İkinci Dünya Savaşı sonrası, Kraepelinci biyolojik psikiyatri Nazi bağlantıları nedeniyle gözden düşerken, Sigmund Freud’un psikanalitik yaklaşımı geçici bir hegemonya kurdu. Ancak Freud’un akıl hastalığının sınırlarını genişletmesi, psikiyatrinin kontrol alanını genişletmeye yardımcı oldu.
  • Thomas Szasz ve anti-psikiyatri hareketi, “akıl hastalığı” kavramını bir “mit” olarak reddederek psikiyatrinin bilimsel temelini sorguladı. Ancak bu reddediş, ironik bir şekilde, devletin hizmetleri kesmesine ve akıl hastanelerini kapatmasına zemin hazırladı, çünkü Szasz’ın görüşleri akıl hastalığını “yaşama sorunları” olarak yeniden tanımlayarak devlet desteği ihtiyacını ortadan kaldırıyordu.
  • Fordizm ve Keynesyen ekonomi, çalışanlar için daha iyi koşullar sunsa da, “normal” tüketici arzuları ve katı iş normları dayatarak yeni bir yabancılaşma biçimi yarattı. Edward Bernays gibi figürler, kitle iletişim araçlarıyla “sahte ihtiyaçlar” yaratarak nüfusun arzularını kontrol etme çabalarını savundu.
  • Davranışçılık, özellikle Ivar Lovaas’ın Uygulamalı Davranış Analizi (ABA) gibi yöntemlerle, çocukluktan itibaren normlara uygunluk dayatmak için kullanıldı. Bu, “anormal” çocukları (otistik çocuklar gibi) “normalliğe” doğru itmek için ödül ve ceza sistemlerini kullanan bir tür dönüştürme terapisiydi.
  • 1970’lerin sonlarından itibaren neoliberalizmin yükselişi ve “post-Fordizm”e geçiş, işyerinde duygusal ve bilişsel emeğe olan bağımlılığı artırdı. Bu, çalışanlar arasında artan tükenmişlik, anksiyete ve depresyon oranlarına yol açtı, çünkü sürekli bir bilgi bombardımanı ve dikkat dağınıklığı, zihinsel sağlığı olumsuz etkiledi.
  • Otizm ve DEHB gibi nörofarklılık tanılarının yaygınlaşması, bu yeni ekonomik gereksinimlere uyum sağlayamayan bireylerin yaşadığı sıkıntıları yansıttı. Bu dönemde nörodiverjans, “ekonomik bir yük” olarak çerçevelenerek prenatal testler ve genetik müdahaleler yoluyla üreme kontrolüne yol açtı, bu da “nörotipikliğe” yakınlığı yatırım fırsatı olarak gören bir mantıkla işledi.
  • Robert Spitzer’ın DSM-III ile “zihinsel bozukluk” kavramını “bireysel işlev bozukluğu”na (dysfunction) dayandırması, Galton’un patoloji paradigmasının güçlü bir şekilde geri dönüşünü simgeledi. Bu, zihinsel bozuklukları, bireyin “normal” işleyişine göre, Darwinci işlev bozuklukları olarak kavramsallaştırdı ve verimlilikle doğrudan ilişkilendirdi.

6. Nörotipikliğin Geçici Bir Aşama Haline Gelmesi

  • Kapitalizm, hem çalışan nüfusu hem de yedek nüfusu (işsiz veya çalışma gücünün dışında kalanlar) sömürerek ayakta kalır. Kaynaklar, kapitalizmin “ekstraktif terk etme” (extractive abandonment) politikasıyla, hem bir yedek işçi ordusu yaratıp onlardan kâr elde ettiğini hem de onları terk ettiğini öne sürer.
  • Bu sistem, bireyleri iki zararlı koşul arasında bırakır: Ya “değerli” görülüp acımasızca sömürülürler ve bu yabancılaşma onları hasta eder, ya da “değersiz” görülüp ayrımcılığa uğrarlar ve yedek nüfusun bir parçası olurlar.
  • Kapitalizmin artan bilişsel ve duygusal talepleri, tüm insanları, “nörotipik” kabul edilenleri bile, yabancılaşma, tükenmişlik ve zihinsel sağlık sorunları yoluyla hasta veya engelli hale getirme eğilimindedir. COVID-19 sonrası oluşan bilişsel etkiler nedeniyle çalışamayacak duruma gelen bir işçi, aniden nörodiverjan ve engelli konumuna düşebilir.
  • Bu durum, “nörotipiklik”in bireysel bir kişi için yalnızca geçici bir aşama olduğunu göstermektedir. Çünkü kapitalizmin yoğunlaşmasıyla birlikte bu aşamanın devam etme olasılığı her geçen yıl azalmaktadır. Sistem, kendi içsel mantıkları ve sürekli artan talepleri nedeniyle, her zihni – nörofarklı veya nörotipik fark etmeksizin – yıpratır ve sürekli bir “hastalık ya da engellilik” durumuna iter. Bu, sistemin kendi kendini baltalayan bir çelişkisidir: nöroçeşitliliğe ihtiyaç duymasına rağmen (yeni bilişsel gereksinimler için) onu kontrol etmeye ve değersizleştirmeye çalışır.

Sonuç olarak, “normallik” ve “sağlık” kavramları, tarihsel olarak kapitalist üretim biçimlerinin ve iktidar ilişkilerinin bir yansıması olarak ortaya çıkmış ve şekillenmiştir. Bu kavramlar, bireyleri sisteme uygun “üretim makineleri” olarak konumlandırmak, farklılıkları patolojik olarak damgalamak ve ekonomik hiyerarşileri doğallaştırmak için kullanılmıştır. Kapitalizm yoğunlaştıkça, bu normatif baskı artar ve nihayetinde nörotipik kabul edilen bireylerin bile zihinsel sağlığını aşındırır, onları hasta veya engelli kılar. Bu nedenle, nörotipiklik, kapitalist sistemde kalıcı bir durumdan ziyade, sistemin zorlayıcı koşulları altında sürekli olarak aşınan ve değişen bir özellik haline gelmektedir.