Van Gogh’tan sonra Van Gogh

Resimde empresyonizmle birlikte 19. yüzyıl sonlarına doğru, bugün “modernizm” olarak ele aldığımız yeni bir algılama biçimi ortaya çıkarılmıştır. Resim sanatında empresyonizm ve ardından meydana gelen Fovizm, Dışavurumculuk, Sembolizm gibi birçok yeni akım, gerçeğin tekil ifadesinin yerine renklerle adeta dans ederek, biçimlerin gözle mutlak algılanma biçimini dönüştüren yeni bir resim anlayışını pekiştirmiş ve dönemin Avrupasında pek çok sanatçıyı da peşinden sürüklemiştir. Doğanın göze sadık kalınarak tuvale aktarılması fikrinin yavaş yavaş çözülmesi, sanatçının öznel algılama sürecinin tuvale dâhil olmasını sağlamıştır. Renkler bundan böyle salt doğanın bir biçimi olarak değil aynı zamanda sanatçının öznelliğinin bir yansıması olarak da işlerlik kazanmıştır.

Söz konusu Vincent Van Gogh olduğunda öznel deneyimin boyama aracılığıyla tuvale yerleştirildiği bu akımların pek çoğunun içinden geçmiş resimlerden söz edebiliriz. Van Gogh’un sanatı tek bir dönemi, ortamı ya da tek bir yönü, programı izlememiştir. Empresyonist dönemin ardından ürettiği resimleri, Fovizm, Sembolizm gibi pek çok akıma da ilham kaynağı olmuştur. Van Gogh denildiğinde bu isim, çok sayıda, birbirinden farklı program izlemiş resimleri aklımıza getirir, ancak Van Gogh aynı zamanda bu resimlerin üzerine düşen acıklı bir yaşam hikâyesinin de başkahramanıdır. Wilhelm Uhde’nin, kaleme aldığı ve ilk basımı 1951 yılında yapılan “Van Gogh” adlı kitapta Uhde, Van Gogh için şöyle yazmıştır: “Vincent Van Gogh’un adından bahsedildiğinde, ardından bize çok sayıda mükemmel resim hatırlatır, ancak bu resimler aynı zamanda zamansız bir haçın Golgotha’ya sürüklenişi gibi acınası bir hayatın gölgelerini düşündürür.”(1)

Van Gogh’un sanatı ve yaşamı birçok yönden iç içe geçmiş, birbiriyle ayrılmaz bir şekilde birbirine bağlanmıştır; dolayısıyla mevzubahis Van Gogh olduğunda onun sanatını ve yaşamını ayrı ayrı tanımlamaya kalkışamayız. Bundan dolayıdır ki, Uhde’nin ileri sürdüğü gibi, “Van Gogh’un adı öncelikle sanat tarihi ile bağlantılı bir tema değil, kesinlikle insani bir tema önermektedir. Resim yapan bir misyoner, sosyal fikirleri olan bir ressamdır, dahası onun hikâyesi bir göz, bir palet, bir fırça değil, karanlık bir hapishanenin duvarlarına dökülen bir güneşi gördüğü zaman nedendir bilinmez acı çeken bir kalbin hikâyesidir. Güneşe doğru uçmuş ve onun ışıklarında tüketilmiştir.”(2)

O halde, Van Gogh’un tuvalinde bir lekeye dönüşen her bir rengin onun içinden geçtiği duygulanımlarla paralel sürdürüldüğünü kesin bir şekilde söyleyebiliriz. Peki, Van Gogh’u bizim zamanımızda bu denli “popüler” yapan şey, onun tablolarındaki duygulanımın seyirci tarafından hızlıca alınıp tüketilmesi midir? Bu da bir ihtimal, ancak kanımca Van Gogh’u zamanımızda bu kadar popüler kılan en güçlü şey, onun keder ile iç içe geçmiş olan yaşam hikâyesidir. Daha açık bir deyişle, Uhde’nin de belirttiği gibi Van Gogh’un bir sanat tarihi teması olmasından öte, insani bir tema olarak bugüne gelmiş olmasıdır.

30 Mart 1853 tarihinde Hollanda’nın Zundert şehrinde dünyaya gelen, 1890 tarihinde henüz 37 yaşında iken hayatını kaybeden Van Gogh’un yaşamına ve sanatına dair elde edilen hemen her tür bilgi, 1872 ile 1890 yılları arasında bugün en az Van Gogh kadar tanıdığımız kardeşi Theo Van Gogh ile birbirlerine gönderdikleri mektuplardan derlenmiştir. Bu mektuplaşma süreci 1872 yılında başladıysa da Van Gogh, Theo’ya yer yer çocukluğundan, çocukluğundaki kasvetli anılarından da söz etmiştir. Dolayısıyla Theo’ya ulaşan mektuplar, Van Gogh’un çocukluğundan ölümüne değin yaşamına dair pek çok ipucu barındırmaktadır.

Bugün bir biyografi gibi okuyabildiğimiz bu mektuplar, hepimizin bildiği gibi Theo’nun ölümünün ardından dul eşi Johanna Van Gogh-Bonger tarafından yayımlanmıştır. Bu mektuplardan okuduğumuz Van Gogh, salt resimsel, sanatsal bir arayışın değil, aynı zamanda yaşamın anlamının da peşindedir. Sanıyorum ki Van Gogh’un kısa ve acıklı hikâyesinin en temelinde bu arayışın nihayete kavuşamamış olması yatmaktadır. Van Gogh’un hayatının trajedisi, hayatının çoğunu kederli, acılı ve çaresizlik içinde arayarak geçirdiği, güneşi bulduğu anda öldüğü gerçeğidir.(3) Bu tutkulu arayış, onu kendi sonuna hazırlayan mental rahatsızlıkları da beraberinde getirmiştir. Bugün hepimizin, günümüze ulaşan ve pek çok farklı dile çevrilen mektuplarından okuyarak ya da Van Gogh üzerine çekilen belgesel niteliğindeki filmlerden izleyerek öğrendiğimiz üzere, Van Gogh ciddi anlamda mental rahatsızlıklara gebe kalmış sanatçı bir kişiliğe sahiptir. Mellisa McQuillan, Van Gogh üzerine yazdığı aynı adlı kitabında, sanatçı için “delilik ve yaratıcılık konusundaki söylemlerin birleştiği bir yer haline gelmiştir”(4) der. Delilik ve yaratıcılık dehası olması bağlamında Van Gogh, her iki açıdan da anormal davranış biçimleri nedeniyle sosyal olarak yabancılaştırılmış bir sanatçıdır. Van Gogh’un sanatçı kişiliği onun çılgınlığıyla eşleştirilmiştir ve onu “deli” bir sanatçı, dolayısıyla da bir tür anormal psikolojik fenomen olarak yaratıcılığın konusu haline getirmiştir. Anormal davranış biçimlerinin gölgesi altında ortaya çıkan sanatsal dehası, şüphesiz ki Van Gogh’u, tuvalinde bir sanatçının öznel deneyimlerinin sıkı sıkıya yerleşik olduğu en tanınmış, bilinmiş ressamlardan biri haline getirmiştir. Kendi döneminde ve günümüzde dahi sosyal anlamda sıra dışı bir kişilik olması ve sanatsal dehası bağlamında benzersiz bir karakter olarak ortaya çıkmıştır.

Dolayısıyla bugün Van Gogh’un popüler bir sanatçı olarak kültürel alanda film, kitap, sergi gibi hâlâ pek çok mecrada konumlanıyor ve tüketiliyor olması, onun sanat tarihi disiplinine salt resimleri ile değil, trajik hayat hikâyesiyle eklemlenmiş olmasından kaynaklıdır. Her bir resminin kendi döneminde yansıttığı aykırılık günümüzde de Van Gogh’un sıra dışı yaşam biçimiyle paralel okunmaktadır. Paul Gauguin ile girdiği bir tartışmanın neticesinde kulağını kesmesi ve kestiği kulağını Gauguin’e armağan etme çabası, bir asırdan fazla bir süre önce yaşanmış büyük bir dramın, yalnızlığın günümüzde de taze kalmasını sağlamaktadır. Yaşadığı zihinsel sıkıntılarla birlikte kendi elleriyle hiç düşünmeden kulağını kafasından ayırması, belki de duymak istemediği bir şey için alelacele alınmış ve şizofreni sancıları içinde işe yarayacağına inanılmış bir karardır. Kesik kulağı ile resmettiği otoportresinde sarılı olan kulağın hikâyesi, boyanın tüm yoğunluğuyla izleyiciye geçmektedir. İzleyiciyi duygusal anlamda kışkırtmakta ve hikâyesini bildikleri bu mazoşist eylemin ardındaki sefil hayatın yasını tutturmaktadır.

Bununla birlikte Van Gogh için izleyici üzerinde bir empati yaratmaktadır diyebiliriz. Empati kavramını genel anlamda, kendini başkasının yerine koyabilme, bir başkasının duygu düşünce ve davranışlarını kendini onun yerine koyarak anlayabilme olarak kullanırız. Alman estetikçiler 1873 yılında empati “einfühlung” terimini “kişinin güzel obje içerisine yansıması” biçiminde kullanmışlardır. Psikoloji literatüründe empati, ilk kez 1897 yılında Lipps tarafından kullanılmış ve Almanca “einfühlung” olarak adlandırılan bu kavram, bir nesneyi gözlemlerken kişinin kendisini o nesneye yansıtması ve nesne ile bir özdeşleşmesi durumu olarak ileri sürülmüştür.(5) Van Gogh’un resimlerinin karşısındaki seyirci de aynı şekilde kendini bu resimlere yansıtarak onlarla özdeşleşme yakalama yoluna girmektedir. Ancak burada bir parantez açmak gerekir. Bu salt Van Gogh resimleri için geçerli değildir; zira sanat tarihi disiplini içinde kayıt altına alınmış çoğu resim ya da diğer sanatsal nesneler kişileri empatik bir biçimde kendine davet edebilmektedir. Van Gogh ise başka bir şey yapar; empatiyi kurduran salt Van Gogh’un boyamaları değildir, aynı zamanda onun mektupları aracılığıyla tüketilen yaşam hikâyesidir. Bu hikâye izleyicinin empatik duygulanımını ortaya çıkarmada sanatçının resimleri ile aynı ezici güce sahiptir. Onun resimlerinin karşısındaki seyirci, bir anlamda kendi konumunu yeniden belirlemektedir. Van Gogh’un resimleri kadar görünür olan hikâyesinin karşısında kendi durduğu yeri sağlamlaştırmaktadır. Onun sıra dışı yaşamı ile kendisi arasındaki mesafeyi garanti altına almaktadır. Dolayısıyla bu empati salt sanatçının yaşantısının acısını kendi zihninde ve bedeninde hissetmek gibi tek taraflı bir şey olmaktan ziyade bu acıya ne kadar uzak olunduğunun keşfiyle kendindeki şansı fark edebilmektir.

Yine en bilinen ve bugün artık herkesin gördüğünde tek bir ağızdan “Van Gogh” diyebileceği resimlerinden biri, “Ayçiçekleri” Van Gogh’un yaşamı boyunca gökte aradığı ışığı adeta yerde bulmasıdır. Bugün “Van Gogh sarısı” olarak da adlandırılan bu rengin küçük ebatlı bir tablodaki yoğunluğu, sanatçının kısacık hayatının içine sığdırılmış olan kederin yoğunluğu gibidir. Van Gogh’un çoğu yağlıboya çalışmasında aynı yoğun, kabartılı renklere rastlanır; adeta küçük bir tablonun içine sığdırılmaya çalışan kısa bir yaşamın tablodan taşması, kabarması gibidir. Ortalama bir ömre dahi sığdırılamayacak denli hüzün, çile çeken ve tutkulu seven bir insanın yaşadığı yoğunluktur bu. Dolayısıyla renklerin bu dolgun ve doygun tavrının yağlıboya resmi adeta heykele çevirmesi, sanatçının tuvalinden taşan bu renkler gibi kendi ömründen taşan ve bugün bizim yaşamımıza dek gelebilen hayat hikâyesinin temsilidir.

Bu temsillerin seyirci üzerindeki tesiri, Van Gogh’un hikâyesine, gerçeğine aşina olunmasıyla güçlenmiştir. Van Gogh’un kısa fakat yoğun hikâyesi, sanatçının tablolarına musallat olur, bu tablolarda konuşlanır. Maurice Merleau-Ponty, “Algının Fenomenolojisi” adlı kitabında “bir şeyin anlamı, ruhun bedende ikamet etmesi gibi bu şeyde ikamet eder” der, Merleau-Ponty’ye göre anlam görünüşlerin arkasında değildir. Bu savını şöyle sürdürür: “Şeyin anlamı duyusal görünümleri koordine eden ve salt anlama yetisi ile erişilebilecek olan belli bir şey idesi değildir. Anlam o şeyi canlandırır, apaçıklıkla şeyde bedenleşir.”(6) Van Gogh’un tablolarındaki şeyler de büyük bir aceleyle ve yoğunlukla bedenleşir. Bu resimler fırça vuruşlarındaki acelecilik ve renklerdeki aşırılıkla anlamlaşır. Bu acele ve aşırılık, sanatçının öznel hikâyesinin onun resimlerinin anlamını kurmasıdır.

Van Gogh’un tuvallerin içine adeta güçlükle sığdırdığı o hacimli, coşkulu renkler gibi bugün seyirci tarafından aynı tuvallere otuz yedi yıl kadar kısa ama bir o kadar yoğun bir yaşam sığdırılmaya çalışılmaktadır. “Ayçiçekleri”ne, “Gece Kahvesi”ne, “Sarı Ev”e ya da Van Gogh’un iskemlesine ayakkabılarına bakan seyirci, onunla özdeşleşme, onun kederine ortak olma yoluna girer ama aynı zamanda daha önce de bahsettiğimiz gibi bu resimler bir işe daha yarar; o olmamış olmaya.

Doğaya, çevreye dair büyük bir coşku ve hacimle boyadığı resimlerinin abartısı Van Gogh’un portreleri için de geçerli olmuştur. Çalışmalarında ele aldığı bu abartı tavır, tıpkı boyanın tabloyu aşması gibi kendi zamanını aşar, fakat hâlihazırda Van Gogh’un temel istenci kendi zamanının ötesinde kalıcılık yakalamaktır. Başarır da. Kendi zamanında yakalayamadığı ilgiyi bugün onun ardından onun resimlerine göstermekteyiz. Zira Van Gogh’un zamanın ötesine geçme, zamanda kalıcılığı yakalama uğraşı bilinçli bir çabadır. Kız kardeşine yazdığı bir mektupta bunu açıkça dile getirmiştir: “Beni işimdeki diğer şeylerden daha çok, en çok heyecanlandıran şey portre, modern portre… Bir asır sonra zamanın insanları gibi görünen şeylerin ortaya çıkabileceği portreler yapmak istiyorum…”(7) Kendi döneminde tuhaf, garip, sıra dışı olarak algılanan resimleri hakikaten yüz yıl sonra bugün Van Gogh’un arzuladığı üzere zamanımıza aitmiş gibi görünür. Peki, bu resimler bugün daha mı anlaşılır? Aslında resimlerden ziyade onun acısı ve kederi bugün daha anlaşılırdır. Kendi zamanında Van Gogh bir “deli” olarak addedilirken, bugün bir hasta olarak izlenmektedir. Tarifi imkânsız acıların içine sıkışmış ve kurtulması mümkün olmamış bir şizofreni vakası. Bilimin gelişmesi ya da bu tür mental rahatsızlıkları günümüzde daha açık ifade edebilmesi bugün Van Gogh’u deli bir ressam olmanın alaylı ifadesinden sıyırarak, hasta ve çaresiz bir ressam olarak bizlere sunar. Bu nedenledir ki onun resimleri bizim zamanımızda daha hisli, daha hassas bir şekle bürünür. Resimlerinde hep bir karmaşa vardır, kimi zaman canlı renkleri tercih etse dahi hep bir boğulmuşluk hissi yaratır. Daima bir acele, bir şeye yetişme çabasını gösterir. O coşkulu renklerin içinde daima bir huzursuzluk hissi peydah olur. Bazen rahatsız edicidir, ancak resimlerdeki bu rahatsızlık, yalnızlık, çaresizlik aynı zamanda seyircinin hoşuna giden bir gerilim yaratmaktadır. Bu noktada yine empati ile ortaya çıkan “onun yerinde olsaydım ve onun yerinde değilim” ikircikliğine başvurulur.

Van Gogh’u sanat piyasasının ticari kitle kültürüyle bu denli haşır neşir yapan şey de onun mektupları, yaşam hikayesi olmuştur. Van Gogh resimleri her ne kadar sıradan şeyleri mütevazı doğal manzaraları ya da mütevazı bir yaşam süren insanları konu edinmiş olsa da onun resimlerine eklemlenen acıklı yaşamöyküsü, sanat piyasasının tutucuları tarafından markalaştırılmış ve bu öykü popülist sanat anlayışının kullandığı, diğer bir deyişle bir anlamda sömürdüğü bir şey haline getirilmiştir. Van Gogh’un yaşamı, acıları, “deliliği” ya da “hastalığı” izleyicide empati kurdurmaya yönelik bir materyal olarak kullanılmış ve ona gösterilen talebi güçlendirmeye yardımcı olmuştur. Böylece Van Gogh ticari kitle kültürüyle iç içe geçirilmiştir. Salt resimleri değil, onun ressam kimliğine dair ele alınan sinema disiplininde de acıklı hikâyesi öne sürülerek izleyici tarafından kolayca nüfuz edilebilecek, tüketilebilecek bir olgu haline getirilmiştir.

Son olarak Van Gogh’un çılgın bir şekilde tüketim nesnesi haline getirilmiş olmasının güncel bir örneği ise, sanatçının hayatını sonlandırmada payı olduğu düşünülen bir tabancanın açık arttırmaya sunulacak olmasıdır. Geçtiğimiz günlerde çıkan haberlere göre Auvers-sur-Oise kasabasında Van Gogh’un ölümünden yetmiş yıl sonra bulunmuş olan bir tabancanın Van Gogh’un yaşamına son veren tabanca olduğu ileri sürülmüş ve bu tabancanın açık arttırmaya sunulacağı haberleri dolaşıma sokulmuştur. Açık arttırma ile satışa sunulacak olan tabancanın, sanatçının hayatını sonlandırmış olan alet olması ihtimali dahi oldukça yüksek bir meblağ karşılığında alıcı bulabileceği olasılığını güçlendirmektedir.

Sanatçının yaşamının sonunu imleyen bir aletin adeta bir sanat eseriymişçesine tüketim zincirine eklemlenmiş olması, Van Gogh’un ticari kitle kültürüyle ne denli iç içe geçirildiğinin güçlü bir kanıtıdır. Bu tabancanın Van Gogh için anlamı nedir? Sanatçının hayatına son vermesi mi, yoksa sanatçının acılarına son vermesi mi? Her iki durumda da ticari kitle kültürünün amacına hizmet etmektedir, zira burada önemli olan tabancanın Van Gogh için ne anlama geldiği değil, alıcısı için ne anlama geldiğidir. Alıcı, Van Gogh’un hayatını sonlandırmış olan bir alete sahip olacak, dolayısıyla Van Gogh’a nüfuz edecektir. Bu durumsa tüketim çılgınlığının ne denli pervasız bir biçimde sürdürüldüğünü gözler önüne sermektedir. Bir sanatçı olmaktan ziyade, Uhde’nin ileri sürdüğü gibi bir insan olarak tarihe eklemlenmiş olan birinin sonunu getirmiş bir aletin talep görecek olması, insani açıdan sıkıntılı, hatta bir ölçüde sadizmle ilişkili bir durum yaratmaktadır. Şayet bu tabanca olmasaydı, Van Gogh bir ihtimal mental rahatsızlıklarını atlatabilecek ya da atlatamasa bile deli bir sanatçı olarak daha uzun bir yaşam sürebilecek; aradığı ışığı, hayatının anlamını bulabilecekti. Resimlerinden gelir elde edebilecek maddi sıkıntılarla desteklenen acıklı hikâyesi bir anlamda biraz daha çözülebilecekti. Böylece bugün bizler Van Gogh’u deli bir sanatçı ama yine hayatını yaşayabilmiş bir insan olarak öğrenecektik. Fakat bu tabanca olmasaydı Van Gogh’un yaşamı otuz yedi yılın sonunda yine başka bir şekilde son bulabilirdi. Bu tabanca bugün salt Van Gogh’un yaşamının sonuna atılan bir imza değeri taşımaktadır. Bugün üzüldüğümüz o kısacık ve acıklı yaşantısını destekleyen, güçlendiren bir araç haline getirilmiştir. Bu tabanca sanatçının günümüzde tüketilmesini sağlayan her türlü hikâyesinin sonudur, dolayısıyla onu bugün popüler kılan ve onun acısına dair empati kurdurtan hikâyesinin nihai varış noktasıdır. Bundan dolayıdır ki, ne kadar sevimsiz olsa da bugün ticari kitle kültüründe yerini sağlamlaştırmış bir nesnedir.

O halde Van Gogh’u günümüzde bu denli kalabalıkların, yığınların beğenisine, ilgisine sunan şey salt onun resimlerindeki sıra dışılık değil, aynı zamanda hayat hikâyesinin sıra dışılığı ve aşırılığıdır. Onun resimleri kadar hayatına nüfuz etmiş olay ve nesnelerin büyük ilgi görmesi onun sefalet, acı ve hastalık içinde geçmiş kısa hayatının bir neticesidir.

* Bu yazı, kabul edilmiş olduğum Selanik Aristoteles Üniversitesi, Felsefe Fakültesi, Tarih ve Arkeoloji Bölümü Doktora Programı Tez Araştırması sırasında kaleme alınmıştır.

(1) Wilhelm Uhde,”Van Gogh”, Phaidon, London, 1991, s. 5.

(2) Uhde, s. 5.

(3) Uhde, s. 5.

(4) Mellissa McQuillan, “Van Gogh”, Thames and Hudson, New York, 1989, s. 9.

(5) Elif Gökçe Ersoy, Ferdi Köşger, “Empati: Tanımı ve Önemi”, Osmangazi Tıp Dergisi/Osmangazi Journal of Medicine, 2016;38: 2.

(6) Maurice Merleau-Ponty, “Algının Fenomenolojisi”, Çev. Emine Sarıkartal – Eylem Hacımuratoğlu, İthali Yayınları, İstanbul, 2016, s. 431.

(7) Joseph Rishel J., Katherine Sachs, “The Modern Legacy of Van Gogh’s Portraits”, içinde: “Van Gogh Face To Face” Thames & Hudson, London, 2000, s. 229.

Yazan: Tuğçe ARSLAN
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Batı Sanatı ve Çağdaş Sanat Doktora Programı Öğrencisi
Bu yazı Bilim ve Ütopya’nın Ekim 2019 sayısında yayımlanmıştır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here