Şu Alafranga Dünyanın İpsiz Sapsız İşleri: Jung Efendi Berlin Radyosu’nda!

Yıl 1933… Avrupa’nın göbeğinde suların kaynadığı, koca koca kalabalıkların sokaklara döküldüğü ve dünyanın çivisinin çıkmaya başladığı o tuhaf günler. Zürihli meşhur Doktorumuz Carl Gustav Jung, eski talebesi olan Alman nörolog ve psikiyatrist Doktor Adolf Weizsäcker ile Berlin Radyosu’nun mikrofonları karşısına geçmiş. Söyleşinin konusu mu? Elbette şu çıldırmış kitlelerin ve Avrupa’nın ruh hali!

Spiker efendi söze girer girmez Jung’u övmelere doyamıyor; “Siz insan ruhuna Freud ve Adler gibi parçalayıcı ve şüpheci yaklaşmıyorsunuz, ruhun yaratıcı bütünlüğüne derin bir saygı duyuyorsunuz” diyerek asıl meseleye kapı aralıyor. Jung da altta kalır mı? Kendi vizyoner psikolojisiyle Freud ve Adler’in o kuru entelektüel sistemleri arasındaki farkı anlatırken lafını hiç esirgemiyor. Freud ve Adler’in insan ruhunu sadece “cinsellik” veya “güç arzusu” gibi tek bir pencereden yargılayıp bütündeki o eşsiz güzelliği anlamsızlaştırdıklarını, fenomenden koparılmış bu “hayata düşman” tavrı hiçbir zaman benimseyemediğini söylüyor. Ah efendim ah, koca profesörler birbirini radyolarda işte böyle kibarca iğneliyor!

Gelelim o günlerin hararetli gençliğine! Spiker, “Alman gençliği nasıl oluyor da böyle kendinden emin bir şekilde yeni bir yola atılıyor, eski nesil ise onlara ayak uyduramıyor?” diye soruyor. Jung taşı gediğine koyuyor ve yaşlı neslin zamanın ruhunu öngöremeyip fırtınaya kapıldığını belirtiyor. Neden mi? Çünkü 19. yüzyılın o sahte entelektüelliğine, soyut bir “insan” fikrine öylesine saplanıp kalmışlar ki, gerçek insanı görmeyi unutmuşlar. Haliyle, böylesi muazzam bir hareket ve değişim zamanında dümeni eline alanlar, içlerinde cesaret ve macera duygusu taşıyan gençler oluyor.

Aman yâ Rabbi! Koca kitleler ipnotize olmuş gibi sürüklenirken insan kendi aklına nasıl mukayyet olacak? Jung Efendi tehlikenin farkında; “Bize bir ‘Weltanschauung’, yani ortak bir dünya görüşü lazım” diyor. Eğer kişinin kendi içinde sağlam bir temeli, bir dünya görüşü yoksa, o koca kitle hareketlerinin içinde bilinçsizce sürüklenir, adeta kitle telkiniyle ipnotize olup yutulur. İnsanın kendini bulması, bireyin kendi benliğini geliştirmesi işte bu yüzden şart. Jung’a göre kendi içine bakmaya cesareti olmayan, kendi yolunu çizmeyen adamdan kitlelere lider falan olmaz. Gerçek lider, kendi gözlerinin içine bakabilme cesaretini gösteren adamdır.

Ve iş dönüp dolaşıp o koca kitleleri peşinden sürükleyen “liderlik” meselesine geliyor… Jung’un şu tespiti insanın tüylerini diken diken ediyor ey okur: “Kitle hareketlerinin ortaya çıktığı zamanlar, daima liderlik zamanlarıdır”. Ona göre, koca bir halk dalgalandığında, bu hareketin anlamını ve amacını kendi varlığında cisimleştiren, adeta milletin ruhunun ağzı ve mızrağının ucu olan bir lider organik olarak ortaya çıkıverir. Jung, Batı Avrupa’nın o tuzu kuru, parlamenter sistemlere alışmış ülkelerinin, Almanya’nın içinde bulunduğu bu ruhsal aciliyeti ve liderlik ihtiyacını anlayamayacaklarını, çünkü tarihsel ve psikolojik olarak aynı buhranı yaşamadıklarını söylüyor.

Hülasa; koca koca milletler kendi ruhlarının karanlık dehlizlerinde savrulup kitle cinnetlerine kapılırken, bizim Zürihli doktor radyolarda insanlığa “Kendi içinize dönün, bilinçli bir dünya görüşü edinin yoksa bu dalga sizi yutacak” diye sesleniyor. Düşünsenize, o günkü radyodan yükselen bu sesin ardından dünyanın başına neler geldi neler… Allah encamımızı hayreylesin!