Kan Denizi, Wotan ve Dinamit Şatosu: C.G. Jung’un Savaşlara ve İnsanlığın Çöküşüne Dair Sarsıcı Bakış Açısı!
İnsan ruhunun karanlık dehlizlerinde dolaşan ünlü psikanalist Carl Gustav Jung, sadece bireylerin değil, koca ulusların ve dünyanın da psikolojik röntgenini çekmişti. Yirminci yüzyılı kan gölüne çeviren o iki büyük dünya savaşı sırasında ve sonrasında Jung’un yaşadıkları, gördüğü vizyonlar ve kitlelerin cinnetine dair yaptığı teşhisler bugün bile tüyler ürperticidir.
Gelin, Jung’un savaşların patlak vermesini nasıl öngördüğüne ve savaş sonrasında insanlığa sunduğu o acı reçeteye yakından bakalım.
Birinci Dünya Savaşı: Kan Denizi ve Patlayan Bilinçdışı
Jung için Birinci Dünya Savaşı’nın ayak sesleri, siyasi krizlerden çok önce, bizzat kendi zihninde yankılanmaya başlamıştı. Ekim 1913’te Zürih’ten Schaffhausen’a trenle giderken, Avrupa’nın kan gölüne döndüğünü ve dalgaların üzerinde cesetlerin yüzdüğünü gördüğü korkunç bir uyanık rüya (halüsinasyon) yaşadı. Aralık ayında bu rüya tekrarlandı ve ardından Avrupa’yı eşi görülmemiş bir soğuk dalgasının vurduğunu, her yerin buz kestiğini gördü.
Jung, kendi zihninin parçalandığını ve şizofreniye yakalandığını düşünerek büyük bir korkuya kapıldı. Ancak Ağustos 1914’te savaş gerçekten patlak verdiğinde, gördüklerinin aslında kolektif bilinçdışından gelen bir mesaj olduğunu anladı ve delirmek üzere olmadığını fark ederek büyük bir rahatlama hissetti. Jung’a göre Birinci Dünya Savaşı, uzun süredir bastırılan bilinçdışının ve içimizdeki “şeytanın” feci bir patlamasıydı; 1914’te Berlin’den cepheye giden askerlerin taşkın neşesinin altında yatan şey, kan ve ölümle, yani karanlık bilinçdışıyla nihayet bütünleşmenin verdiği o hastalıklı hazdı.
İkinci Dünya Savaşı: Wotan’ın Uyanışı ve Dinamit Şatosu İkinci Dünya Savaşı yaklaşırken Jung, dünyayı bekleyen felaketi yine aklın değil, bilinçdışının aynasından gördü. Sadece Alman hastalarının rüyalarını analiz ederek yaklaşan felaketi ve Nazi yükselişini yıllar öncesinden, ta 1918’lerde bile kesin olarak öngörmüştü. Alman halkının rüyalarında eski Cermen fırtına ve savaş tanrısı Wotan’ın yeniden ortaya çıktığını fark etti ve 1936’da yazdığı “Wotan” makalesiyle bu barbarik geçmişin uyanışı konusunda dünyayı uyardı.
Savaş yıllarında Jung’un adı haksız yere Nazi sempatizanlığına karışsa da, o bunu kesin bir dille reddetti. 1933’te Uluslararası Psikoterapi Cemiyeti başkanlığını kabul etmesinin asıl amacı, Nazi yasaları nedeniyle Alman şubesinden atılan Yahudi doktorları uluslararası arenada koruyabilmekti. Savaş sırasında tarafsız İsviçre’de yaşarken, Nazilerin ülkeyi işgal etmesi halinde anında duvara dizilip kurşuna dizileceğini çok iyi biliyordu.
1939’da gördüğü bir rüya, Nazi Almanyası’nın kaderini adeta özetliyordu: Rüyasında trinitrotoluen’den (dinamit) yapılmış bir şatoda Hitler’in ilahi bir güç gibi saygı gördüğünü izledi; ancak bu şatonun kendi patlayıcı doğası yüzünden yıkılacağı belliydi ve sonunda Kazakların (Rusların) gelip bu vahşi sürüyü dağıtacağını gördü.
Savaş Sonrası: “Kolektif Suç” ve Yeni Kurbanlar Arayan Şeytanlar
Savaşın bitimiyle birlikte Avrupa enkaz halindeyken, Jung Alman halkının psikolojik durumuyla ilgili çok katı bir tutum sergiledi. Almanların durumuna “iyi Almanlar” ve “kötü Naziler” gibi safça bir ayrımla yaklaşmayı reddetti. Bir psikolog olarak, politikacıların tartıştığı “kolektif suç” kavramının somut bir gerçek olduğunu ve tüm Almanların bu dehşette bilinçli veya bilinçsiz bir payı olduğunu savundu. Ona göre Almanların tek kurtuluş yolu, dışarıdan verilen ahlak dersleriyle değil, kendi sorumluluklarını dürüstçe kabul edip tüm içtenlikleriyle “Mea maxima culpa!” (En büyük günah benimdir!) diyerek içsel bir tövbe etmeleriydi.
Ancak Jung’un asıl tüyler ürpertici uyarısı, savaşı kazanan Müttefikler’eydi. Tarih meleği Almanları terk etmişti ama onları esir alan “şeytanlar” henüz yok olmamıştı; şimdi kendilerine yeni kurbanlar arayacaklardı. Almanların suçlarına bakıp dehşete düşerken kendi ahlaki eksikliklerini unutan, kendini haklı ve kusursuz gören her “galip” ulus, güç şeytanının yeni kurbanı olmaya mahkumdu. (Nitekim Soğuk Savaş ve nükleer silahlanma yarışı bu uyarının ne kadar haklı olduğunu gösterecekti.)
Sonuç: Asıl Tehlike Kendi Ruhumuz!
C.G. Jung’un savaşların kanlı tarihinden çıkardığı en büyük ilham ve bizim için en hayati ders şudur: Kitleleri hipnotize eden diktatörler veya dünyayı harabeye çeviren savaşlar uzaydan gelmez; hepsi insan ruhunun çözülmemiş karanlıklarından doğar. Dünyayı tehdit eden en büyük tehlike doğal afetler veya hidrojen bombası değil, bizzat insan ruhudur. Eğer bizler birey olarak kendi içimizdeki karanlıkla (gölgemizle) yüzleşmezsek, dış dünyadaki o büyük canavarı beslemeye devam ederiz.
Peki, bugün siz kendi içinizdeki savaşları bitirip, şeytanlarınızla yüzleşmeye hazır mısınız? Yorumlarda buluşalım!