Acımızdaki Gizli Güç: Semptomun Diyalektiği
Günlük hayatta yaşadığımız psikolojik tıkanıklıkları, krizleri veya acıları genellikle “kurtulmamız gereken birer hastalık” olarak görürüz. Geleneksel psikoloji de bize bunu söyler: Semptomu bastır, anormalliği tedavi et ve normal hayata geri dön. Ancak radikal psikanalizin “semptomun diyalektiği” kavramı, bu durumu tamamen tersine çevirir.
Engel mi, Fırsat mı?
Diyalektik açıdan bakıldığında semptom, sadece tıbbi bir işaret değildir; psişik sıkıntıdan ve dış dünyaya karşı direnişten bahseden, “dinlenilme talebi olan kelimeler” gibidir. Bizi bir tuzağa düşürüp hareketsiz kılan o içsel ve dışsal çatışma, aslında bizi o düğümü çözmek ve kendimizi kurtarmak için harekete geçiren temel gücün ta kendisidir. Semptom bir engeldir; ancak diyalektik olarak kavrandığında, niteliksel bir değişimin başlayabileceği yegâne olanak alanıdır.
Semptomu Yok Etmek Neden Tehlikelidir?
Eğer sadece acıdan kaçmak için semptomlarımızı uyumlandırıcı terapilerle tamamen ortadan kaldırmaya çalışırsak, aslında hiçbir şeyin keşfedilmemesini ve dışarıdaki o bozuk düzenin olduğu gibi kalmasını sağlamış oluruz. Psikologların ve psikiyatristlerin genellikle semptomu sadece ortadan kaldırmaya çabalamaları bu nedenle yanlıştır. Semptomu yok etmek, içimizdeki haklı isyanı susturmaktır. Oysa semptom, sadece kendimizi tanımamızın değil, dünyayı değiştirmemizin de bir fırsatıdır.
Devrimci Bir Eylem Olarak Semptom
İşte bu yüzden, acılarımızın semptomatik dışavurumunu ciddiye alıp onları doğru şekilde dinlediğimizde, dönüştürücü ve devrimci bir siyasi eylemin kapısını aralamış oluruz. Psikolojik sıkıntılarımızın bu diyalektik yapısını kavramak; umutsuzluğun sınırlarında bocalamak yerine, hayatımızı nasıl sürdüreceğimize dair refleksif (kendini sorgulayan) ve özgür kararlar alabilmemizi sağlar.
Kısacası, semptomlarınız sizin düşmanınız değil; değişime giden yolda sizi harekete geçmeye zorlayan en dürüst yoldaşınızdır.