Amat – İhsan Oktay Anar

‘Olağanüstü’ dünyaların yaratıcısı İhsan Oktay Anar yine, tarihin gizemli sayfalarını aralayan, adeta masalsı; ironik ama derin felsefi anlamlar yüklü, şaşırtıcı, sürükleyici bir romanla çıkıyor karşımıza…
Aynalar, atlaslar, okunması yasak sır dolu kitaplar, savaşlar, gülleler, yeniçeriler… üç direkli, iki güverteli ve 58 toplu bir kalyonda ilâhî düzeni bozmaya meyyal bir kaptan, karanlığa ve kırmızı atlasa sarılı bir deniz seferi…
Kıyıda ise üç direkli, iki güverteli ve 58 toplu bir kalyon, o karanlıkta usturmaçalarını puta edip iskeleye palamar vermişti. Yelkenlerin sarılı olduğu serenler hisa edilmiş ve tez zamanda yola çıkacağını ilân için mizana direğine mavi bayrak çekilmişti. Esrarengiz adam, kalabalığı yarıp elinden tuttuğu İsrâfil’le iskeleden gemiye doğru yürümeye başladı. Kalyonun dikmesinin palangalarına asılan ve tıraka tutan gemicilere vardiyan, Yisa, sizi gidi sütü bozuk sünepeler! Yisa beraber! Varda ruhsuzlar! Varda! Bre aman! Laşka! Laşka! ? diye feryat ediyor ve hurçların, sandıkların ve fıçıların ambarlara usûlünce istifine nezaret ediyordu. Güneşin doğmasına 7 saat kala esrarengiz adam, sürme iskeleden kalyonun çukur güvertesine çıkmak istedi. Fakat eline ne kadar asılırsa asılsın Eşek İsrâfil yerinden bir türlü kımıldamıyordu. O karanlıkta eline son bir kez daha asılıp Gel yâ mübarek diye nida eyledi. Bunun üzerine çocuk her nedense inat etmekten vazgeçti. Ne var ki, sürme iskelenin kayganlığından dolayı düşmemek için midir, İsrâfil’in kuşağına 40-50 yaşlarında, iri yapılı, sırma işlemeli siyah kaput giymiş biri yapışmıştı. İşte bu adam kuşağı bırakıp küpeşteye
tutundu ve güverteye ayak bastı. Bunun ilâhi düzenin bozulması demek olduğunu hiç kimse bilmeyecekti. (Arka kapak yazısı)

Asu Maro?nun 15.12.2005 tarihinde Milliyet Gazetesi Kitap Ekinde ?İhsan Oktay Anar’ın “Amat” romanı 2005’in en iyi roman seçildi.? adlı yazısı
İlk romanı “Puslu Kıtalar Atlası” 1995 yılında yayımlanmış ve sessiz sedasız, tamamen kulaktan kulağa, elden ele dolaşarak yayılmıştı. Yazarının yüzünü billboard’larda, kitaplarının kapaklarında, mağaza vitrinlerinde görmüyorduk, kimdir, nasıl biridir bilmiyorduk, ama büyük bir iştahla yeni kitabını bekliyorduk. Hemen ertesi yıl “Kitab – ül Hiyel”, 1998’de “Efrâsiyâb’ın Hikâyeleri” geldi ve derin bir sessizliğe gömüldü İhsan Oktay Anar. Ama artık fena halde sabırsızlanmaya başlayan okurları için yedi yıl sonra gelen “Amat”, gerçek bir hediye oldu. Edebiyat dünyasını doğup büyüdüğü İzmir’deki kalesinden izleyen Anar, öne çıkmayı, medyada görünmeyi, söyleşi vermeyi sevmiyor. “Amat”tan sonra da kapısını çalan hiçbir gazeteye konuşmadı. “Yazarlar önemli değildir, kitaplar önemlidir. Söylemek istediklerini kitaplar söyler” diye öyle nazik açıklıyor ki, bunun ne kadar alçakgönüllü bir tercih olduğunu anlayıp saygı duyuyorsunuz. Bu durumda biz de Türk edebiyatının bu en merak edilen adamını tanımak için dolaylı yollara başvurduk. Arkadaşlarıyla konuşmak, ders verdiği üniversiteye casuslar yollamak gibi… O da bizi kırmadı, evinde kedisi ve kemanıyla fotoğraflarını çekmemize izin verdi.
1960 doğumlu Anar… Annesi de babası da Tatar. Büyükbabası Kazan’dan ilahiyat okumak için İstanbul’a gelir. Burada Rusya’dan gelen büyükkannesiyle tanışır ve evlenirler. Anar’ın babası devlet memuru olduğu için Anadolu’da dolaşır ve sonunda İzmir’e yerleşir. Oğlunun doğup büyüyeceği ve hiç ayrılmayacağı şehre…
Felsefe dersi veriyor
Karşıyaka’da akşam lisesinde okurken gündüzleri bir yandan çalışır; radyo tamirciliği, tabelacılık, sıhhi tesisatçılık yapar. Mekaniğe meraklıdır, çocukken yaptığı karton maketler, ileride kitaplarında kullanacağı çizimlerin de habercisidir. “Kitab – ül Hiyel”deki makine çizimlerini gerçekten işleyebileceği düşüncesiyle tasarlar.
Liseden sonra Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’ne girer. Giriş o giriş, 25 yıldır hâlâ orada… Felsefe Tarihi ve Antik Yunan Felsefesi dersleri veriyor, kendisinden saygı ve hayranlıkla söz eden öğrenciler yetiştiriyor. Hepsinin ortak kanısı, “İhsan Hoca’larının kimselere benzemediği”…
“Felsefeyi terminolojik dille anlatmaz” diyor biri; “Konuları hikâyelendirerek anlatır ve öğrencilerin anlayabileceği örnekler verir, öğrencilerle diyalog kurar”, bir diğeri, “Yürüyüşünden konuşmasına kadar çok farklı bir insandır. Derslerinde tarihten felsefeye, matematikten eski Türkçeye kadar pek çok şeye değinir. İhsan Hoca’nın kendine özgü bir duruşu vardır.”
Felsefe ile edebiyatın kalın bir sınırla ayrıldığını düşünüyor Anar. Aklındakileri insanlarla paylaşmak için yazıyor, yazarak dünyaya kalan borcunu ödemeye çalışıyor. Okurlar onu “Puslu Kıtalar Atlası”yla tanısa da, ilk romanı 1991’de doktorasını yaparken yazdığı “Tamu”. Ama bu kitap hiç yayımlanmaz. 1994’te askere gider. Kritik bir bölgede yaptığı askerlik, hayatının en sancılı dönemlerinden biridir. Müzikle avunmaya çalışır; Mozart, Bach, Hendel dinler. 2000’de E dergisinde yayımlanan nadir söyleşilerinden birinde müziğe olan tutkusunu “Müzik duyguları anlatır ve o zaman aşırı duygular yaşadığımı hissettim. Müziğin duygularıma tercüman olacağını düşündüm. Bir kitabı nasıl okursam, müziği de öyle dinliyorum, başka bir şey yapmadan” diye anlatıyor.
Dinlemekle de kalmayıp askerden döndükten sonra keman öğrenmeye başlıyor. Belki bir gün aniden bütün yazı çizi işlerini bırakıp ortalama bir kemancı olmaya çalışabileceğini söylüyor. Hatta “Sokaklarda limon da satabilir, bundan da zevk alabilir”miş. Hiçbir kimliğin içine hapsolmak istemiyor ve ekliyor: “Bir insanın kendini yazar, öğrenci, genel müdür kimliği içine sıkıştırmasını, bununla kıvanç duymasını anlayamıyorum. Dünya o kadar büyük ve seçenekleri o kadar fazla ki. Bu dünyaya eğlenmeye geldik.”
Roman yazmayı da lunaparka gitmeye benzetiyor. İstediği gibi gezip dolaştığı, karakterler yaratıp onları istediği kılıklara soktuğu özgür bir dünya yazı onun için. Dostları, kolay yazan biri olmadığını söylüyor. Romanlarını bilgisayarda yazıyormuş ama “Amat”ı yazarken bilgisayarı “hack”lenince o ana dek yazdıklarını silip eliyle yeniden yazmış.
‘Hoca’nın ruhu vardır’
Tahmin edileceği gibi tarihi kitaplar okumayı seviyor. Eski kitaplara, kadri bilinmedik kıymetlere meraklı. Tanıyanların “çok canlı, konuşkan, edebiyata meraklı ve cana yakın” diye anlattığı felsefe öğretmeni Özlem Anar’la evli. Kendisi onun kadar konuşkan olmasa da, az sayıdaki dostuna karşı çok sıcak ve sevecen olmasıyla tanınıyor. Kimseyi kırdığını, kötü bir söz söylediğini duyan olmamış. Konuşmaktan çok dinlemeyi tercih ediyor… “Sakindir, duygularını belli etmez” diye anlatıyor bir dostu; “Onunla sohbet ederken o mizah yüklü ve oyuncaklı metinleri onun yazdığını tahmin edemezsiniz.”
Nitekim, romanlarında kişilerini renkli maceraların kucağına atarken, kendisi, karısı ve kedisiyle sakin ev yaşamını tercih ediyor. Ama ona İzmir’de uzun yürüyüşler yaparken rastlayabilirsiniz. Tabii tanıyabilirseniz… Bir ipucu verelim; romanlarında geçen Uzun İhsan kendisi ve gerçekten boylu poslu bir adam. Öğrencilerinden birinin sözü ise, yeni kitabının yolu şimdiden gözlenen ‘masalcı dede’ hakkında söylenenlerin özeti gibi:
“İhsan Hoca’nın bir ruhu vardır.”


Tuna Gönen?in 21/10/2005 tarihinde Radikal Gazetesi?nde yayınlanan ?İhsan Oktay Anar, ‘Amat’la bu kez denizlere açılıyor. Tuhaf bir rota boyunca, dalgalarla, rüzgârla ve Malta Şövalyeleri ile boğuşarak ilerliyorlar.? adlı yazısı
Osmanlı’nın hüküm sürdüğü zamanlara dair neşeli ve felsefi fanteziler yazarak edebiyatımızda kendine has bir yer edinen, bu yeri dikkatle izleyen okur kitlesinin en sevdiği yazarlar arasına giren İhsan Oktay Anar, sonunda yeni romanını yayımladı. Geçen zaman içinde beklenti arttıkça, iş dedikoduya dökülmüştü. Yok, bir romanını yazdı bitirince beğenmedi yaktı denildi, yok romanını çaldırdı denildi ama sonunda yeni roman çıktı; hem de hiç beklenmedik bir anda.
Normalde ünlü bir yazarın kitabı çıkmadan önce yayınevi duyurular yapar, kitabın içeriği, hangi gün çıkacağı bilinir. Oysa İhsan Oktay Anar’ın kitabı, İletişim Yayınevi’nin dağıttığı yeni kitaplar listelerinde bile yer almadı. Bir gün çıktığı duyuldu, ertesi gün kitapçıların vitrinlerinde bordo zemin üzerinde bir kalyon yüzüyordu: Amat.
İhsan Oktay Anar bu kez eski zamanlarda bir kalyona gidiyor. O kalyona biniyor ve gemi mürettebatıyla birlikte karanlık bir sefere çıkıyor. Amat adlı 58 toplu kalyon Nuh Usta tarafından Navarin’den gelen meşe ağaçlarından yapılmıştır. 247 adet meşe. Tam da Amat’taki insan sayısı kadar!
Kaptan efendisi Diyavol Paşa, Koca Reis’i (yani ikinci kaptanı) Kırbaç Süleyman’dır bu geminin. 50 tüfenkçi yeniçeri ile birlikte güverteyi temizleyen, yelkenleri açıp kapayan, savaş zamanında da eline kılıcı alıp yan gemiye atlayan marineller, gabyarlar, topçular, zabitler, ayakçılar ve aşçı, marangoz, hekim, dümenci daha onlarca tür işle görevli bir sürü kişinin kaderi bu ikilinin elinin altındadır. Gemi kendine has bir dünya gibi. İhsan Oktay Anar’ın kitabı bir yanıyla bu dünyayı Türk edebiyatında görülmemiş bir kıvamda anlatıyor. Yüzlerce yıl öncesinin gemicilik terimlerini hiç çekinmeden, sakınmadan bol bulamaç, bu romanın kendi özel dilini oluştururcasına kullanan İhsan Oktay Anar, bu eski sözcük kullanımını ifrada kaçırıp bir eğlence, oyun hâline getiriyor. Tıpkı önceki romanlarında olduğu gibi…
Amat’ın konusunu kafayı ölümsüzlüğe ve aslında ölümün bizzat kendisine takmış, bir gemi dolusu günahkârın kabusa dönüşen seyahati diye özetlemek mümkün. En gencinden en ihtiyarına kadar her biri bir günahla kirlenmiş, yüreği kararmış ve sertleşmiş bu insanlar, adı konmamış, kendi belirsiz tuhaf bir laneti paylaşıyorlar sanki. Bu lanetin adı Amat, kaptanı da kırmızı atlasla örtülü bir aynanın içine gizlenen ve tayfasını her tür sınırını aşıp insanlığından ve hayattan biraz daha uzaklaşmaya sürükleyen şeytani bir figür: Duvarları kitap kaplı odasında keman çalarak vakit geçiren ve unutmak için koyu sarı bir içkiyi yudumlayıp duran Diyavol Paşa. Diyavol Paşa’nın faniler üzerindeki kırbacı ise, yüreği karısının ölümüyle kararmış, ama hırsı, öfkesi ve merakı her tür gemi azıya alacak denli azgınlaşmış Kırbaç Süleyman.
Amat, amacı bilinmeyen, Padişah’ın emriyle çıkılmış bir gizli görev olduğu rivayet edilen seferine başlar başlamaz rekabet, kavga ve macerayla buluşuyor. Kaptan Diyavol, komutayı ortaya bırakıp ikinci kaptan adaylarına sunuyor; en iyi emreden kazansın. Tabii ki bu rekabeti ak sakallı Ali Reis değil, adını elindeki kırbaçtan alan deniz kurdu Süleyman kazanıyor. Ardından tuhaf bir rota boyunca, dalgalarla, rüzgârla, Venedik kadırgaları, kalyonları ve Malta Şövalyeleri ile boğuşarak ilerliyorlar. Yağma arzusu dayanılmaz olduğunda kara ölümle, öldürme arzusu ağır bastığında kardeş katli ile malul olup iyice günaha gömülüyorlar.
Venedikliler’le girişilen muharebeler, denizde yapılan manevralar, geminin içindeki düzen ve yaşantı gayet ayrıntılı anlatılıyor. İhsan Oktay Anar, denizcilik meraklıları için bulunmaz bir kitap yazmış. Meraklı olmayanlara da Osmanlı’nın denizciliğini, yelkenli gemilerin kendine has dünyasını hatırlatan bir roman bu. Ama tabii hepsinden öte, karanlık yanı ağır basan tarihi bir fantezi….
Semih Gümüş’ün 25.11.2005 Tarihli Radikal Gazetesi’nde yayınlanan “Amat ne kadar gerçekse, bu roman da o kadar gerçek. Oktay Anar’ı, yalnızca gün ışığında yaşayanların hiçbir zaman bilemeyeceği dünyaların yazıcısı ve edebiyatımızda hiç kimselerin bilmediği bir dil ve anlatım biçiminin yaratıcısı olarak görüyorum.” adlı yazısı
Yalnızca yazma tutkusu ve bundan ötesinin nereye vardığını hiç de önemsemeyen yazarlık tutumu, arayıp da sık bulamadığımızdır. Onu, nerede görürsek sıkıca tutmalıyız ki, elimizdekinden olmayalım. İhsan Oktay Anar, bu soy yazarlardan. Bugüne dek, kendinden başka kimseye benzemediği için, yazdıklarına benzeyen türlere meraklı ve gençlerin çoğunlukta bulunduğu sadık bir okur çevresi oluşturan roman anlayışı, Puslu Kıtalar Atlası ile etkileyici bir şok yarattıktan sonra Kitab-ül Hiyel ve Efrâsiyâb’ın Hikâyeleri ile sürmüştü.
Amat bekleniyordu. Ne olduğu bilinmeden. İhsan Oktay Anar ne yazarsa yazsın, gene kendi hiç görünmeden ve hiçbir aracı olmaksızın okurlarına ulaşacak, onları yeni bir hayal dünyasına götürecekti. Bilinen gerçeklerle ilgisi olmayan bu hayallerin tarihe ilişkin karşılıklarını aramak yersizdi. Çünkü o güne dek bütün bildiklerimizden başka bir roman yazıyordu o.
Elbette her gerçek, kendi anlatım biçimini de yaratır; gelin görün ki, şimdi Amat’ta da görüldüğü gibi, İhsan Oktay Anar’ınki bu kalıp içinde düşünülemez. Onunki de bir gerçektir gerçek olmasına, kurmacanın yarattığı gerçek, ama Amat, bu düzeyde de İhsan Oktay Anar’ın önceki romanlarından farklıdır.
Sözgelimi Amat, “üç direkli, iki güverteli, elli sekiz toplu, 247 deniz savaşçının yaşadığı bir kalyonun karanlık seyrüseferi”ni anlatan bir roman mıdır? Böyleyse, okurun işi kolaylaşır; öyle olmadığı için Amat’ı değerlendirmek zorlaşmıştır. Sonunda romancının yaratıcı aklıyla gördüğü bir romansa Amat, ancak aynı akla sahip olan onun cevherini görebilir ki, yazarınkinin tıpkısını bulmanın olanaksızlığı yüzünden gerçeklikten apayrı bir dünya belirir metin içinde.
Bana kalırsa, Puslu Kıtalar Atlası edebiyatın yarattığı fırsatlar ve olası biçimleri üstüne özgün ve sağlam kurulmuş bir tezdi. Bilerek ya da bilmeden böyle anlaşılmış olması onun şansı oldu ve aynısı gibi yazılamayacağı için tekil kaldı. Şu önemli farkla ki, edebiyatın olanaklarının, ufkunun ne denli geniş olabileceğine, romanın bilinenlerden başka hangi biçimlerde yazılabileceğine ilişkin yeni bir saptama ve nirengi noktalarından biri yerine geçti. Ne ki, edebiyat kamuoyunun, eleştirmeni ve okuruyla yazarını yerleştirdiği postmodern kalıptan şimdi Amat’ı korumak gerekir. Önceki üç romanının yapım biçimleri arasında postmodern düşünmenin epeyce payı olduğu doğru olsa bile, Amat’ın postmodern yaratım biçimiyle ilgisi yok. Ona, kendi kafamızın zırhlarını biçmeyelim.
Elbette Amat gibi romanlara öykünmek hem boşunadır, hem de böyle bir esinlenmenin sonucu gülünç olur. İhsan Oktay Anar’ı, Osmanlı’nın tarih dehlizlerinden sebeplenen bir kazıcı, yalnızca gün ışığında yaşayanların hiçbir zaman bilemeyeceği dünyaların yazıcısı ve bugüne dek edebiyatımızda hiç kimselerin bilmediği bir dil ve anlatım biçiminin yaratıcısı olarak görüyorum.
Masal-kalyon
Önceki romanlarındaki sıra dışı öykülerden sonra bu kez de Amat adlı bir masal-kalyonu açık denizlerin fırtınalarında, uğursuz bir yolculuğa sürüyor İhsan Oktay Anar. Tuhaf mı tuhaf Kaptan Diyavol’u, ejderhadan olma İkinci Kaptan (Koca Reis’i) Kırbaç Süleyman’ı, elli tüfenkçisi, ortalık işleri yaparken savaşmayı da alışkanlığa dönüştürmüş bir sürü haydutu, marangozu, hekimi, köçeği ve bilumum insanıyla birlikte var olup onlarsız amat olamayacağı belli olan bu masal-kalyonun başından geçenler, fanteziler ve karabasanlarla soluk alıp veren bir romanın elbette konusudur.
Suçluların dünyası suçla beslenir, ama yarattıklarının suç olarak okunmasını istemez roman. Bu arada pek çok kitaba göndermeyle Amat’ın bir eski zaman söylencesi gibi yazıldığı da söylenebilir. Okurun onunla değişik okuma serüvenlerine yelken açması, romanı aradığı gerçekliğine kavuşturur: Yabanıl insanın eski zamanlar içindeki ölüm ve ölümsüzlük bilincini kan ve şiddet içinde nasıl yaşattığına ilişkin anlamını okura yansıtan Amat, okurun ona vereceği anlamlarla günümüzdeki karşılığını bulacaktır. Bir romanı kurmacanın gökselliğinden ayakları üstüne indiren doğasıdır bu. Orada her yazınsal yapıt gerçekle kedinin yumakla oynayışı gibi bir ilişki içindedir.
Öte yandan, Murat Uyurkulak’ın, “Benim için şaşırtıcı olan (mucizevi mi demeli?) bir başka mesele, tozlu lügatların sayfalarında kalmış ve İOA’nın kim bilir bir nice mesaiyle gün yüzüne çıkardığı onca ‘tuhaf’ kelimenin manasını bir kez olsun merak etmemem, okurken onlara zerre kadar takılmamamdır,” sözleri bir okurun hayranlığını anlatabilir, ama aynı lügat hırsıyla parçalanmış sayısız bilinmeyen sözcük ve terim bir başka okur için Amat’ı anlaşılmaz kılan bir zorlama olarak da anlaşılabilir.
Bana gelince, Amat’ın önümüze bir şehvet düşkünlüğü olarak geldiğini düşünürüm. Osmanlı’nın gayri resmi tarihinin içine doğmuş, suyuna dudaklarını değdirip çorbasına kaşık salmış, zerdesini yalamış, onunla kan kardeşi olmuş bir yazarın kaleminden kan sızdırarak yazmaya başladığında ne çok okurun da onu beklediğini görüp gemi azıya çektiğini anlatır İhsan Oktay Anar.
Yaratıcılığın önceden bilinmez bir kertesine gelince, gözü yarattığı dünyadan ötesini görmez bir yazarın o dünyanın buğusuyla perdelediği gözü, gerçeği görmeyi istemez de, masallardan oluşan bir dünya yaratıp onun tek gerçek dünya olduğunu sanır. Orası da bizim bildiğimiz Türkçeyle anlatılamaz; başka bir dildir onu masala dönüştüren.
Buraya kadar, anlıyorum İhsan Oktay Anar’ı. Onun benim Türkçemle Amat’ı yazması nasıl olanaksızsa, Amat’ı yaratacak tek dilin onunki olduğu da onun yanılsaması. İşte şehvetin kör noktası buradadır ve oradan bir adım atınca sonrakini de atmadan edemezsiniz, sonrakini atınca da ötekini: sonunda uçurumdan aşağıya düşen yazar değildir elbette. Amat önümüzde gene parlak bir metin olarak duruyor, ama yanında sürüyüp bıçak sırtına çıkardığı okurdan romanını tek gerçek olarak gören aşağıya düşecek, ondan başka bir Amat dili olduğunu düşünen yukarda tutunmayı başaracak.
‘Amat’ın dili
Onca bilinmeyen söz, sözcük, terim, arkaik duyguların yarattığı dil: onun adı kesinlikle Osmanlıca ya da onun bir biçimi değil, ana dili Osmanlıca olan bir yaratıcının uydurduğu arkaik dillerden bir dildir. Amat’ın dilini Osmanlıca-Türkçe karşıtlığı içine çekmek ayrıca Türkçeyi aldatmak da sayılır ki, İhsan Oktay Anar’ın yarattığı dilin bu tartışmayla ilgisi yoktur.
Elbette eftamintokofti değildir bu dil, ama romana bazı sorunlar getirdiği de görünüyor. Onca bilinmez sözcük ve terim, denizciliğe ilişkin derin bilgi ve araştırmaların taşkınlıkla kullanıldığı metin içinde kara delikler açılıyor. Sözgelimi, Amat’ın “Alesta!” haykırışlarıyla palamarı çözüp denize açılmaya başladıktan sonra gelen, bir geminin denize nasıl açıldığına ilişkin bilgilerin boşaltıldığı uzun paragraf (s. 40), tek başına kalmayıp yeri geldiğinde benzerleriyle birlikte düşünülünce, metin için de yük olmaya başlıyor.
Eski zaman söylencelerinden, kutsal kitaplardan insanların bilincine sızan karabasanlar, roman boyunca parça parça anlatılır. Küçük birer öyküsü olan bu yaşantılar Amat’ı ve onun gemi adamlarını tanıtır. Kamarasını ölümsüzlük üstüne kitaplarla doldurmuş Kaptan Diyavol’un gerçekdışıymış gibi gelen kişiliği; karısının ölümüyle Kırbaç Süleyman’ın yüreğine saplanan zehir; birçoklarına göre Kırbaç Süleyman Reis’in gemide kalmasının nedeninin Kaptan’ın bir hazine değerindeki kitaplarının oluşu; belki de arada geçen dehşetli deniz savaşları; romanın sonunda Kırbaç Süleyman’ın dayanamayıp Kaptan’ın tek yasak kitabını açıp okumaya başlaması yüzünden gördüğü ceza, bu öykülerin ilgi çekenleri arasında sayılabilir.
Arada sert göndermeleri de var Amat’ın. Azap Kapı’dan yol verilmeden önce koca şehre bakıp söylenen çorbacı, gemicilerin korkunç hayatları yanında, yalılardaki kibar adamların, köşklerde ve kasırlarda uyuyup rüyalarında cariyeler peşinde koşanların, kanla beslenen, ruhları ve vicdanları kirli şehirlilerin, sonunda getirilen ganimete nasıl olsa el koyacak olanların şehrine karşı, “Konstantiniye’ye kan getirin!” diye ilenir.
Demek Amat gerçekse, kimin gerçeği, diye de sorulabilir. Roman bunun yanıtını veriyor aslında…

Kitabın Künyesi
Amat
İhsan Oktay Anar
İletişim Yayınları
Basım tarihi: 2005
Sayfa sayısı: 235 sayfa

İhsan Oktay Anar?ın Hayatı
1960’ta Yozgat’ta doğdu. Tatar kökenli bir ailenin çocuğudur. Lisans, master ve doktora eğitimini Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde yaptı. ?Sokrates öncesi felsefede varlık sorunu? başlıklı teziyle yüksek lisans; ?Antik Yunan felsefesinde zaman kavramı? başlıklı teziyle doktora derecesini aldı. Aynı üniversitede öğretim üyeliği yapan Anar İzmir’de yaşıyor. Yazın dünyasına öyküyle giriş yaptı. İlk öyküsü ‘Kafirler İçin Apologya’, Morköpük Dergisi’nde yayımlandı. İlk romanı ‘Puslu Kıtalar Atlası’nın ardından 2005’te ‘Amat’, 2007’de ‘Suskunlar’ adlı romanlarını yayımladı. Kültür Bakanlığı tarafından tanıtımı yapılan ‘Puslu Kıtalar Atlası’ 20’den fazla dile çevrildi.

Yapıtları:
Puslu Kıtalar Atlası (1995)
Kitab-ül Hiyel (1996)
Efrâsiyâb’ın Hikâyeleri (1997)
Amat (2005)
Suskunlar (2007)

Ödülleri:
2009 Erdal Öz Edebiyat Ödülü

Amat – İhsan Oktay Anar” üzerine bir yorum

  1. Maalesef İhsan Oktay Anar’la geç tanıştım… Ama puslu kıtalar atlasını 3 defa okuyarak açığı kapatmaya çalıştım.. Bu günlerde Amat’a başlayacağım.. Bu nedenle kitapla ilgili araştırma yapaken rastladım size… Gerçekten kitabı ve yazarı çok güzel anlatmışsınız.. Yüreğinize sağlık..

Yorum yapın

Daha fazla Romanlar
Türk Romanında Mütareke İstanbul’u – Tamer Erdoğan

(*) Tamer Erdoğan, 'Türk Romanında Mütareke İstanbul'u adlı kitabında 31 Ekim 1918-2 Ekim 1923 tarihleri arasında Ahmet Hamdi'den Yakup Kadri'ye...

Kapat