Ankara?ya Ağlamak – Celal İlhan

Cumhuriyetimizin kuruluşunu gerçekleştiren şanlı I. TBMM binası yaklaşık beş yüz, valilik hizmet binasına yüz metre uzaklıktaki; altı mahallenin birleştirilmesiyle (İsmet Paşa, Turgutreis, İzzetin, Köprübaşı, İnkılâp, Altıntaş) Hacı Bayram adını alan mahalleyi gördünüz, sokaklarında dolaştınız mı hiç?
Birçoğunuzun, ?Cenaze kaldırmak için Hacı Bayram?a çok gitmişimdir. Görmeyi istediğim halde caminin gerisinde kalan o yoksul, gizemli, çokça tarihi motifler taşıyan mekânı gezmediğimi kabul etmek zorundayım,? dediğini duyar gibiyim.
İçtenlikle söylemeliyim ki Hacı Bayram Camii?nin gerisinde unutulmuş, tüm güçlüklere karşın tarihi dokusunu korumaya çalışan bölgeyi gezip tanımadığım için hayıflananlardan biri de bendim. Gençliğini o bölgede tüketmiş, delicesine yazma tutkunu, şimdilerde aynı bölgede gezer börekçilik yapan arkadaşıma, Börekçi Şaban?a söylemiştim bu arzumu.
On dokuz Eylül akşamı aradı.
?Ramazan nedeniyle börek işi yattı, boştayım. İstersen yarın buluşalım. Tüm mahalleyi gezdireyim sana? diyordu.
Buluşmak üzere sözleştik.
Yıldırım Beyazıt Köprüsü?nün bittiği, Çankırı Caddesi?nin başladığı yerden girdik tarihi Hacı Bayram Mahallesine.
Arkadaşım, girdiğimiz sokağın adının Uzunyol Sokağı olduğunu söyleyerek başladı mahallesini tanıtmaya. Uzunyol Sokağı, Çankırı Caddesi?ne koşut giden, öteki sokaklarla kıyaslanınca geniş sayılabilecek, gerçekten uzun bir sokak. Caddeyle sokak arasında sıralanmış yüksek binaların, ön yüzü ile Uzunyol?a bakan yüzünün hayli farklı olması dikkatimi çeken ilk ayrıntı oluyor. Bunun, kent yöneticilerinin ikiyüzlülüğüne çarpıcı bir örnek olduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum. Binaların, Çankırı Caddesine bakan yüzü bakımlı, cıvıl cıvıl ve sergenleri tüketim mallarıyla dolup taşarken; Uzunyol Sokağına bakan yüzü pislik içinde, kırk dökük; hüznün, yoksulluğun, boş vermişliğin buram buram koktuğu bir görüntü içinde.
Uzaktan bakılınca, Ankara?nın öteki tepelerinden farkı yokmuş gibi görünen bu tepenin yoğun bir tarihi dokuya sahip olduğundan, kaç Ankaralı haberdardır acaba?
Kimi Uzunyol?un üstünde, kimi bir arka sokaktan, ?Ben daha ölmedim? diyen eski ahşap konaklar, dilenciler gibi önünden geçenlere el açmış, içten bir bakış, bir ilgi bekliyordu sanki.
Sokak, yarı çıplak, burnu mor sümüklü, arsız, küfürbaz bebelerle doluydu. Arka kapağı açık, içinde kasalar dolusu sebze, meyve bulunan gezer satıcının arabasına asılan çocuklar, bir kasa domatesi yere düşürmenin keyfiyle avazı çıktığı kadar bağırıyorlardı. Kamyonetin durmasıyla kaçacaklarını sandığım çocukların, işlerine devam ettiklerini görerek şaşırdım. Direksiyonu bırakıp aşağı inen satıcının, çocukları kovalamak yerine alttan alışı,
?Görmesem, bir kazaya sebep olsam suç benim mi şimdi,? diye çevredeki kadınlara sitem etmesi de akıl alır gibi değildi. Kadınlar, sebzecinin sitem ettiği onlar değilmiş gibi oralı olmuyor, toz toprak içinde yuvarlanan domatesleri ustalıkla yakalayıp eteklerine doldurarak savuşuveriyorlardı. Yaşlıca bir kadının satıcıdan yanaymış gibi,
?Yavrum de git işine, bunlarla baş edilmez. Daha dün, senin gibi birinin hem tekerlerini patlattılar hem de ağzını burnunu kan içinde bıraktılar? deyişiyle çileden çıkıyorum.
?Neler oluyor burada, adam neden bağırıp çağırmıyor, malına sahip çıkmıyor? Şu kadına da bak, düpedüz aba altından sopa gösteriyor, dağ başı mı burası? diye sesimi yükseltiyorum. Satıcı dahil, kimse duymuyor sözlerimi.
?Burada böyle abi, sakin ol? diyor Börekçi Şaban, ?kimine hay günü kimine pay günü. Yiğitse çocuklardan birinin boynuna bir şamar vursun. Kadının dediği doğru, anında ıhtırılır ne kamyonu kalır ne kırılmadık kemiği.?
İnsana, ?Ben neredeyim, düş mü görüyorum, Ankara?da mı, başka bir yerde miyim,? demesini gerektirecek denli garip bir yerdi burası. Arkamıza bakarak uzaklaşıyoruz.
Sokaklarda, yerli halktan çok siyahi yabancılarla karşılaşıyoruz. Bunların, Afrika?dan, Asya?dan gelen yoksul göçmenler olduğunu söylüyor Şaban. Devlet, bu zavallı insanları, kentin en ucuz kiralık evlerinin bulunduğu, Hacı Bayram Mahallesi?nde iskana tabi tutuyormuş. Onların halinin bizimkilerden de beter olduğunu söylemeye gerek yok.
Uzunyol üstünde birçok kahvehane karşılıyor bizi. Şaban, çalışma saatinde bile yarı yarıya dolu, duman duman kahvehaneleri göstererek soruyor,
?Girelim mi abi??
Kendimi güvende hissetmiyorum, boynumu büküp, ?Şaban, sen nasıl istersen öyle yapalım?, diyorum.
Kimi kahvehanede çay dağıtan kadınlar, kimilerinde ocakta çalışıyorlar. Yakından bakılınca, kadınların bildiğimiz çalışan kadınlardan farklı, erkekleşmiş tipler olduğunu görüyoruz. Şaban, ?Abi bunların çoğu Çankırı Caddesi?ndeki pavyonlardan gelmedir, çaptan düşenler buralara atıyorlar kendilerini? diyor.
Kahvehanelerden birine dalıyoruz. Bunaltıcı, karışık bir koku karşılıyor bizi. Toprak zeminin sokaktan bir farkı yok. Masalarda, rengi belirsiz, sigara ateşiyle delik deşik örtüler. Arkadaşım, oyun içinde kendini yitirmiş, hırpani kılıklı adamlara selam veriyor. Saygıyla karşılandığını görüyorum. Kimileri selam almakla kalmıyor, Şaban?a hal hatır da soruyor. Ben de yadırganmıyorum. Arkalarda bir masaya oturuyoruz. Sigara içmeyen yok gibi, soluk almakta zorlanıyorum. Çaylarımızı söyledikten sonra, beni bir an yalnız bırakan Şaban, yanında eli ayağı düzgün, giyim kuşamı temiz, yaşı yetmişlerde bir adamla dönüyor.
?Sadık Bey? diyor. Tanışıyoruz.
?Gazeteci misin? diye soruyor Sadık Bey. Şaban benden önce davranıp, gazeteci olmadığımı, kitap yazdığımı, öyle aşk meşk değil, ?Eşek gibi çalıştıkları halde bir türlü karnını doyuramayanların, bizim gibi sürünenlerin hikâyesini yazıyor? diyor. Sadık Bey, pişmanlık nedir bilmeyen insanların rahatlığı içinde başlıyor konuşmaya. ?Beni yazsın o zaman? diyor, ?32 kısım tekmili birden hikâyeler var bende.?
Şaban?ın söylediği çayları yudumlarken, Sadık Bey nazlanmadan sürdürüyor konuşmasını.
?Altı evlilikten sonra bugün yalnız yaşıyorum. Çok sevdim, çok sevildim, çok aldattım çok da aldatıldım. En adisinden en hanımefendisine, her türlü kadınla düşüp kalktım. Şimdi, bu yaşantıdan ne anladın diye sorarsanız, karı ilk karıdır, bunu bilir bunu söylerim. İlk karının kıymetini anladın anladın, anlamadın mı bir daha dikiş tutmaz. İşte benim başıma gelenler gelir adamın başına. Ben, İsmet Paşanın oturduğu Ulucak Sokak?ta ki evde beş yıl oturdum. Bir düşün, İsmet Paşa kim ben kimim!? Susup, benim yerime kendisi düşünüyor bir süre.
?Bu mahallede benden başka erkek yokmuş gibi, başı sıkılan karı arar bulur beni. Eskisinden zaten bezdiğim için, -o da benden bezmiştir ya- onu atar yeni geleni alırım koynuma. Ben size bir şey deyim mi, o karılar, Allah?ımın bana gönderdiği birer nasipti. Baykuşun bakışından büyülenip, kendini ?beni ye? diye ona sunan serçeler yok mu, işte onlar gibi. Ben öyle anladım. Nasip işte. Geri çevirmek kimin haddine? İkisi genelev emeklisi, biri pavyon kızı, kocaları ölmüş ortada kalmış iki karı daha. Bir de ilk karım, dört çocuğumun anası, ahretliğim.? Yine soluklanma molası veriyor, bir fırt çay bir nefes sigara çekiyor.
?Benden başka erkek yokmuş gibi diyorum ya. Gerçekten de düzgün aylık geliri olan bir ben vardım koca İsmet Paşa mahallesinde.? Şaban sözünü keserek, ?Sadık Bey devlet memuruymuş abi? deyip çekiliyor. ?Evet, memurdum, çaresiz kalan, devlete sığınır gibi bana sığınırdı.?
Sadık Bey, karılarının huyunu suyunu ayrıntılara inerek anlatmaya başlayınca, Şaban bir yolunu bulup beni oradan uzaklaştırmayı başarıyor.
Ulucak Sokağı?ndaki İsmet Paşa Konağı ikinci durağımız oluyor. Hiç değilse konağın bahçesini gezmemi sağlamaya çalışıyor. Tek başıma olsam bunların hiçbirine ulaşmam mümkün değil. Bahçe kapısını uzun süre çalmak zorunda kalıyoruz. Tombul, bakımsız, zor konuşan bir kadın açıyor kapıyı. Şaban, daha önce orada oturmuş birilerini sorarak başlıyor konuşmaya. Kadın, o kişileri tanıdığını söylüyor, ?Onlar taşınalı iki yıl oldu? diyor. Sonra da anlaşılmayan sözlerle şimdi oturdukları yeri tarife girişiyor. Bahçeye alınıyoruz. Kadın işe yaramanın verdiği hevesle her yanı gezdiriyor bize. İstersek, komşularından izin alarak binanın içini bile gezebileceğimizi söylüyor. Paşa?nın konağında en az altı kiracının bulunduğunu öğreniyoruz.
?Mahallenin geçmişini en iyi o bilir? diye tanıştırıldığımız ayakkabı tamircisi Hasan Amca?dan, Mustafa Kemal Paşa?nın Ankara?ya ilk gelişinde telgrafhane olarak kullandığı binanın iki sokak aşağıda, Telgraf Sokağı?nda olduğunu öğreniyor, heyecanlanıyoruz.
Soluğu Telgraf Sokağı?nda alıyoruz Şaban?la. Telgrafhane, yıllarca önce, sahibi tarafında Kızılay?a hibe edilmiş, küçük ama güzel bir yapı. Bugüne değin sayısız kiracı ya ekmek kapısı olduktan sonra, şimdi ucuz, garibanlara hizmet veren bir otel olarak kullanılmakta. Son kiracı da, kendi anlayışına uygun bir onarımdan geçirmiş.
?Burayı adam edene kadar neler çektim ben bilirim? diyor. Bitişiğindeki binayı göstererek, ?Şu gördüğünüz bina da, Demokrat Partinin kurulduğu binadır? diyor.
Otelden daha görkemli görünen bina, içine kimsenin girmeye cesaret edemeyeceği denli harap. Vefasızlık denen şey bu olsa gerek diye söyleniyorum.
Yorulup, biraz dinlenmek istediğimiz de öncekinden daha döküntü başka bir kahvehaneye giriyoruz. Arkadaşım yine uzak bir köşe seçiyor oturmak için. Seçtiği köşenin kahvehanenin her yanını görebilecek noktada olmasına dikkat ediyor. En uzağımızda ki masadan başlıyor anlatmaya.
?Şu kapının girişindeki masadakiler var ya, onlar gezgin meyve satıcılar gurubudur. Hastanelerin ve benzeri yerlerin yakınlarında muz, portakal, elma, armut satarak geçimlerini sağlarlar. Yanlarındaki masa da öyle. Şu ocağın önündeki ve yanındaki masa üçkâğıtçıların, ?bul karayı al parayı? oynatanların masasıdır. Birbirlerine karışmazlar bunlar, her meslek gurubu ayrı ayrı masalarda oynarlar. Şu köşedeki üç masa dilencilerin masasıdır. Akşama kadar kör, topal, çolak, kötürüm gibi görünenlerin çoğu kahvenin içinde sağlamlaşır, canavar kesilirler. Sen buraları gece saat sekizle on iki arasında göreceksin, Sakarya Caddesi gibi adam kaynar. Sakın ha, akşam saatlerinde buraları gezmeye kalkışma, istemeden bile olsa bir yamukluk yaptığını görürlerse, yazar mazar demez şişlerler vallaha.?
Şaban, doğallıkla ve büyük bir inandırıcılıkla konuşuyor. Aylarca önce okuduğum, bozuk bir daktilo ile yazdığı, yüz sayfayı geçen anlatıları canlanıyor belleğimde. Gördüklerim, romanını okuduğum bir film gibi geçiyor önümden.
Bunalarak dinliyorum anlattıklarını. Zaman zaman masamıza çevrilen kuşkulu bakışlar görüyor rahatsız oluyorum. ?Abi seni yadırgıyorlar, benim sürekli konuşmamdan da kendilerince anlamlar çıkarıyor olabilirler. Çayımızı içip kalkalım? diyor.

Kalkıyoruz. Yıkılmaya yüz tutmuş eski Ankara evlerinin önünden utanarak geçiyoruz. Her sokakta birkaç kahvehane çıkıyor karşımıza. Başka hiçbir yerde kahvehaneden sayılıp içine girilemeyecek batakhaneler bunlar. Birbirinden ürkütücü, bir başıma olsam dönüp bakmaktan bile çekineceğim yerler. Şaban, karşılaştıklarımızın en berbatlarından birinin önünde duraklıyor, ?Girelim mi abi?? diye soruyor yine.
?Sen bilirsin Şaban, huzursuz oluyorum ya öğretici, ilginç durumlarla karşılaşacaksak katlanırım. Buralarda neler olup bitiyor öğrenmek istediğimi biliyorsun? diyorum. Şaban bir süre kararsızlık gösteriyor, sonra girmekten vazgeçiyor. Ağzını kulağıma yaklaştırarak, ?Buralar biraz tehlikelidir abi, eroinci, esrarcı, hapçıların çöreklendiği yerler? diyor. ?Hem içerler hem satış yaparlar, kimse de karışamaz, polis molis de yoktur buralarda. Sabahtan beri geziyoruz hiç polise rastladık mı? Birine, ?biraz öte git? desen anında bıçaklar çekilir, tabancalar konuşmaya başlar.?
Söylediklerine inanmak istemiyorum,
?Şaban neler söylüyorsun sen, burası dağ başı mı? Ulus Meydanı hemen şuracıkta değil mi? Valilik binası da en çok yüz metre ötemizde bir yerde olmalı.?
?Haklısın abi? diyor Şaban, ?yüz metre bile yoktur valilik. Burda yaşayanları gözden çıkarmışlar bir kere.?
En son muhtarlığa uğruyoruz.
Büyük Şehir Belediye?sinin yapılandırma programının on dokuzuncu sırasında yer aldıklarını söylüyor Muhtar, M. Gökçek, üç dönemdir bölgenin yapılandırılmasına başlayacağını söylüyormuş ama ciddi çalışma bir türlü başlatılamıyormuş. Muhtar, başkanını eleştirirken en yüksek özeni göstermeye çalışıyor.
?Elinde olsa yapmaz mı? Yapamadığına göre, olmuyor demek ki,? diyor.
Muhtara, ortalıkta serbestçe dolaştığı söylenen esrar, eroin, hap satıcılarından, sokaklarda korkusuzca sıkılan silahlardan söz ediyorum.
?Beyim? diyor muhtar, ?şu anda en az otuz aile var hapishanede, hem öyle bir iki kişi de değil, aileler toptan tıkıldılar içeri. Ama uslanmıyorlar. Devlet üstüne düşeni yapıyor da vatandaş bozuk! Türkiye ve Dünya?da ne kadar ipini koparmış adam varsa burada.?
Devletin üstüne düşeni yaptığına inanmayı çok isterdim.
Muhtarlıktan ayrılırken siyahî bir aile dolduruyor büroyu. Kömür yardımı almak için geldiklerini öğreniyoruz. Hayli genç bir kadın, birkaç sözcüklük Türkçesiyle, kömürünün ille de evine kadar taşınmasını istiyor muhtardan. Bu tartışmayla mahallenin sorunlarından kopuyor muhtar. Bize söylediklerine pişman oluyor belki de.
El sıkışıp çıkarken, ?Beyim bu işler sandığınız kadar kolay değildir, yazmasına yazarsınız da ne olur, onu bilemem. Bize de fazla yüklenmeseniz iyi olur?, diyor.
Bölgeye gösterilen vefasızlığın ve aymazlığın nedenini anlamaya çalışıyorum. Cumhuriyetin ilk yıllarında İsmet Paşa?dan, Cihan pehlivanı Yaşar Doğu?ya kadar tarihe mal olmuş yüzlerce ünlü kişinin oturduğu, eski Ankara evlerinin en güzel örneklerinin bulunduğu bir yerleşim alanı bu kadar nasıl ihmal edilebilir?
Ankara?yı güzelleştirme dernekleri, aynı amaca yönelik vakıflar, varlıklarını bu kente borçlu eski yeni milletvekilleri, ATO, ASO ve öteki STÖ örgütleri, sizi hiç rahatsız etmiyor mu başkentin göbeğindeki bu batakhaneler?

Celal İlhan

Ankara?ya Ağlamak – Celal İlhan” üzerine 2 yorum

  1. Celal Amca sülalemizin reisi ve en aklı başında insanı olarak gönlümde yer etmiştir.Annem de O’nun mantığıyla kişilik oluşturduğunu her zaman söyler.Bana;yazdığım bir
    50 sayfalık ne idüğü belirsiz dökümana”oğlum bu edebiyat değil ama ilginç…”diyerek yol göstermişti işte O’nun haklılığını yaptığı işin edebiyat olduğunu bu keyifli yazıda gördüm.TAM ANLAMIYLA MÜKEMMEL VE GERÇEK EDEBİYAT BU İŞTE…

  2. Sevgili yönetmenim,
    “Ankara’ya Ağlama” başlıklı yazımın giriş cümlesinde iki yazım hatası var. “I. TBMM. Binasına…” diye devam ediyor ya. TBMM den sonra konulan noktanın kalkması, sonra gelen “Binası” sözcüğünün de küçük harfle “binası” diye yazılması gerekiyor.
    Öyle gördükçe rahatsız ediyor beni.
    Düzeltmenizi rica edebilir miyim?

Yorum yapın

Daha fazla Öyküler
Kırca’lık Hikâye – Celal İlhan

Seçimler yaklaştı ya evde, kahvede, parkta, otobüste siyasetten başka bir şey konuşulmaz oldu. Ben de öyle yaparsam kimse kusura bakmasın....

Kapat