Düşünce, Eylem Pratiği Birlik ve Çelişki – Nejdet Evren

İnsan ile düşünce, insan ile eylem ve düşünce ile eylemin yan yana durmaları kimi düşünürlerce insanlaşmanın başlangıcı sayılan sözcüklerin çizgilere ve yazıya dökülmesinden bu yana çeşitli evrelerden, evrimlerden geçerek düşünce, dil ve edim üçlemi ile var ola gelmiştir. Olgusal yapısı ile dil, düşüncenin/soyutlamanın gelişmesi ile bir ün, bir nida, bir çığlık olmaktan çıkarak anlamlı, anlaşılır bir iletim/ifade biçimine dönüşmüştür. İnsanın eylem pratiği onun tür olarak varlığını sürdürme eğiliminin doğal bir sonucudur. İnsanın devinimi, yapması ile yaratması arasında geçen süre belki de uygarlaşma denilen beş bin yıllık süreden çok daha uzunca bir dönemi içine almaktadır. Düşünce, dil ve eylem üçlüsünün birlikteliği ve çelişkisi aynı anda var olur.

Düşünce, sadece beyin dokusundaki milyonlarca nöronun enerji iletimleri sonucu ortaya çıkan bir olgu değildir. Düşünce, onu besleyen, büyüten önce zeka düzeyinde ortaya çıkaran ve bilinç ile kapsayarak fark etmesini sağlayan ve daha sonra nedenler, sonuçlar, olaylar ve ilişkileri arasında var olan bağları, ayrımlarını analitik süzgeçten geçirip bir yargıya dönüştüren, içinde bulunduğu topluma neden olmuş tarihsel bağ, biyo-kimyasal evrim süreci, siyasal, kültürel, bilimsel, etik, estetik, çevresel doku, beslenme, barınma ve güven duygusunu oluşturan koruma ve korunma koşullarının tüm neticesinde ortaya çıkan tarihsel, sosyal, kültürel bir olgudur. Düşünce, bilincin bir toplamı olmadığı gibi kişisel edimler ile belirginleşen kolektif aklın ürünüdür. Bu yönü ile düşünce, maddi bir gerçekliktir. Sözlü olarak açığa çıktığında görüngüsü olmayan bir eylemlilik biçimini alır. Bu eylemselliği/eylem biçimi sayesinde o/düşünce karşı tarafça algılanır ve geleceğe doğru hareket etmesini sağlar. Düşüncenin felsefi ve entelektüel yapısı var olandan hareketle ?olgusal-, gözlem ve deney sonucunda edinilen bilgi birikimi ?epistemoloji-, sayesinde öz ve biçim ilişkisini görünen ve algılanan bir biçimde tanımlama, değerlendirme ?değer felsefesi- ile gerçekleşir.

Düşüncenin oluşumuna etki eden tüm faktörler onu biçimlendirirler. Bu faktörlerin tümünün kişinin benliğinde, belleğinde yoğrulması ve bir sonuç/yargıya dönüşmesi o kişinin varlık biçimi ile sürece katılması şeklindeki artı katkısı ile gerçek boyutunu kazanır. Ham aşamadaki düşüncenin anlakta yoğrularak netlik kazanması süreci, düşünce oluşumunun ilk halkasını oluşturur. Kendi iç devinimindeki materyallerden beslenen ham düşünce, henüz dış etkileri yaratmaya açımlanmamış olması nedeniyle pasif haldedir, sönmüş volkanik bir dağın lavlarını yeniden akıtmayı beklemesi gibi demlenme aşamasındadır. Düşüncenin bu oluşum evresi de bir sürü eylemlilikler sayesinde gerçekleşmektedir. Pasif kalan, henüz aktif hale gelmemiş ham düşüncenin kendisidir.

Düşünce, kozasından çıkma zamanı gelen bir ipek böceği gibi sarmal dokusundan çeşitli yollarla aktif hale geçer. İnsanın karar verme, tercih yapma süreci ile bu kararını uygulamaya geçirmesi süreci yek-diğerini adım adım izleyen süreçler olarak ortaya çıkar. Düşüncenin ham olan kısmı bu kadar olan kısmı ile bir değer taşımaz, anlam ifade etmez ve bir sonuç doğuramaz. Onu değerli ve anlamlı kılan şey açığa çıkması, etkimesidir. Açığa çıkmanın türlü şekilleri vardır; bir işaret, bir söz, bir edim ?yazı dahil- ya da mimik ve göz hareketi ve hepsi ile birlik şeklinde olabilir. Havadaki molekülden gırtlaktaki ses teline, ciğerde solunan ve atmosferdeki hava moleküllerine kadar kullanılan tüm materyaller ve bedenin tüm devinim biçimi ile düşünce açığa çıkar. Açığa çıkan düşüncenin bir anlama sahip olabilmesi için sosyal/tarihsel bir ortaklaşma kültürünün, yaşayış biçiminin olması hem gerekli ve hem de zorunludur. Bir edimin/edimsizliğin ?en geniş anlamı ile-, bir süzün ya da suskunluğun anlam ifade edebilmesi için bunlara önceden yüklenmiş anlamların varlığını, bu konuda sosyal bir ortaklaşmanın bulunmasını gerekli kılar. Bu durum çerçevesinde düşüncenin , sosyal, tarihsel, kültürel ve entelektüel kolektif ortaklaşmanın bireyde yeniden ve kendince üretilmesi olduğu sonucu rahatlıkla görülebilir. Bu nedenledir ki, düşünceye özgürlük tanınması ve korunması sadece bir kişinin korunması değildir.

Devinim, sonsuzlukta kendi dinginliği içinde var olandır; onun farkında olmak onun varlık nedeni değildir ve ancak devinimin şekli, etki ve tepkilerinden yararlanılmasını sağlar. Devinmek, bir eylemsellik ile var olabilir. Var oluşların tümü bir devinim içerisindedirler. Var olmak bu nedenle devinimin manzumesi sayılabilir. Devinimler arasındaki fark ?düşünce bazında- tercihler açısından bir eşik-değere sahip olur. Eşik-değer tarihsel/toplumsal bir olgudur. Yüreğin/kalbin kendi devinimi olan kan alıp pompalaması ile her hangi bir durum karşısında hızını azaltıp-arttırması bir ve aynı olgular değillerdir. Ayrıca, devinime bir şekil veren düş/duygu zenginliği içerisinden çıktığı öz-ün kabuğunu zorlayan ve yeri geldiğinde bunu çatlatan tohuma benzer. Devinimin tüm şekillerindeki farklılık onun eşik-değer ile olan yakınlığı ve uzaklığı ile ilgilidir ve ona yakın ve uzak olma sonuçlarını doğurur. İki hidrojen ve bir oksijen elementlerinin tepkime ile su molekülüne dönüşmesi, iki canlının bir araya gelip başka bir canlıya vücut vermesi ile aynı olgular değillerdir. Su molekülü ısı ile elementlerine ayrıştırılabilir; canlılarda bu durum söz-konusu olamaz. İnsana dair eylemlerin bilinçli bir tercihin sonucu olmalarından dolayıdır ki, insan insana karşı sorumlu sayılır. Bu sorumluluk yargılanma ve yadırganmayı barındırır. Düşüncenin eyleme aktığı her alan , her biçim bir yansımadır. Bu yansıma, insandan insana doğru olan bir yansımadır. Birden çok insanın yaşamadığı bir yerde ne düşünce ne eylem ne de yansıma bir anlam ifade etmez. Yanı-sıra, ham düşüncenin olgunlaşması her zaman onun açığa çıkmasına ne bir gerekçe ne de bir zorunluluk oluşturmamaktadır. Düşünce saklanabilir bir olgudur.

Soyutlayan insan kendi çelişkisinde çelişkisiz sentezi yaratabildiği için tüm sentezlerinde eylem-pratiği ile örtüşmez. Onun tümden örtüşmesi, anlamı yoklaştırır. Bu nedenledir ki hem düşünce açıklamasının hem de edimsel dışa-vurumun kişinin gerçek düşüncesi ile örtüşüp örtüşmediği ya da anlatılmak istenenin ne olduğuna dair ince, ayrıntılı bir değerlendirme yapılmasının gerekli olduğu zamanlar çoğunlukta olur. Bazı açılımlarda açılımın netliği sayesinde ona bir anlam yüklenmesi ve araştırmaya konu edilmesi yönlerinde bir değerlendirmeye tabi tutulmasına gerek yoktur. Tümden örtüşmenin anlamı yoklaştırması bu nedenledir. Anlam ve anlamlı olma durumları bir ve aynı olgular/durumlar değillerdir.

Düşüncenin açığa çıkarılması yöntemlerinden en etkili ve güçlüsü olan ve zaman içerisinde yitip gitmeyen olanı dil/sözel-yazınsal ile yapılanıdır. Dil de düşünce gibi kolektif bir emeğin sonucunda ortaya çıkan sosyal/tarihsel bir olgudur. Dil üzerinden yapılan iletişimin hem kolaylığı ve hem de zenginliği düşüncenin şekillenmesinde, gelişip, değişip dönüşmesinde muazzam bir etkisi vardır. Dili olmayan bir düşünce her halde düşünülemez.

Eylem/edimler somut görüngülerdir. Bunların kişi üzerindeki yansımaları edimin ilk göründüğü şekli ile olur. Her edimin iç yapısı görüngüsü ile örtüşmeyebilir. Bu nedenle onun yöneliminin nedenlerine göre etkileri de farklılık gösterecektir. Değerlendirilmesinde ise, her iki durumun örtüştürülmesi halinde doğru değilse yanlış sonucu doğuracaktır. Bir edimin/eylemin sosyal bir ortaklaşmanın ürünü olup olmaması onun yönelimi ile ilgilidir. Ancak, ne olursa olsun tüm edimler kolektif aklın ürünü olan düşünceye dayalı oldukları zaman sosyal bir içeriğe, anlama kavuşabilir. Sosyal ortaklaşmadan bağsız olan edimlerin/eylemlerin düşünsel zeminden kopuk olduğu söylenemez. Ortaklaşmaya aykırı ve ters düşen bu edimlerin bireysel ve sosyal yanları bir diğerinden ayrışır ve bireysel eğilim/yönelim ve istekler ile toplumsal eğilim/yönelim ve istekleri farklı olarak etkilenirler/etkirler. Bir edimin aykırı olması ona etki eden düşünce yapısını da aykırı kılar. Aykırılık üzerindeki toplumsal ortaklaşma ise, mevcut olan ortaklaşmaların varlığına bağlıdır. Böyle olunca, aykırı düşünce ve edimin kök olarak var olan ortaklaşmalar üzerinden referans aldıkları söylenebilir. Her hal ve şartta bu son durumun kendisi de bir karşı-ortaklaşma anlamına gelir.

Eylemin kişi/ler üzerindeki etkisi, düşüncenin kendisinden daha fazla olduğu için karşı tepkiler, yoğunlukları ve gecikmeyişleri de bir o kadar anlaşılır ve kaçınılmazdır. Bu nedenle düşüncenin kendisi ile açığa çıkması arasındaki muazzam fark her iki olguyu ayrı kefelere koyarak değerlendirme yapılmasına neden olmaktadır. Ham düşüncenin bir kıymet-i harbiyesi olmadığı gibi, paylaşılmaya düşüncenin de bir kıymet-i harbiyesi olamaz. Öyle ise, rahatlıkla görülebilir ki, düşünce dil ve eylem bir diğerinden ayrı ele alınıp değerlendirilemezler.

Düşüncenin açığa çıkması onun bir tür yönelimi ile gerçekleşir. Bu yönelimin kendince bir anlamı ve amacı vardır. Bu durum onun açığa çıktığı görüngüsü ile örtüşüp örtüşmemesine, birlik ve çelişkisine neden olur. Düşüncenin açığa çıkmasının tüm şekilleri bir edim olmakla birlikte pratik edimlerle doğrulanıp, tutarlılık göstermesi sonucunda amacı ile örtüşüp örtüşmediği anlaşılabilir, değerlendirilebilir ve denetlenebilir. Bu eylem pratiği onun bir nevi test edildiği alanı oluşturur. Düşüncenin muhataplarınca algılanması, değerlendirilmesi ve sonuçlarını doğurması onu açığa çıkartan kişinin gerçek düşüncesinin yönelimi ile aynı olmayabilir. Kişiyi gerçek düşüncesini açıklamaktan alıkoyan bir çok toplumsal neden vardır. Bir soytarının kralı yermesi ancak onu yücelten düşüncelerde gizlenmekle mümkün olabilmektedir. Düşüncenin içinde bulunduğu ve sıkıştırıldığı toplumsal ve hiyerarşik kurumlar/yargılar/değerler onun açığa çıkarılma biçimini kişiden kişiye farklılık göstererek etkiler/biçimlendirir. Düşünce yok edilemediğinden baskılanması da bir o kadar yoğundur. Eylem pratiği ile düşünce arasındaki çelişki onun niyetliliğini, amacını ve gizliliğini ortaya koyar.

Bir düşünce eylem-pratiği ile örtüşmese dahi kendince doğru olduğu inancına dayanır. Uzlaşmazlık ve doğruluk arasındaki fark düşüncenin niyetliliği, yönelimi ile ilgilidir. Eylem-pratiği ile çelişkili olması bir istenç olarak ortaya çıkar. Özde ise bu bir aldatmadır. Altında ise, kişisel beklentiler, kazanımlar, iç-hesaplar yatar. Bu çelişkiyi açığa çıkaran olgu edimin/eylemin kendisidir. Bunun açığa çıkması, belirginleşmesi ve tanımlanabilmesi için pratik ?yaşam içinde bir sürecin mutlak surette geçirilmesi gerekir. Görünen niyetlilik/yönelim ile gerçek niyetlilik/yönelimin örtüşüp örtüşmediği zaman dilimindeki yaşam-pratiğinde test edilebilir.

Pratiği ile örtüşmeyen düşünce içten-pazarlıklıdır, sahtedir.

Nejdet Evren
Kasım/Aralık 2011 Batı

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
Arshile Gorky’yi kim öldürdü? Celâl Üster

Arshile Gorky'yi tanıyor musunuz? Ya da, Arshile Gorky adını duydunuz mu? Geçen yüzyılın sanatının değişmesinde önemli bir rol oynamış olan...

Kapat