Apaydınlık Gelecek – İnsanın Köktenci Bir Savunusu

İnsanı, insanlığı, insancıllığı savunan yeni ve köktenci bir manifesto.
Teknolojiyi, denetimi, gözetimi, algoritmik kontrolü ve zombileri sorgulayan eleştirel bir deneme.
Neoliberalizme, onun kriziyle oluşan boşluğu insanı hiçleştirerek doldurmaya çalışan alternatif sağa ve otoriter yönelimlere kapsamlı bir itiraz.
Zamanımızın en parlak düşünürlerinden biri, Paul Mason, karanlık ve kasvetli günlerin ortasında ışıltılı yarınlarını arıyor insanın. İnsanın köktenci bir savunusuyla apaydınlık bir geleceği…
Güncel gelişmeler, olgular, eylemler, tehditler bir yanda, ağır teorik konular diğer yanda… bir gazeteci kıvraklığıyla kaleme alıyor zorlu kuramsal sorunları Mason.
Otoriter, denetimci güçler karşısında ne yapmalı? Neoliberal benlik nasıl inşa edildi, nerede çuvalladı? “Occupy” hareketlerinde, Arap Baharı’nda, Gezi’de neler başarıldı, neler eksik kaldı? Yapay zekâ karşısında insanlığımızı nasıl koruyup geliştireceğiz, denetim toplumuna teslim olmadan insanlığın temel değerlerini nasıl koruyacağız? Peki, yapay zekânın denetimi, hangi değerler sistemine göre olmalı?
Marksizmin insan doğası teorisi bugün bir dayanak olabilir mi; kadınların uğradığı özgül baskılar, ev içi ödenmemiş emek ve ahlak konusunda bıraktığı boşluklarla işçi sınıfına biçtiği rol nasıl değerlendirilmeli? Ağ bağlantılı bireylerin kapitalizmi devirme olanakları ve yeni bir “sınıf” tartışmaları, Marksizmle nasıl ilişkilenmeli?
Bütün bu sorulara ve daha fazlasına yanıt arayan, sömürüsüz, eşit, özgür, apaydınlık bir geleceği arayan zihin açıcı bir çalışma. Tam zamanında!

“Neoliberalizm hakkında uzun zamandır gördüğüm en iyi çözümleme… Daha da iyisi, tutkulu ve duru bir anlatım. Umuyorum ki birçok kişinin zihninde değişikliğe yol açacak.” – Philip Pullman


OKUMA PARÇASI

Giriş

Bu kitabı okumayı bitirince, bir seçim yapmanızı istiyorum.
İnsanları makinenin kontrol etmesini kabul mü edeceksiniz,
yoksa buna direnecek misiniz? Eğer yanıtınız direnmekse, insanların haklarını makinelerin mantığına karşı hangi temele
dayanarak savunacaksınız?
Yirmi birinci yüzyılda, insanlık yeni bir problemle yüz yüzedir. Bilişim teknolojisi sayesinde, geniş bilgi asimetrileri ortaya
çıkmıştır –bu da geniş güç asimetrileri yaratmıştır. Akıllı cihazlarımızın ekranları sayesinde, hem şirketler hem de hükümetler, algoritmalar yoluyla üzerimizde denetim kurmakta giderek
yetkinleşiyor: Ne yaptığımızı, ne düşündüğümüzü biliyor, bir
sonraki hamlelerimizi kestirebiliyor, davranışlarımızı etkileyebiliyorlar. Bu arada bizim, olan bitenlerin herhangi birini bilme
hakkımız bile yok.
Bugünün karabasanı işte tam da budur. Gelecekte, yapay
zekâ geliştikçe, bilişim makinelerinin denetimini bütün bütüne
elden kaçırmamız işten bile olmayacak.
Basit tanımıyla algoritma, bir insanın bir sorunu çözmek için
tasarladığı ve yazdığı yönergelerden ibarettir. Örneğin, pasaportumu gösterdiğimde, sınır denetim görevlisi bilir ki, parmak
izlerim daha önce arşivlenmiş izlerle eşleşirse, geçmeme izin
vermesi gerekir; eşleşmezse, daha ayrıntılı sorgulama için beni
alıkoyar.
Bir bilgisayar programı, insan müdahalesi olmadan işleyen
bir algoritmadır. Bir anlamda, uzun bir otomasyon sürecinde
elde edilmiş nihai başarıdır. Geçen iki yüz yılda en başarılı stratejilerimizden biri, işçileri, sanayi sürecinin “kenarı”na almak,
denetimci yapmaktan çok gözlemci yapmak, makinelere ise geçici ve sınırlı özerklik vermek olmuştur. Bugün bilgisayarlar ve
bilişim ağlarıyla yaptıklarımız, geçmişte yel değirmenleriyle,
çırçır ve eğirme makineleriyle, içten yanmalı motorla yaptıklarımızın bir uzantısıdır yalnızca. Ancak bir gün makineler bize
talimat verebilecek duruma gelirse, insanlığın kalıcı olarak “kenara” çekilip denetimi teslim etmesi tehlikesi vardır.
Milyonlarca insan, algoritmik denetimin tehlikeleri konusunda teyakkuza geçmiştir. Ancak bunu, bir etik komitesiyle, bir
teknoloji konferansıyla, bir bilim dergisiyle ilgili –ya da gelecek
kuşağın çözeceği– bir problem sanmaktadır. Aslında bu, şimdi
boğuşmakta olduğumuz acil iktisadi, siyasal ve ahlaki krizlerle
yakından bağlantılıdır.
İşte bunun nedeni…
Diyelim, ülkeyi hükümetten daha iyi yönetebilen, her bir insandan daha mantıklı düşünebilen ve bağımsız çalışabilen bir
makinenin olduğunu size anlatmışım? Diyelim, yaşamınızdaki
tüm önemli kararların kontrolünü o makineye devretmenizi istemişim? Diyelim, makinenin ne karar vereceğini önceden kestirerek davranışınızı ona göre değiştirirseniz daha mutlu olacağınızı söylemişim? Umarım ki, tüm bu fikri alaya alırdınız.
Ama makinenin yerine “piyasa” sözcüğünü koymayı deneyin. Otuz yıldan beri milyonlarca insan, hayatlarını piyasa güçlerinin çekip çevirmesine, davranışlarını şekillendirmesine ve
demokratik haklarını zapturapt altına almasına izin vermiş durumdadır. Bu makinenin iktidarı ve denetimine tapmaya adanmış bir din bile vardır: Adı, ekonomidir.
Son otuz yılda piyasayı özerk, insanüstü bir ruh kılavuzu1
konumuna yükseltmekle, sonraki yüz yıllık dönemin herhangi bir

1 “Spirit guide”, spiritüalizmde aynı zamanda “görünmez koruyucu varlığa” verilen
isim. –ed.

anında makine denetimini kabul etmeye kendimizi potansiyel
olarak hazırlamış olduk.
Serbest piyasa çağında, insanların piyasa güçlerine boyun
eğişini kutlamayı öğrendik. Yurttaşlık, ahlak ve “etkenlik” (eyleme geçme gücü) gibi kavramları, şimdi yalnızca tüketici seçiminin ve finans mühendisliğinin çekip çevirdiği dünyanın işleyişiyle sanki alakasız kavramlarmış gibi ele aldık.
Ne var ki, şimdi serbest piyasa sistemi kendi içine çöküp patlamıştır. Bencillik, hiyerarşi ve tüketimcilik mantığı artık işe
yaramıyor. Sonuç olarak, piyasa dini, yerini eski tanrılara bırakmıştır: ırkçılığa, milliyetçiliğe, kadın düşmanlığına ve kudretli
hırsızların putlaştırılmasına.
2020’lere yaklaşırken, etnik milliyetçilerin, kadın düşmanlarının, otoriter siyasal liderlerin oluşturduğu bir ittifak, dünya düzenini lime lime ediyor. Onları birleştiren, evrensel insan
haklarını hor görmeleri ve özgürlükten korkmalarıdır. Onlar,
makine denetimi fikrini seviyorlar ve göz yumarsak, kendilerini
zengin, kudretli, hesap sorulamaz durumda tutmak için bu makineyi saldırganca kullanacaklar.
Kargaşanın ve düzensizliğin kökünü kazımak, ırka, cinsiyete
ve milliyete dayalı yeni biyolojik hiyerarşiler dayatma girişimine
dur demek, makine denetimine hayır demek için geç kalınmış
değildir. Ancak bunlara teslim olmayı savunan tezler her yanımızı kuşatmıştır.
“İnsanlık zaten bitti” fikri, alternatif sağdan akademik sola
kadar uzanan modern düşüncede derinlemesine kök salmıştır.
Siz, kişisel olarak, “insani değerler”e uygun yaşamak için ne kadar çabalarsanız çabalayın, insani değerlerin hiçbir temelinin
olmadığı; insan doğası diye bir şeyin bulunmadığı, insanlara
tüm makineler karşısında ayrıcalık tanımanın mantıksal bir temelinin ve evrensel insan hakları için bir dayanağın olmadığı
yönünde – Silikon Vadisinden Çin Komünist Partisi’nin genel
merkezine kadar uzanan– genel bir kanı vardır.
Anlaşılıyor ki, serbest piyasa ideolojisi, daha kuşatıcı bir antihümanizme götüren bağımlılık yapıcı bir geçiş ilacı gibidir. Ve
biz bu daha sert ilacın tam olarak nasıl zarar verebileceğini ortaya çıkarmak üzereyiz.
Serbest piyasa dininin ilk emri, “yarış ve elde et” idi. Küreselleşmeden dönüş ve sağcı milliyetçilik çağında, ilk emir şöyle
olacaktır: yarış, elde et, yalan söyle, denetimine al ve öldür. Yeni
zeki makineler teknolojisini insanın denetimi altına almaz ve
onu, insani değerlere ulaşmak üzere programlamazsak, bunların tasarımında temel alınacak değerler, Putin’in, Trump’ın ve Şi Cinping’in değerleri olacaktır.
Dolayısıyla, bu kitabı, bir başkaldırı eylemi olarak kaleme aldım. Kitabı okuduğunuzda, sizin de başkaldırı eylemlerine başlayacağınızı umuyorum. Bu eylemler, diktatörleri alaşağı etmekten tutun, yanınızda yörenizde insan merkezli projeler geliştirip
uygulamaya, gündelik yaşantınızda makine mantığına basitçe
karşı çıkmaya kadar geniş bir alanı kaplayabilir.
Etkin şekilde direnmek için, serbest piyasa ekonomisiyle,
makineye tapınmayla ve akademik solun antihümanizmiyle gireceği çatışmadan sağ çıkabilecek bir insan doğası teorisine ihtiyacımız var.
Kısacası, insanı/insanlığı köktenci bir tutumla savunmamız
gerekiyor.

KISIM I
OLAYLAR
Ayaktakımının istediği ve Goebbels’in büyük isabetle ifade ettiği şey, yıkım pahasına bile olsa tarihe erişmekti.
Hannah Arendt1

1 Arendt, Hannah, Th e Origins of Totalitarianism (Totalitarizmin Kaynakları), Londra,
“Kindle” basımı, s. 435

1
Başlangıç Günü
Ross koşarak yanımdan geçiyor, kamerası kayıtta. Eliyle omzuma dokunuyor ve konuşmaya başlıyor ama ben, kaskıma bantlanmış GoPro etiketini göstererek, sessizce dudaklarımla “canlı”
diyorum –yani, “bizi suçlu duruma düşürebilecek bir şey söyleme” demek istiyorum. Onunla en son İstanbul’da bir protesto
gösterisini filme aldık. Bu farklı.
Saniyeler sonra, yine film çekerek kargaşanın içinden eğile büküle geçen Brandon’la bir beşlik çakıyoruz. 2011’den beri
protesto gösterileri dünyasında mekik dokuduk: Kahire, Atina,
İstanbul. Kamera tutmayan ellerimizi uzatıp çok kısa bir an
parmaklarımızı birbirine geçiriyoruz. Vitrinler kırılıp parçalanıyor. SUV modeli bir araç ateşe veriliyor. Alevler ve patlama
sesleri havayı dövüyor, göz yaşartıcı gaz yayılıyor.
Maske takmış ve siyahlar giyinmiş bin kadar genç kentte kasırga gibi esiyor, çevik kuvvet polisleri de peşlerinde. Şu rastlantıya bakın ki, kentin bu birkaç yüz metre karelik savaş alanında
birbirimizi buluyoruz: Ben, Ross ve Brandon –başı beladaki ülkelerin filmini çeken emektarlar.
Günlerden, 20 Ocak 2017. Yer, Washington DC. Küresel sistemin kıyılarında olanca hızıyla sürmekte olan toplumsal savaş
şimdi sistemin merkezine ulaşmış bulunuyor. Beyaz Saray’dan
iki blok uzaktayız. Donald Trump başkan olalı henüz bir dakika
geçmiş.
Protesto gösterisi ivme kazanırken, polisler şaşkın: İnsanların ya onlara itaat ettiği ya da aksi halde vurulduğu durumlar
için eğitilmişler. Bugün ne ateş etmek ne de itaat mümkün. Bu
yüzden de protestocuların peşinden, bedenleri saçma sapan bir
teçhizatın ağırlığı altında ezilmiş ve askerî tembelliğe dayalı bir
yaşam tarzıyla şişmişken, nefes nefese koşuşuyorlar. Bir kızın
sürdüğü bisiklet takla atıp kazara üç polisi birden yere serince,
bazı başka polisler kızı pataklamak ve bisikleti parçalamak için
koşturuyor, diğerleri de kızın kalkmasına yardım etmeye çalışıyor. Film müziği, toplumsal olayların klasik müziği: polis megafonları; telsizlerden sızan, panik içinde emirler yağdıran cızırtılı
sesler; bir Starbucks vitrininin kırılma sesi; genç Amerikalıların
“Faşist ABD’ye hayır!” sloganları.
Polisler, en sonunda yarım parmak çapındaki hortumlarından göz yaşartıcı gaz sıkarak saldırıya geçiyorlar. Siyah kar
maskesi takmış kimi gençler, kaçmak yerine, sağlam bir kama
düzeni oluşturuyor ve gazdan korunmak için yatay tuttukları
siyah şemsiyelerini açarak polis hattına hücum ediyorlar. Bir
protestocu, maskesiz olarak, asfaltta yüzükoyun yatıyor ve bir
aynasız ona şok silahını doğrultuyor. Yaklaşık yirmi yaşındaki
genç, sarışın ve kıvırcık saçlı, yüzünde en ufak bir korku belirtisi
yok. Aynasıza ve kendini yakından çeken kamera objektiflerine
bakarak, soğukkanlı bir ifadeyle şöyle diyor: “Donald Trump’ı
s…yim. Donald Trump’ı s…yim.”
Göstericiler dağılırken, polisler küçük grupları sokaklarda
kovalamaya başlıyorlar. Her şey şiddetleniyor: Hızla koşarak
“American Development Bank”i, “Joe’s Stone Crab”i, Washington’daki lobicilerin çalıştıkları ruhsuz ofis binalarını geride bırakıyoruz. Ve biz bir yandan koşarken, ağır hareket eden, düşüncesiz bir düşmandan –olağan akışın parçalara bölündüğü görüntü
boyunca– bu panik içinde kaçma eylemi, bana filmlerden bir şey
hatırlatıyor. Ama neredeydi, hangi filmdeydi, çıkaramıyorum.
Başlangıç Günü 21
Trump’ın göreve başlama töreninden önceki gece,
Tennessee’den 72 yaşında bir çift çiyle tanışıyorum. Franklin
Meydanı’nda bir yola tebeşirle yazılmış “ Trump’ı s…yim” sözlerine başıyla işaret edip, “Ne düşünüyorsun bu konuda?” diye
soruyor. Kalın, kırmızı bir kovboy gömleği giyiyor ve kederli bir
yüz ifadesi var. “Th rash metal” çalan bir müzik grubunun çevresinde toplanmış göstericilere dalgınca bakarak şöyle mırıldanıyor: “Çalışmak istemiyorlar. Hasta bunlar.” Ne acayip, çünkü
besbelli ki göstericilerin çoğu, diploması ve işi olan orta sınıft an
gençler.
“Kaça mal oluyor biliyor musun?” diye devam ediyor. “Bir
beysbol şapkası elli dolar. Bir çift spor ayakkabısı yüz elli dolar.” Bu söz yine tuhaf görünüyor, çünkü –çoğunluğu anarşist
olan– protestocuların neredeyse hiçbiri markalı beysbol şapkası
ya da spor ayakkabısı giymiyor. “Tek istedikleri pa-ra,” derken,
son sözcüğü, avucunu dilenci gibi açıp mızmızlanarak söylüyor.
Pislik koklamış gibi yüzünü buruşturuyor.
İşte, ancak şimdi kavrıyorum: Adam gerçekte göstericileri
görmüyor, onların kendisine anımsattıklarını, yani Tennessee’deki yoksul siyahları –zihin gözüyle– görüyor. “Süpermarketten çıktıklarını görüyorsun…” diyor, sertleşmiş ve öfk eden
dışarıya uğramış gözleriyle, “beyaz tişört yirmi dolar, spor ayakkabısı yüz elli dolar…” Adam, siyahların giydiklerinin fiyatı konusunda bir uzman.
Ben itiraz etmeye çalışırken, adamın zihni başka bir konuya
atlıyor: düzmece olduğuna inandığı iklim değişikliği konusuna.
“Sığırlar osurur,” diyor coşarak, “ama şimdi benim metan vergisi ödemem gerektiğini söylüyorlar, ha?” Antarktika’nın altında, deve iskeletleri barındıran fosilleşmiş bir tropikal ormanın
bulunduğunu ve bunun kanıtladığı üzere, iklim değişikliğinin
geçici olduğunu bana anlatıyor: “Etme bulma dünyası.”
Washington, Göreve Başlama Töreni için dolup taşarken,
böyle kişilere her köşe başında rastlıyorum. Trump onlara yetki
verdi ve ABD medyası, salıvermeyi en çok istedikleri şeyi –nefreti– salıvermelerine olanak sağladı. Kendilerini acındıran ırkçılar birbiri ardına hikâyelerini üzerime boca ederken, neyle uğraştığımız açıklık kazanıyor: mantık hesabı yaparken güçlerini
kaybetmiş, yaşamdaki tüm ufak tefek adaletsizlik ve sıkıntıları
siyahların, gay’lerin ve özgürleşmiş kadınların yol açtığı hayalî
bir tehdide bağlayan insanlarla.
Liberal yorumcular, bu türden bireyleri nelerin motive ettiğini –onları yoksullaştıran ekonomiyi ve yönlerini şaşırtan
toplumsal değişimi– anlamamızı istiyorlar. Orta Batı’nın motellerinde ve taşra bölgelerinde geçen tatminsizlik içindeki yaşamlarına duygudaşlıkla bakmamızı istiyorlar.
Kendi adıma akıl, mantık ve bilim denilen daha katı bir duygudaşlık biçimini yeğlerim.
“Beyaz işçi sınıfı”nın sorunlarını anlamam istendiğinde,
beyaz olarak doğmuş ve zorlu şartlara sahip bir İngiliz kömür
madeni kasabasında yetişmiş olmanın verdiği güvenle şunu söylerim: Yok öyle bir şey. Tıpkı “amele” ve “vahşi” kimliklerinin,
sömürgeci yerleşimcilerin, kurbanlarına reva gördükleri insanlık dışı muameleyi haklı çıkarmak için kurguladıkları kimlikler
olması gibi, “beyaz işçi sınıfı” kimliği de yoksulları ezmek için
zenginlerin kurguladıkları bir kimliktir.
Gelin, sorunla yüzleşelim. Eğer barış, özgürlük ve sosyal
adalet istiyorsanız, “Antarktika Devesi Adamı” gibi kişiler, sizin düşmanınızdır. Bunlar, ırkçı ve vergi kaçakçısı bir adamı,
“kadınların cinsel organına ellemek”le böbürlenen bir adamı
–yeryüzünün en güçlü ülkesinde– iktidara getirdiler. Böylelikle, küreselleşme olarak bilinen çok tarafl ı sistemi tahrip etmeye,
azınlık ve kadın hakları alanındaki elli yıllık ilerlemeyi tersine
çevirmeye, hukukun egemenliği yerine kleptokratik1
bir hanedanın egemenliğini kurmaya bile bile giriştiler.

1 Yolsuzluğa, hırsızlığa bulaşmış kişilerin egemenliği. –ed.

Bu tür kişiler her kıtada saldırıya geçmiş bulunuyor.
Oregon’ın Portland kentinde, göçmenlerin kafalarının “betona
vura vura” ezilmesi çağrısı yapan “ Patriot Prayer” (Yurtsever
Yakarış) göstericileri var; Türkiye’de, eşgüdümlü şekilde kadın
gazetecilere tecavüz tehditleri savuran iktidardaki AKP’nin
“ trol”leri var; Rusya’da Onur yürüyüşlerine saldıran güruhlar
var; Alman parlamentosu Bundestag’ın kürsüsünden İslamofobik nutuklar atan neo-Naziler var. Hindistan’da bunlar, Müslümanları linç eden “inek muhafızları” arasında yer alırken,
Başbakan Narendra Modi –Hinduların Trump’ı– kılını bile
kıpırdatmıyor. Brezilya’da bunlar, 2018’de başkan seçilen, bir
kadın rakibine “tecavüz etmeye değmezsin” diyen ve asi Afrikalı kölelerin soyundan siyah quilombola’ların “üreyip çoğalmaya uygun olmadıkları”nı öne süren faşist Jair Bolsonaro’nun
neferleridir.
Daha geniş bir düzlemde, bunların zihinsel çöplüğü, dünyanın her yanında mantıklı bireylerin düşüncelerini ve sosyal
medya gündemlerini kirletiyor.
Kamuoyu araştırmacıları, bunların zihniyetini, “otoriter
popülizm”2
olarak adlandırmışlardır. Bunlar, başka birinin hakları gibi gördükleri insan haklarına; “kendi” kültürlerini kirlettiğini düşündükleri göçe; küresel siyaset ve ekonomide –baskıcılığını haklı saydıkları devletin elini zayıfl attığını düşündükleri–
çok tarafl ılığın tüm biçimlerine karşı çıkmakta birleşirler. Tüm
inandıkları bundan ibaret olsaydı, hızla değişen toplumlarda her
zaman pusuda bekleyen türden gerici duyguların basit bir kabarmasıyla karşı karşıya olduğumuzu söyleyebilirdik.
Ama daha derinlerde olan biten bir şeyler var: son beş yüz
yıldır, piyasaya dayalı toplumların yol gösterici değerleri olan
bilime, mantığa ve akılcılığa karşı düşmanlık. Göreceğimiz gibi,
alternatif sağın eylemcileri tam olarak anlasınlar ya da anlama2

https://yougov.co.uk/news/2016/11/16/trump-brexit-front-national-afd-branchessame-tree/

sınlar, akla karşı bu saldırı, krizdeki seçkinlerin bir kesimince
önceden kuramlaştırıldı.
Öğrenilmiş aptallığın küresel siyasette patlama yapması hepten dehşet vericidir, çünkü bu, bilgi açısından tarihin en zengin
çağında meydana geliyor. Bu durumu anlamamız ve akılcılığı kucaklamaları, demokratik davranışın kısıt ve kurallarını benimsemeleri için tutucu zihniyete sahip kişilerin olabildiğince geniş bir
kesimini ikna etmenin yollarını arayıp bulmamız gerek.
Ne var ki, ikna edilmelerinin mümkün olmadığı durumlarda
onlara karşı direnmeliyiz. Onlar, kaba kuvvete değil kurallara
dayalı bir küresel sisteme, kanıta dayalı siyaset anlayışına ve sağduyuya savaş açtılar. Bu değerleri savunmak isteyenlerin karşılık
vermeleri gerekir.
Bunu yapmak için, kendimizi salt olgusal gerçeklerden daha
fazlasıyla donatmamız gerek. Felsefeci Tzvetan Todorov’un yazdığı gibi, 20. yüzyılda totaliterciliğe karşı verilen mücadeleyi,
hem umudu hem de anıları incelememiz gerek. Peki ama neyi
anımsamak ve neyi ümit etmek için?
Çok eski değil, 1990’ların başında, kesinlikle akılcı kişiler,
tarihin “sona erdiği”ne; liberal demokrasinin ve serbest piyasa
kapitalizminin, gelecekte kalkışmaları olanaksız kılan birer kusursuzluk hali olduğuna inanıyorlardı.
2008’den beri bu yanılgı, bu kuruntu çökmüştür. Lehman
Brothers’ın ifl asıyla zincirinden boşalan finansal kriz hızla tırmanarak, serbest piyasa sistemini bir meşruiyet krizine sürüklemiştir; bu da şimdi demokrasiye, insan haklarına karşı bir
saldırıya dönüşmüştür ve jeopolitik sisteme yeni gerginlikler
yüklemektedir.
Amerika’yı Trump yönetiyor. Brexit, Avrupa Birliği’nin dağılmasını tetiklemiştir. Sosyal medyada anti-Semitizm, İslamofobi ve beyaz üstünlüğü ile erkek mağduriyetine dair kuruntular
kol geziyor. Türkiye’de yüzlerce gazeteci hapiste. Filipinler’de
devlet başkanı, ölüm mangalarının eylemlerinden zevk alıyor.
Ergenlik çağındakilerin duvarlara Beşar Esad aleyhine yazılar
yazmalarıyla başlayan Suriye Savaşı, 470 bin kişinin ölümüne
ve 10 milyon kişinin yerini yurdunu terk etmesine yol açmıştır.3
Çin, gelecek on yıl içinde 1,4 milyar yurttaşını mutlak dijital
gözetim ve denetim altına alma çabalarına hız veriyor.4
Bu, bir
çizgi romandan alınmış ürkütücü, distopik bir kurgu değildir.
Gerçektir.
Dünyanın kalburüstü üniversitelerinde eğitim görmüş daha
genç meslektaşlarımın, sistemik kriz çağının sona erdiği konusundaki kesin yargılarına, bir gazeteci olarak hep imrenmişimdir. Buna karşılık ben, yirmili yaşlarımın ilk yıllarını Th atcher’ın
Britanya’sında –bir çatışma, gerileme ve toplumsal çözülme döneminde– geçirdim. Onlar sanki sadece sakin, ılımlı, teknokratik ilerlemeyi bilir gibiler.
Şimdi onlara acıyorum. Her sabah haber akışlarında dramatik, akla hayale sığmayan olaylar silsilesini, üstelik bunlara
dair bir kurama sahip olmadan, seyretmek zorunda kalıyorlar.
Trump, FBI’a karşı Putin’in yanında yer almak için Moskova’ya
uçuyor. Avusturya’nın saygın tutucu partisi, bir gecede sosyalistlerle ittifakı bozup neofaşistlerle ittifak kuruyor. Çin’de, Şi
Cinping, otuz yıllık uzlaşı hükümetiyle bağları koparıp tüm iktidara el koyuyor. Varlığından hiçbir zaman haberdar olmadığımız özel istihbarat teşkilatlarının, en yüksek peyi sürenin lehine
seçimleri manipüle ettiği ortaya çıkıyor.
Gerçek zamanlı olarak başımıza geldiği ve ceplerimizdeki cihazlarla görülebildiği için, bu yeni küresel düzensizlik iki kutuplu bir tepkiye yol açıyor: kargaşaya karşı aşırı duyarlılık, ama sıra
buna son verme olasılığına gelince, bir teslimiyet hali.

3 Human Rights Watch, https://www.hrw.org/world-report/2017/countrychapters/
syria
4 http://www.bbc.co.uk/news/world-asia-china-34592186

Bir zamanlar Batı dünyasının egemen ideolojisi olan liberalizme gelince, o da iki kutuplu olup çıkmıştır. Eğitimli kişiler arasında, jeopolitik umutsuzluğun yanı sıra teknolojik coşkunun dile getirildiğine tanık olmak artık sıradan hale geldi:
Trump’tan sonra olabilecek kötü şeylere dair karanlık bir önsezinin yanı sıra yüksek teknolojili, otomasyona dayalı, yeşil bir
gelecek öngören iş planları. Bu tutumu araştırırsanız görürsünüz ki, dayandığı varsayım –şimdi bile– Dördüncü Sanayi Devrimi denilen bir şeyin her şeyi yoluna koyacağı beklentisidir.
Bu kitabın savı, bunun olmayacağıdır. Yeni teknolojilerin potansiyelini insan refahı ve esenliğini yükseltecek biçimde devreye sokmak için, geriye, savunulacak insani bir şeyin kalması
gerekir. Ama yüz yüze geldiğimiz krizlerin –ekonomik, jeopolitik ve teknolojik krizlerin– her birinin kökünde, insan olmanın
taşıdığı anlamın aşınması yatıyor.
1980’lerden beri serbest piyasa ideolojisi, ekonomik gereksinimlerin bir toplamından fazlası olan bir benliğe sahip olma
hakkımıza saldırmaktadır. Küreselleşme dağılırken, evrensel ve
elimizden alınamaz olan haklar düşüncesinin kendisi saldırıya
uğramaktadır. Bu arada, teknoloji de, dijital denetim ve gözetimden bağışık, özerk hareket edebilme yeteneğimizi baltalamaya
başlamıştır: Görmemize de, anlamamıza da izin verilmeyen algoritmik denetim biçimlerine gitgide daha çok boyun eğiyoruz.
Bu hiç de tesadüf değildir: Bu kitabın akışı içinde göstereceğim gibi, apaçık antihümanizm teorileri, geçen iki yüz yılın
herhangi bir dönemine oranla bugün daha güçlüdür.
Bugünkü korku ve acımasızlık iklimine rağmen, Rus devrimci Lev Troçki’nin bir keresinde insanlığın “aydınlık, parlak
geleceği” dediği şeye yine de ulaşabileceğimize inanıyorum. Ancak ekonomik krizin kaynakları üzerindeki sis perdesini kaldırmanın ve demokrasi anlayışımızı derinleştirmenin yanı sıra, bizatihi insanlık kavramını da savunmamız ve bundan yeni pratik
sonuçlar çıkarmamız gerekir.
Trump’ın göreve başlama töreninin yapıldığı gün polisi atlattıktan sonra, o sahnenin bana anımsattığı şey aklıma geldi: Bu
bir zombi filmiydi. İlk zombi filmi 1932’de gösterime girdi, ama
bu sinema türü 1960’lı yıllara kadar kıyıda köşede kaldı.5
Erken
dönem zombi filmlerinin çoğunda, canavar, ölüp dirilmiş siyah
bir Karayipli adamdır ve beyaz kadınlara tebelleş olup zarar vermeye niyetlidir. O filmlerin hangi korkular üzerine kurulduğunu anlamak zor değildir.
Modern zombiyle ancak Yaşayan Ölülerin Gecesi (Night of
the Living Dead; 1968) adlı filmde tanıştık: Bir ceset hayata döndürülüyor ve insanları öldürüp yemeye programlanıyordu. Bu
yeni tür canavar, tanıyıp bildiğiniz beyaz komşunuzun cinnet
geçirmiş haliydi. Zombi sineması ondan sonra küreselleşti. Sadece 2010’da, Japonya’da çekilen Big Tits Zombie (Koca Memeli
Zombi) filminden ABD’de çekilen Santa Claus vs the Zombies
(Noel Baba Zombilere Karşı) filmine kadar yirmi yedi zombi
filmi çekildi. Zombi artık video oyunlarındaki başlıca düşman
karakterdir –siz öldürdükçe çoğalan, davranışı kestirilebilen,
sessiz ve budala hedeft ir. Haft a sonu zombi toplantıları; insanların yardım amaçlı para toplamak üzere oralarına buralarına kan
sürerek yaptıkları zombi “yürüyüşler”i vardır. Zombi bir mecaz
olup çıkmıştır: Düzen ve kurallarının, her türden fikri içinde
yansıtmanıza olanak sunduğu, herkesçe anlaşılan bir anlatı çerçevesi olmuştur. Böylelikle, Kung Fu Zombie, Biker Zombies from
Detroit, La Cage aux Zombies ve World War Z gibi filmlere kavuştuk.
Peki, niçin böylesine devasa ölçekte dikkat, duygu ve zihinsel
enerjiyi hep birlikte zombiye yatırıyoruz? Kendimize ve kendimiz hakkında ne söylemeye çalışıyoruz?
İnsan kültürleri, çoğunlukla derinden hissedilen insani bir
gereksinimin eğretilemesi olarak, yaşayan ölülere veya yarı in5 Dendle, Peter, Th e Zombie Movie Encyclopedia (Zombi Sineması Ansiklopedisi), Jefferson, 2001
sanlara dair her zaman efsane ve söylenceler kurgulamıştır –ama
zombi olgusu benzersizdir. Zombiler vampir değildir. Vampir ile
kurban arasındaki ilişki, gayrimeşru cinsel çekimi anlatan bir
mecazdır, üstelik bir vampirle tartışabilirsiniz. Zombiler hortlak değildir. Hortlak öyküsünün ardındaki mecaz, kederdir ve
hortlaklar sizi öldüremez. Zombiler kurt adam da değildir: Kurt
adam, akıl hastalığını veya sosyopatik şiddeti anlatan bir mecazdır –ve kurt adam olmak gelip geçiciyken, zombi olmanın geri
dönüşü yoktur.
Batı folklorundaki geleneksel canavarlarla karşılaştırılınca,
zombi, nevi şahsına münhasır bir sınıf oluşturmasını sağlayan
bir süper güce sahiptir: Kendi kendini kopyalayıp üretir. Tek
kurt adam, Londra’yı kırıp geçirmez; tek vampir, Transilvanya
halkını yok etmez. Ama tek zombi –geometrik olarak büyüyen
bir cinayet ya da hastalık bulaştırma süreciyle– bütün bir toplumun kökünü kazıyabilir.
Öyleyse, zombi mecazının işlediği gerçek, derin korku nedir? En olası yanıt şudur: Bizi insan yapan şeyleri –akılcılığımızı, gerçeği yalandan ayırabilme yeteneğimizi, diğer insanları
bizimle aynı haklara sahip dost türdeşlerimiz olarak görebilme
yeteneğimizi– yitirmek üzere olmaktan duyduğumuz korku. Etkenliğimizi. Özgürlüğümüzü.
Bu türden korkular akla yatkındır. Shakespeare ve Galileo’nun
yaşadıkları günlerde tanımlandığından beri, hümanizme yöneltilmiş en büyük saldırıyla karşı karşıya bulunuyoruz. Hümanizm, 400 yıldan uzun bir süre, Batı’ya özgü uygarlık fikirlerinin, bilimsel düşüncenin ve toplumsal ilerleme kavramlarının
merkezinde yer aldı. Ancak 20. yüzyılın sonundan itibaren,
hümanizm karşıtlığı aynı anda birkaç yönden birden yükselişe
geçmiştir.
Stratejik tehdit, teknolojiden gelmektedir. Yapay zekânın,
tüm insan beyinleri bir araya getirilse elde edilebilecek yetenekleri aşan bir yetkinlik düzeyine bu yüzyıl içinde ulaşması olasıdır. Aynı zamanda, biyomühendislik, bireylerdeki tek seferlik
gen uyarlamalarının ve –eğer bu alandaki yasaklar kaldırılacak
olsa– insanlığın gen havuzundaki geri dönüşsüz değişikliklerin
mümkün olduğu bir noktaya ilerlemiştir. Bu olasılıklara duyulan inanç, gelecekle ilgili düşünce üretenler arasında güçlü bir
antihümanizmi körüklüyor: insan bireyselliğinin değerine dair
bir bozgunculuk; Homo sapiens’in sönmeye mahkûm bir tür olduğuna ilişkin bir kanı.
İkincisi, sinir biliminde ve bilişim kuramında kaydedilen gelişmeler, davranışımızın kaçılmaz şekilde belirlenmiş
olduğu; beynimizin, şimdi kendisi de gitgide daha çok dev
bir “bilgisayar”ın ürünü gibi görünen bir evren içinde, kendi
DNA’sınca “programlanan” ve ancak kendi fiziki ortamınca değişime uğratılan salt bir biyolojik makine olduğu kanısını pekiştirmiştir. Bu önermelerin ikisi de bilimin kendi içinde tartışılıyor olmasına karşın, dünya havalimanlarının kitap satış noktaları, ince ayrımları boş verip doğrudan doğruya mesajı –halihazırda özgürlük yeteneğinden yoksun birer otomat olduğumuz
mesajını– ileten satış rekoru kırmış kitaplardan geçilmiyor.
Üçüncüsü, çıplak bir demografik gerçek var: Bugün dünya
nüfusunun çoğunluğu, hümanizme dayanak oluşturan kültürel kavramların zayıf olduğu ülkelerde yaşıyor. 1949’da İnsan
Hakları Evrensel Bildirisi imzalandığı zaman, gezegen üzerinde 2,4 milyar insan vardı ve bunların dörtte biri, Aydınlanma
geleneklerinin şekillendirdiği toplumsal seçkinleri barındıran
kalkınmış, demokratik ülkelerde yaşıyordu. Bugün ise 7,5 milyar insan var –ve bunların çoğu, insan haklarının reddedildiği
toplumlarda, istikrarlı demokratik sistemler dışında yaşıyor.
Daha kötüsü, bu devletlerin resmî ideolojileri tamamen antihümanist. Çin’de “ Marksizm” olarak öğretilen Konfüçyüsçülük
ile muhasebecilik karışımı şey, Hindistan’da Modi yönetiminin
Hindu şovenizmi ve Putin’e can veren Büyük Rus milliyetçiliği
bu ideolojiler arasındadır.

Sonuncu ama diğerleri kadar önemli bir başka başlık da, geçen kırk yıl boyunca serbest piyasa ekonomisi adına hümanizme
karşı yürütülen saldırıdır. Neoliberalizm olarak bilinen iktisadi
model, bizi yeni rutinlere zorlayıp sırf ayakta kalmak için yeni
tutum ve değerler benimsemeye mecbur ederek; bizi iki boyutlu
iktisadi canlılara indirgeyerek, 21. yüzyılın ilk yıllarıyla birlikte birbiri peşi sıra üzerimize gelmeye başlayan antihümanizm
biçimlerine karşı davranışsal ve zihinsel savunma güçlerimizi
kırmıştır.
Tüm bu tehlikeleri billurlaştıran ve hızlandıran dönüm
noktası, Trump’ın kazandığı başkanlık zaferi ve dizginlerinden
boşalmasına yardım ettiği küresel ölçekli sağcı popülizm dalgasıydı.
Trump, küreselleşmiş serbest piyasanın dayandığı çok tarafl ı kurumlara –BM İnsan Hakları Konseyi’ne, Dünya Ticaret
Örgütü’ne, Avrupa Birliği’ne ve Kuzey Amerika Serbest Ticaret
Anlaşması’na– karşı bir yıkım güllesi gibi harekete geçti. Medyayı “yalan haber” yapmakla suçlayan, diplomasi ve iç siyasete
abartılı hareketler ve öngörülemezlik sokan Trump, 1989 sonrası
kurulan dünya düzenini dağıtmaya çalışmakla kalmadı, fiilen
düzensizlik çıkarmaya da çabaladı.
Trump, 2017’de Charlottesville’de çıkan şiddet olaylarına
tepkisini dile getirirken, ABD’de yeni bir faşizm biçimine açıkça
yeşil ışık yaktı. Alternatif sağ [“alt-right”, ABD’deki aşırı sağ],
evrensel insan hakları fikrinin tümüne saldırıyor; bilimsel düşüncenin geçerliliğini bıkıp usanmadan sorguluyor; üniversiteler ve kamu denetimindeki medya gibi kendini nesnel doğruları
ortaya koymaya adamış kurumlara kara çalıyor.
Bu arada, ABD’nin liberal, demokratik değerlerine karşı savaşmak için Trump’ın kullandığı araçların ta kendisi, insan aklı ve seçiminin can damarını emen aygıtlardı: Trump ve
Rus destekçileri, ABD’li seçmenlerin görüş ve oy verme davra-


KÜNYE
Apaydınlık Gelecek
-İnsanın Köktenci Bir Savunusu
Kitabın Orijinal Adı : Clear Bright Future
Yazar: Paul Mason
Çevirmen: Şükrü Alpagut
Yayınevi : Yordam Kitap
Sayfa Sayısı: 432
İlk Baskı Yılı: 2020
Baskı Sayısı: 1. Basım


İçindekiler
Giriş ………………………………………………………. 13
KISIM I
OLAYLAR …………………………………………………… 17
1 Başlangıç Günü ……………………………………….. 19
2 Genel Bir Trump Teorisi ……………………………….. 35
KISIM II
BENLİK …………………………………………………….. 65
3 Neoliberal Benliğin Yaratılışı ……………………….. 67
4 Telgraflar ve Hiddet ……………………………….. 94
5 Dağılma …………………………………………….. 111
6 Kekistan’a Giden Yol ………………………………… 127
7 Arendt’i Okumak Yetmez ……………………………. 157
KISIM III
MAKİNELER ……………………………………………….. 173
8 Makineyi Saran Gizem Bulutunun Dağıtılması ………. 175
9 Neden İnsanlara İlişkin
Bir Teoriye Gereksinim Duyarız? …………………….. 198
10 Düşünen Makine ……………………………………. 215
11 Antihümanist Saldırı ……………………………….. 244
12 Kar Tanesi Ayaklanması …………………………….. 277
KISIM IV
MARX ……………………………………………………… 299
13 Camı Kırmak ………………………………………… 301
14 Marksizmden Geriye Ne Kaldı? ……………………… 320
KISIM V
BAZI REFLEKSLER …………………………………………. 347
Kısa Bir Ara… ………………………………………….. 349
15 Geleceğin İptalini Geri Al ………………………….. 351
16 Tehlikeye Tepki Göster ……………………………… 363
17 Makine Denetimine Karşı Çık ……………………….. 374
18 Şi Cinping’in Düşüncelerini Reddet …………………. 388
19 Asla Pes Etme ……………………………………….. 398
20 Antifaşist Bir Hayat Yaşa …………………………… 412
Teşekkürler ……………………………………………….. 422
Dizin …………………………………………………….. 424


Paul Mason
1960 Manchester ( İngiltere) doğumludur. BBC
2’nin Newsnight programında ve Channel 4
News’ta ekonomi, siyaset, kültür, dijital dünya,
toplumsal adalet gibi konularda muhabirlik
ve editörlük yapmış, The Guardian, New
Statesman gibi gazete ve dergilerde makaleleri
yayınlanmıştır. 2003 Wincott Ödülü, 2007
Diageo Afrika Ekonomi Haberleri Ödülü,
2007 Orwell Ödülü gibi ödüllerin sahibi olan
yazar Londra’da yaşamaktadır.
Paul Mason’ın Çalışarak Yaşamak ya da
Savaşarak Ölmek (2010) ve Kapitalizm Sonrası
– Geleceğimiz İçin Bir Kılavuz (2016) kitapları,
Yordam Kitap tarafından yayınlanmıştır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here