Bekleyiş – Mehmet Ercan

Yıllardır doğru dürüst tatile çıkmamıştım. Artık tatil yapmamın zamanıydı.
 Yılların yorgunluğunu üstümden atmalıydım. Yorgun bedenimin deniz suyuyla tanışma zamanı gelmişti. Kumların üzerinde uzanarak, güneşin tadını çıkarmayı çoktan hak etmiştim.
 Deniz kenarında yazlık alalı on yıl olmuştu. İşlerimin yoğunluğundan dolayı gitmek bir türlü kısmet olmamıştı. Bizimkiler her yıl denize gidiyor, mavi gözlü dilberin tadını çıkarıyorlardı. “Belki denize gitmek bana da bir gün kısmet olur? diye düşünüyordum.
 Nihayet o fırsat yıllar sonra doğmuştu. Şimdi zamanım vardı. Gitmenin tam zamanıydı.
 Bütün hazırlıklarımız tamamlanmıştı. Tatildeki küçük kardeşim gelecek, bu sefer de ben, eşim ve oğlum tatile gidecektik. Ama gene olmadı. Çalan telefon dünyamızı yıkmıştı. Telefondaki gelinimiz, babamın vefat ettiğini söylüyordu. Evimize şivan düşmüştü. Alel-acele tatildeki kardeşimizi çağırdık.
Taziyemiz bir ay sürdü. Tatile gitmeyi düşünürken, daha beter yorulmuştum. Tansiyonum yükseliyor, başıma ağrılar giriyordu. Ayakta duracak halim kalmamıştı? Gözlerim kararıyor, başım dönüyordu.
 Bu arada, tohum ekme zamanı gelmişti. O işi de bitirdikten sonra Ankara’ya, evime gittim. Kendime bir hafta tatil vermiştim.
Bir gün Kızılay’a indim. Kitapçıların bulunduğu Konur Sokağı’na uğradım.
“Hem kitap alır, hem de kafenin birinde çay içerken kafamı dinlerim,” diye düşündüm.
 Bu düşüncelerle Kızılay’a indim. Kitapçıların orada kafede otururken öykücü bir arkadaşımla karşılaştım. Öykülerini sevdiğim bir arkadaştı. Güzel, naif öyküler yazıyordu. Tek şansızlığı, benim gibi o da kırsalda kalıyordu. Uzun bir hoş-beşten sonra, öykücü arkadaşla sanat ve edebiyattan konuşmaya başladık. Bana yeni yazdığı öykülerden söz etti. Ben de şiir ve öykü dosyalarımı düzenlemekte olduğumu, bir şiir dosyamla yarışmanın birine katılmayı düşündüğümü söyledim. Bu arada son zamanlarda yaşadığım acının beni çok yorduğunu moralimin çok bozuk olduğunu belirttim kendisine. Öykücü arkadaş bunun üzerine: “Sen en iyisi üç-beş günlüğüne bizim köye, benim yanıma gel. Hem dinlenmiş olursun, hem de bol bol edebiyattan konuşur, tartışırız;” demesi üzerine “Bilmem ki diyecek oldum,” olur, olur! Niye olmasın ki? Hem bizim oralar güzeldir, görmüş olursun” deyince kabul etmek zorunda kaldım. Öyle candan ısrar ediyordu ki kabul etmemek saygısızlık olurdu.
Daha sonra beraber kitapçıları dolaştık. Hem ben, hem o, epey kitap, dergi  aldık. Garip bir tesadüf, iki kırsal edebiyatçısını Kızılay’da buluşturmuştu. Bir köyden başka bir köye gezmeye gidecektim. Yazlık ve deniz beni boşuna bekleyecekti.
Anlaştığımız üzere, gelmeden önce kendisine telefon edecektim. Ona göre yola çıkacaktım.
Dört gün sonra kendisini aradım. Köyün adresini bana verdi. Ertesi gün bizim emektarla yola çıktım. Yolda giderken garip duygular içerisindeydim. Bakalım daha neler yaşayacaktım?
Sorarak arkadaşımın köyünün yolunu buldum. Sabah saat dokuzda arkadaşın köyüne ulaşmıştım. Hâlâ garip duygular içerisindeyim. “İnşallah bir terslik çıkmaz” diye geçiriyordum içimden.
Köyün girişinde, yolun sağ tarafında, küçük bir kayanın üstünde oturan biri dikkatimi çekmişti. Bir insan olduğunu kıpırdayınca anlamıştım. Uzaktan, bir kaya parçasıymış gibi görünüyordu. Arabayla hızlı geçtiğim için ancak bu kadarını görebilmiştim.
Arkadaşım köyün kahvehanesinde beni bekleyecekti. Kahvehaneye vardığımda, arkadaşım bekliyordu. Merhabalaşıp birbirimize sarıldık. Çaylarımızı içerken, birkaç köylü masamıza gelip, “hoş geldiniz” demeyi ihmal etmemişlerdi. Bu, Anadolu insanının misafirperverliğinin bir ölçüsüydü.
Köylüler ve arkadaşımla yarım saat kadar sohbet ettik. Arkadaşım, masamızda bulunan köylülerden özür dileyerek, kendilerinden izin istedi. Köylülerle tokalaşarak kahvehaneden ayrıldık.
Arkadaşımın evine gelince, hane halkının beni beklediğini hemen anladım.
Çok samimi ve candan karşılanmıştım. Yaşlı anamızın umur görmüş ellerini öptüm. Arkadaşımın eşiyle tokalaşarak, küçük çocuklarının yanağından okşadım.
Getirdiğim çikolataları onlara vermek istedim. Önce almak istemediler; arkadaşım,” alın amcanızın elinden” deyince kibarca alıp oradan uzaklaştılar.
O akşam, yemekten sonra edebiyattan, sanattan, siyasetten konuşmaya başladık. Konuşmamız bittiğinde, sabahın ikisi olduğunu anladık. Önceden yatağım hazırlanmıştı. O akşam, deliksiz bir uyku çektim.
Uyandığımda, saat dokuzu geçiyordu. Kahvaltımız hazırlanmış, beni bekliyorlardı. Kahvaltıyı yaptıktan sonra, arkadaşım beni köyün iki kilometre uzağında bulunan küçük bir çaya götürecekti. Arabanını bagajına oltasını ve piknik tezgahını koymuş olduğunu sonradan anladım.
Çay, bir-iki köyü geçtikten sonra ırmakla buluşuyormuş. Temiz suyu berraktı. Balıkların suyun altında yüzüşünü çok rahat görebiliyordum.
Arkadaşım balık tutmada uzmanlaşmıştı. Öğle olduğunda, balıklar temizlenmiş, mangalda cızırdamaya başlamışlardı. Rakı şişesi soğuması için çayın soğuk suyuna yatırılmış, içmemizi bekliyordu. Oysa benim içkiyle hiç aram yoktu. O güne kadar içmemiştim diyebilirim. O gün arkadaşımın hatırı için bir-iki dubleyi kendimi zorlayarak içtim. Arkadaşım da içkiyle aramın pek olmadığını anlayınca, içmem için fazla ısrarcı olmadı.
Sohbetimiz yine sanat ve edebiyat üstüneydi. Özellikle de en çok edebiyat üstünde yoğunlaşıyorduk. O bana öykülerinden söz ediyor, bense şiir ve öykü dosyalarımın kitaplaştırmada yaşadığım sıkıntılardan söz ediyordum. “Onlarca ulusal ve yerel dergilerde şiirlerim, öykülerim yayımlandı; buna rağmen bazı yayın evleri kitabımı basmak için üste benden para istiyorlar. Bu olacak şey mi?” diyordum sitemle. Arkadaşım bu konuda bana hak veriyordu. “Böyle şeyleri ben de duyuyorum” diyerek tezimi destekliyordu.
Gün kararmak üzereyken köye döndük. Gene sabaha kadar kitaplardan, dergilerde, öykü ve şiirlerden konuştuk. Bu akşam da sabahın üçünü bulmuştuk.
Sabah kahvaltısından sonra arkadaşım, beni bağlı oldukları ilçeye götüreceğini, orada bulunan bazı edebiyat severlerle tanıştıracağını söyledi. “Olur” dedim, “neden olmasın ki?..”
Arkadaşımın arabasıyla yola çıktık.
Köyün çıkışına gelince, kayanın üzerinde aynı görüntüyle yine karşılaştım. Bu sefer sırtı bize dönüktü. Bu bir kadındı. Benim kadının bulunduğu tarafa baktığımı gören arkadaşım: “O bir kız” dedi. “Kız mı!?” dedim şaşkınlıkla. “Peki orada ne işi var?” deyince, arkadaşım anlatmaya başladı:
“Aslında bu uzun bir hikaye sayılır. Bizim köyde herkes bu hikayeyi iyi bilir. Anlatayım da sen de öğrenmiş ol. O gördüğün Nurhan, otuz yaşının üstünde olmalı. Nurhan’ın ailesiyle, Hüseyin’in ailesi birbirlerine uzun yıllardır düşmandılar.
Sadece benim bildiğim, her iki aileden iki kişi vurulmuştu. Vurulanlar, bir yerde kurtuluyorlardı. Vuranları kurtarmak için ellerinde, avuçlarında ne varsa avukat ücretlerine veriyorlardı. İki ailede köyümüzün ileri gelenlerinden sayılırlardı. Eskiden epey varsıldılar. Avukat paraları, bürokrasiye rüşvet derken, varını yoğunu bitirdiler. Olacak ya, gördüğün bu Nurhan’la diğer ailenin oğlu Hüseyin, birbirlerine deli-divane aşık oldular. Önceleri bu ilişki, gizli gizli sürüyor; sonra durum köyde duyuluyor. Zaten düşman olan iki ailenin birbirine gireceklerin bilen ileri gelenler; civar köylerin ileri gelenleriyle birlikte; kaymakam ve valiyi de devreye sokarak onları barıştırdılar. Böylelikle yıllar süren düşmanlık barışla noktalandı.
Sevgililerin nişan töreni, halkın büyük katılımıyla gerçekleşti. Üç gün, üç gece davullar-zurnalar çalındı. Köyümüzde mutlu bir tablo oluşmuştu.”
Arkadaşım, hem bu hikayeyi anlatıyor, hem de pürdikkat otomobili sürüyordu. Çok heyecanlanmıştım. “Eee, sonra ne oldu?” dedim telaşla.
Arkadaşım, tekrar devam etti kaldığı yerden: “Dediğim gibi, düşmanlık her iki aileyi yoksul düşürmüştü. Barış olmuş, her iki sevgili nişanlanmıştı. Fakat her şey bununla bitmiyordu. Hüseyin’le Nurhan, bir an önce muratlarına ermek istiyorlardı. Elde yok, avuçta yoktu. Hüseyin’in bir pasaport uydurup yurt dışına gitti. Amacı iki, üç sene çalışıp biriktirdiği parayla Nurhan’la evlenmekti. Önce Avusturya’ya gidecek, sonra sınırdan kaçak olarak Almanya’ya girecekti. Bin- bin beşyüz mark karşılığında, insan tacirleri bu yolla kaçakları Almanya’ya sokuyorlarmış; fakat iki yıl olmuş, Hüseyin’den bir haber çıkmıyordu. Hüseyin’in ailesi telaşlanmıştı Almanya’da ki bütün iltica kampları aranmış, hiçbir ize rastlanmamıştı.
Hüseyin sanki kuş olmuş, bu dünyadan uçmuştu. Hüseyin’i en çok Nurhan merak ediyordu. İki gözü iki çeşme ağlıyordu. Zaman geçtikçe kendisini daha çok harap ediyordu.”
“Hüseyin, buradan gideli on iki yıl oluyor. Öldü mü, öldürüldü mü? Yoksa Sağ mı? Belirsizdi. Bu belirsizlik Nurhan’ın psikolojisini bozmuştu. Bir sabah, Nurhan’ın en güzel giysilerini giyip bu kayanın başına oturduğunu gördük. O gün, bu gündür her sabah erkenden gelir bu kayanın üzerinde oturur, Hüseyin’in dönmesini bekler. Önceleri ailesi onu zor kullanarak eve sokuyordu. Sonra şehre psikologlara götürdüler. Doktorlar onun gayet sağlıklı olduğunu söylüyorlardı. Kendisiyle konuştuğumuzda, onun sağlıklı olduğunu biz de anlıyorduk. Nurhan’ın hastalığı
aşktı. O, Hüseyin’e sevdalanmıştı. Doktorlar buna ne yapabilirlerdi ki? Çok isteyeni olmuş, fakat hepsini geri çevirmişti. ‘Ben, Hüseyin’imin nişanlısıyım, ondan başkasıyla evlenemem’ diyordu. Hüseyin’in ailesi de evlenmesi için izin vermişti. Fakat o yine bildiğini söylemeye devam ediyordu. Nurhan’ın durumu on iki senedir bu şekilde sürüp gidiyor. Köylüler de onun bu büyük sevdasına saygı duyar, kendisine iyi davranırlardı. Herkes onu kıracak ya da üzecek bir şey yapmamaya özen gösterirdi. Yaz-kış demeden, en güzel giysilerini giyer, süslenir, Hüseyin’in yolunu gözetlemeye gider.”
Arkadaşım, Nurhan’ın ve Hüseyin’in hikayesini bitirdiğinde merakım daha da artmıştı. Onu görmeyi çok istiyordum. Arkadaşıma: “Beni kendisiyle tanıştırabilir misin?” dediğim de; “Tabii, neden olmasın? Dönüşte erken dönelim, seni onunla tanıştırırım” deyince çok sevinmiştim. Böyle bir zamanda, böyle bir aşk imkansızdı. Günümüzün aşkları “saman alevi gibi yanıp sönüyorlardı. “Böyle yüce aşklar artık yoktu.”
Köye dönmeyi dört gözle bekler olmuştum. “Nasıl biriydi acaba?” diyordum içimden. Arkadaşım, güzelliğiyle ilgili bir şey söylememişti. İçim burkuluyor, soluğum daralıyordu. Bir an önce bu büyük sevdalıyla tanışmak istiyordum.
Nihayet arabaya binmiş köye doğru yola çıkmıştık. Kısacık yol, bir türlü bitmek bilmiyordu. Kilometreler uzuyor, sanki sonsuzlaşıyordu. Bindiğim otomobil, hiç ilerlemiyor gibi geliyordu. Bir an önce bu büyük sevdalıyla tanışmak istiyor, onu çok merak ediyordum. Köy yolunun düzlüğüne çıkmıştık. Otomobilimiz hızla köye doğru yol alıyordu. Gözlerimi hemen yol kenarındaki kayaya çevirmiştim.
Bir an önce onu görmek istiyordum. Kaya daha uzaktaydı. Onu göremiyordum.
Dakikalar geçtikçe mesafe kısalıyor, kaya daha bir belirginleşiyordu. İyice yaklaşmıştık. Artık onu kayanın üstünde net görebiliyordum. Kıpırtısız yine yolu gözlüyordu.
Arkadaşım arabayı uygun bir yere park etti.
Kayaya tırmanmaya başladık. Aslında kayanın kendisi küçüktü. Rampayı aşağıya indirmek için yol kazılmış, kaya bu nedenle yüksekte kalmıştı. Bu kısacık yol bana bir türlü bitmiyor gibi geliyordu.
Sonunda, ona iyice yaklaşmıştık. Aramızda on metre kadar bir mesafe vardı. Sırtı bize dönüktü. O bizi görmüyordu. Yine kıpırtısız yolu gözetliyordu.
Arkadaşım: “Nurhan!” dedi. Birden sıçradı. Onu korkutmuştuk. Arkadaşımı tanıyınca sakinleşti. Ayağa kalktı. Yüzü bize dönüktü. Kendisiyle göz göze geldik.
O an damarlarımdaki bütün kanın donduğunu hissettim. Soluğum kesilmiş, sanki taşlaşmıştım. “Tanrım, bu an hiç bitmesin, sonsuza kadar sürsün” diyordum içimden. O ne mavi gözlerdi?.. O ne güzellik?.. O ne hüzünlü duruş?.. Güneşte kararmış olmasına rağmen, yüz hatları tanımsızdı. Yanaklarının iki tarafında gamzeler vardı. Bu tanımsız yüzün ortasında, Tanrı kusursuz bir burun oturtmuştu. Siyah kaşlarının altında, hüzün denizi gibi gözleri ışıldıyordu. En güzel hüzünlü şiirler bile bu gözleri anlatmaya yetersiz kalırdı. Dudakları baharı muştulayan gelincikler gibi, ürkekliğin, saflığın birer abidesi gibiydi. Elleri incicikti. Tutacak olsanız kırılacak sanırdınız. Parmakları ince fakat uzundular. Yeni filiz vermiş dal gibiydi. Bir selvi ağacı gibi endamlıydı. Modern giyimliydi, bildiğimiz köylü giysileri yoktu üstünde. Birbirini tamamlayan uyumlu bir giyimi vardı. Dizinin altına inen bir etek, siyah bir ayakkabı, üstünde de kendisine yakışan bir bluz vardı.
“Sen misin Resul Ağabey?” dedi arkadaşıma. “Evet, benim!” dedi arkadaşım. “Ne var bir şey mi oldu?” dedi arkadaşıma: “Bak, bu arkadaşım Ahmet seninle tanışmak istiyor. Kendisi şair ve yazar. Hikayeni anlatınca seni çok merak etti.
Seninle tanıştırmamı istedi. Ben de ‘olur’ dedim. Eğer sence de uygunsa, seninle merhabalaşmak istiyor” dedi. Bütün güzelliği ve sakinliğiyle,” olur” dedi nazikçe.
Çok sağlıklı görünüyordu. Anormal hiçbir şeyi yok gibiydi. “Merhaba” diyerek elini uzattı. Ben de şaşkınlık ve telaşe içinde elimi ona uzattım. “Ben Nurhan ” dedi kibarca. Eli sıcaktı. Bu sıcaklık ruhumun en derin hücresine kadar ansızın işledi. Beni sarıp sarmalamış, tanımı imkansız bir hayal dünyasına götürmüştü.
“Dön Hüseyin! Dön, Nurhan’ına! Bak gözleri yollarda seni bekliyor! Dön, ne olursun dön!” diyordum içimden. “Ben Nurhan” der demez, yine sırtını bize döndü ve yolu tekrar gözetlemeye başladı.
Bir-iki dakika öyle kıpırdamadan onu seyrettim. Kendimi zorlayarak: “Nurhan, kimi bekliyorsun?” dedim ürkek bir sesle. “Hiç, Hüseyin’imi bekliyorum. Gurbetten dönecek de” dedi, sırtı dönük bir şekilde.
Hiçbir şey demeden yanından uzaklaştık. Onu fazla rahatsız etmek istemiyorduk. O, Hüseyin’iyle baş başa kalmalıydı. Biz, orada fazlaydık. O akşam sabaha kadar hiç uyuyamadım. Yatakta bir o yana, bir bu yana dönüp durdum. Nurhan’ın hikayesi beni çok etkilemişti. Sabah, arkadaşıma köyden ayrılmak istediğimi, bana müsaade etmesini istedim. “Olmaz” dediyse de sonunda onu ikna etmeyi başardım.
Hane halkıyla vedalaşarak oradan ayrıldım. Arkadaşım benimle köyün ortasına kadar geldi. Kendisiyle orada vedalaşarak yola çıktım.
Köyden ayrılırken, Nurhan, yine aynı kayanın üstündeydi. Bense garip duygular içindeydim. Sırtıma bir çift mavi göz saplanmış gibi hissediyordum kendimi. Bu gözler, Nurhan’ın gözleriydi. Hiçbir zaman gurbetten dönmeyecek olan Hüseyin’in dönmesini bekliyordu.

Mehmet Ercan

Yorum yapın

Daha fazla Öyküler
Sırtcı adlı öykü – Mehmet Ercan

Rüzgâr, dağın yükseklerinde, uzun otlara, dikenlere ve bodur çalılara çarparak, yıllardır bildik türküsünü söylemeye devam ediyordu. Ne rüzgâr, bu türküyü...

Kapat