*Belki de yaşamı yeterince sevmiyor muyuz? Duygularımızı yalnız ölümün uyandırdığına dikkat ettiniz mi? Albert Camus

“Belki de yaşamı yeterince sevmiyor muyuz? Duygularımızı yalnız ölümün uyandırdığına dikkat ettiniz mi?”

‘Düşüş’, varoluşçu yazar Albert Camus’nün 1956 yılında yayınladığı romanıdır. Yazarın 1957 yılında Nobel Edebiyat Ödülünü kazanmasında büyük etkisi olduğu iddia edilen roman, klasikleşmiş roman biçeminden farklı olarak, kahramanın monologları üzerine kuruludur.

Camus’nün savunduğu absürd kavramı ekseninde, kahramanımız Clamence, geçmişiyle hesaplaşarak modern dünyadaki insanın yerini irdeler. Geçmişinde zafer olarak kalmış birçok gerçeğin aslında yenilgi olduğunu kendine itiraf eder. Kitabın sonlarına doğru avukat Clamence’in kendisine yabancılaşmış ve bildiği tüm gerçeklerden uzaklaşmış olarak buluruz. Kitap boyunca kendini, çevresini ve bildiklerini yargılayan Clamence’in mesleğinin avukatlık olması da tesadüf değil elbette. Peki, tüm kitaba yön vermiş bu sorgulamanın kaynağı nedir?

“Evet, bu dünyada savaş yapılabilir, aşk taklit edilebilir, hemcinsine işkence yapılabilir, gazetelerde boy gösterilebilir ya da yalnızca örgü örerken komşu çekiştirilebilir. Ama bazı hallerde, devam etmek, yalnızca devam etmek insanüstü bir şeydir.”

Paris’li eski avukat Jean Baptiste Clamence’in, bir genç kızın Sein Nehri’nden düşerek intihar edişine tanık olması ile Clamence’in sorgulaması başlar. Bu intihar, Jean Baptiste Clamence’in kırılma noktasıdır. 1880’li yıllarda Seine Nehrinde cesedi bulunan ve intihar ettiği düşünülen bir kadının birçok edebiyatçıya ilham kaynağı olduğunu, birçok yazar ve şairi etkilediği ve Albert Camus’nun da bu kadının ölü yüzüne oturan gizemli gülümsemeyi Mona Lisa ile karşılaştırdığı düşünülecek olursa, kitabın kırılma noktasını oluşturan intiharın, bu gizemli kadının intiharıyla özdeşleştirebiliriz. Seine Nehri’nin gizemli kadını ve edebiyat çevrelerine etkilerini başka bir yazıda daha detaylı tartışacağız elbet. Kitaba dönecek olursak, Jean Baptiste Clamence’in şahit olduğu, ancak engelleyemediği bu düşüş, absürd kavramı çerçevesinde kendini sorgulaması ve sıkı sıkı tutunduğu hayattan düşüşünün başlangıcıdır. Çünkü bu intihar, Clamence’in çıkarlarına ters düşmüş, yapılacak başka işleri olduğu için de engelleme girişiminde bulunmamış ve kadını ölüme terk etmiştir. Clamence, kendisine ayna tutan bu olayın ardından bir süre gazetelere bakmaz ve gerçekleri duymak istemez. Mexico city adında bir barda kimliğini bilmediğimiz birine (bu kişinin kendi vicdanı olması muhtemel) Paris’teki anılarını anlatırken intiharın ardından genç kadına ne olduğu sorusu kendisine yöneltilince olaydan sonra gazetelere bir süre bakmadığını ve aslında iç dünyasında bu sorgulamadan, olayın kendisine tuttuğu aynadan kaçtığını itiraf eder. Aynı zamanda ‘Yabancı’da olduğu gibi ‘Düşüş’te de farkındalığın ve felaketin tetikleyicisi bir kadındır. Clamence’in kendine ve etrafına tuttuğu ayna, okurken benliğimizi sarar ve bizlerden bir anda kendimizi sorgulamamızı ister.

“Ama biliyor musunuz niçin ölülere karşı hep daha dürüst ve daha cömertizdir? Nedeni basittir! Onlara karşı bir yükümlülüğümüz yoktur. Özgür bırakır bizi onlar, zamanımızı rahatça kullanabiliriz, saygıyı boş zamanlarımızda kokteylle sevimli bir metres arasına koyabiliriz. Bizi bir şeye yükümlü kılarsa, belleğe yükümlü kılar onlar, bizimse belleğimiz zayıftır. Dostlarımızda sevdiğimiz, taze ölüdür,acı ölü, heyecanımız, eninde sonunda kendimiz!”

Defalarca okunması gerektiğini düşündüğüm ‘Düşüş’, Sartre’nin de söylediği gibi “Belki de Camus’nün en güzel ve en az anlaşılan romanı.”

Ezgi Polat
http://www.kafkaokur.com/

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler
Amin Maalouf’un Gözünden Kültür, Kimlik ve Bugün Üzerine

Amin Maalouf metinleri kendini keşif ve Batı coğrafyasından Doğu’ya sorgulayıcı bir bakış çerçevesinde ele alınabilir. Çoğu noktada tarihsel romanın izinden...

Kapat