Bilimsel Metodun Kökeni ve Niteliği – Bertrand Russell

BİLİMSEL METODUN KÖKENİ VE NİTELİĞİ
Pek çok şey gibi bilim de başlangıçta yavaş adımlarla ilerlemiş, 17’nci yüzyıla gelinceye kadar, hızlı bir gelişme temposuna girmemiştir. Şimdi ise çağımızın en belirgin özelliğini bilimin oluşturduğu kesinlikle söylenebilir. Yaşadığımız dönemi iyi ya da kötü yönden hem antik dünyadan hem de Ortaçağ yüzyıllarından ayıran özelliği yalnız bilimde bulmaktayız.

Bilimi, gözlem ve deneyim yoluyla nedensel yasalar bulma uğraşı diye tanımlayabiliriz. Bu yasalar nitelik değil nicelik türünden terimlerle dile getirildiğinde daha değerli görülür. Gözleme dayanmayan matematik ilk büyük gelişimini eski Yunanlılara borçludur. Yunanlıların tek başarılı oldukları gözlemsel bilim ise olguları belli düzenlere bağlı, salt geometriye geniş uygulama olanağı veren astronomi olmuştur. Düzensiz ve periyodik olmayan olguların bilimsel incelemesi ise Galileo’yu beklemiştir. Ondan önce insanoğlu değişmezlik yasalarını bulmaya çalışmıştı. Son üç yüz yılda ise bilim daha çok değişme yasalarını bulmaya yönelmiştir. Öte yandan, Bacon’dan günümüze dek, bilime verilen değer, salt bilgi olmasından çok bir güç kaynağı sayılmasına dayanmıştır. Önce cansız dünyayı etkinliğine alan bilim giderek egemenliğini bitki ve hayvanlar dünyasında, şimdi de insan toplumları üzerinde kurmaya başlamıştır.

Bilim Avrupa’nın bir ürünüdür. Bildiğim kadarı ile buna önemli sayılabilecek tek istisna, Babil’lerin güneş ve ay tutulmalarını önceden kestirmeye ilişkin buluşlarıdır. Büyük buluşların hemen % 90’ını, birkaç ülkenin (İtalya, Fransa, Hollanda, Britanya ve Almanya) katkısına borçluyuz. Polonya’dan Kopernik. Rusya’dan Mendeleeff ve Pavlov çıkmıştır. Bütünüyle bakıldığında, Doğu Avrupa’nın katkısının pek büyük olduğu söylenemez. Batı Avrupa kesiminde, ünlü bilginlerin doğum yerlerini gösteren bir haritadan kolayca anlaşılacağı üzere, bilimsel gelişme ile ticaret ve endüstri arasında yakın bir ilişki vardır. Ancak ticaretin bizi mutlaka bilime götüreceğini söylemek yanlış olur. Nitekim ticaretin çok ileri olduğu Fenike ve Kartaca’da bilim diyebileceğimiz bir şey göze çarpmamaktadır. Araplara gelince, gerçi onlar bir tür bilimde önemli ilerlemeler kaydettiler; ne var ki, Batı Avrupa’da l600’den sonra ortaya çıkan buluşlarla boy ölçüşebilecek bir varlık gösterdikleri söylenemez. Demek istediğim, 17’nci yüzyıldaki bilimsel atılımı birtakım sosyal ve ekonomik koşulların kaçınılmaz sonucu saymak yanlıştır. Üstün yetenekli kişilerin ortaya çıkması da gerekliydi. Şu andaki bilgimizle, bu tür yeteneklerin neden o dönemde ve saydığımız o ülkelerde ortaya çıktığını açıklayabilecek güçte değiliz. Bu olgunun ırkla bir ilişkisi olmadığını kesinlikle söyleyebiliriz. Batıda yaşayan fakat ayrı bir ırktan gelen Yahudiler arasından da pek çok bilim adamının çıkmış olması, nedenin ırk olmadığını göstermeye yeter.

Modern bilimin ortaya çıkışında ekonomik koşulların önemi o denli vurgulanmıştır ki, entelektüel koşulların önemi çoğu kez gözden kaçırılmıştır. Şimdi bir an bilime yol açan sosyal koşulları bir yana bırakarak bilimsel yöntemin kendisini ele alalım.

Burada temel nitelik hipotez ve gözlemin yakın ilişkisinde saklıdır. Eski Yunanlılar hipotez yönünden son derece verimli, gözlem yönünden tam tersine son derece yetersizdiler. Örneğin, Aristoteles kadınların erkeklerden daha az dişe sahip olduğunu söylüyordu; oysa, gözleme gereğince saygı besleseydi böyle bir yanılgıya düşmezdi. öte yandan Francis Bacon olgu toplama işine gereğinden fazla önem vermiştir; yeterince toplanan olguların kendiliğinden bizi bilimsel açıklamalara götüreceğini sanıyordu. Oysa, olgular o denli çok, olguları sınıflamanın yolları öylesine çeşitli ki, bir hipotezin ışığından yararlanmaksızın hiç kimse işe yarar olgu toplayamaz. İşe yarar olgu bir hipoteze ilişkin olan olgudur. Herhangi bir bilimsel araştırmada, ilk adımlardan başlayarak, bilim adamı gözlemlerini yönlendirecek birtakım genelleyici hipotezlerle yola çıkmak zorundadır. Söylemeye gerek yok: bilim adamı yeni olgular-karşısında yetersiz kalan hipotezlerini sürekli geliştirmekten, ya da tümüyle değiştirmekten istese de kaçamaz.

Genellikle, hipotez kurma işinin bilimsel araştırmada en güç adımı oluşturduğu söylenir; bu belki de çok yoğun bir bilim eğitiminden geçmiş olanlar için doğrudur. Ne var ki, tarihsel açıdan bakınca, olgulara saygılı davranışın parlak teoriler icat etmekten daha güç olduğu görülür. Bu ülkede (İngiltere) yaşayanların hâlâ büyük bir bölümü mayıs ayında doğanların nasır çıkarmaya özellikle eğilimli olduklarına inanır. Aynı şekilde, ayın havayı etkilediği, yeni aya cam arkasından bakmanın tehlikeli olduğu çok yaygın inançlar arasındadır. Bu teorilere inananların hiçbiri onları doğrulamayı gerekli görmez. Ortaçağ yorumlayıcılarının elinden geçen Aristoteles fiziği kapsam yönünden Galileo’yu çok aşan birtakım teorileri içeriyordu. Olgulara ters düşme dışında o teorilere bir kusur bulunamaz. Calileo’nun Aristotelesçi düşmanları gözünde ise bu bir kusur değildi. Galileo Jüpiter’in uydularını bulunca da, gök cisimlerinin sayısının yediden fazla olamayacağı gerekçesiyle ona inanmadılar. İşte bu nedenle başlangıçta olguya saygının yetkin hipotezler oluşturmaktan bile güç olduğunu sanıyorum. Oysa, yetkin ve güçlü olduğu sonra anlaşılan hipotezleri başlangıçta akla yakın bulmamız pek az rastlanan bir olaydır.

Hipoteze gereğince değer vermeyen Francis Bacon’un tam tersine, bilim tarihi en kötü hipotezin bile hiç yoktan daha iyi olduğunu gösteriyor. Kimyanın başlangıç dönemlerinde filozofun taşı’nı bulma, bayağı madeni altına dönüştürme çalışmaları ağırlık taşıyordu. Bu çabalar, bilimsel yöntemin astronomide bulamadığımız temel öğelerinden birini oluşturdu: Deney. Astronomi ise pasif gözlemleme ile yetinmek zorunda idi. Ortaçağ kimyacıları aşırı umutlarla işe koyulmamış olsalardı, doğanın kendiliğinden vermeyeceği, ancak yapay koşullar altında gözlenebilme olanağı taşıyan bir sürü olgunun birikmesi için gerekli sabrı gösteremezlerdi. Arapların İskenderiye’den, Hıristiyanların da Araplardan devir aldıkları bu birikim çokça ayrıntılı bilgi içermekle birlikte, 18’inci yüzyıl sonlarına doğru Priestley ile Lavoisier’e gelinceye dek bilimsel yönden sistematik diyebileceğimiz bir bilgi sağlamaktan uzak kalmıştır. Kimyasal elementlerin karışık çeşitliğini birleştirici bir teori altında tek bir düzene bağlama işi ise günümüzü beklemiştir. Yalnız bu da değil: elementlerin dönüştürülmesi de ancak günümüzde pratik olanak kazanmıştır. Bir olanak ki, insanlığın yok olma tehlikesini taşıyor!

Bilimsel araştırma birtakım önyargıların engellerine de uğramıştır; bu özellikle insana ilişkin konularda kendini göstermiştir. Tüm Ortaçağ boyunca cesetlerin teşrihinin günah sayılması anatominin gelişmesini engellemiştir. V. Charles ve II. Philip dönemlerinde saray hekimi olan Vesalius, kraliyetin koruyuculuğuna sığınarak bu engeli aşma girişiminde bulunur. Fakat düşmanları onu canlı bir vücut üzerinde teşrih yapmış olmakla suçlarlar; işlediği günahın bağışlanması için Kutsal Toprakları (yani Kudüs’ü) ziyarete gitmesi buyurulur kendisine. Dönüşünde içinde olduğu gemi fırtınada parçalanır, Vesalius hayatını kaybeder. daha birkaç yıl önce Çin’e bir tıp fakültesi kurmak için çağrılan bir Fransız cerrahı teşrih için ceset ister. Çinliler ceset kesmenin günah olduğunu, isterse ona bu amaçla hapse mahkûm olmuş suçluları getirebileceklerini söylerler. Her iki hikâyede de, bilimsel çalışmaya karşı çıkanları engelleri görüyoruz.

Batı Avrupalılar ile etnik kökenleri ne olursa olsun ataları Batı Avrupa’da yaşamış Amerikalılar. son üç yüzyıl boyunca bilimde sürdürdükleri egemenlik nedeniyle tüm dünyada hiçbir çağda eşi görülmemiş bir üstünlük sağlamışlardır. Ne var ki, bu tekelci egemenliğin sürüp gideceği beklenemez. Gerçi Japon meydan okuyuşu sonuçsuz kaldıysa da Avrupa’nın Asya’daki egemenliği silinmeye yüz tutmuştur. Siyasal bağımsızlıkla birlikte Asya ülkelerinde bilimin bir atılım göstereceğini bekleyebiliriz. Bilimsel yöntem öylesine gelişmiştir, ki. artık önemli bilimsel çalışmalar için bilim öncülerinin dehasına gerek yoktur günümüzde. Yeterince sabır gösterebilen ortalama zekâ düzeyinde hemen herkes, gerekli araç ve gereç olanakları varsa, bir şeyler bulabileceğine emin olabilir ve bulduğu şeyler üstelik beklenmedik ölçüde önemli olabilir. Örneğin Mendel’in buluşu için olağanüstü bir yeteneğin gerektiğini sanmıyorum. Oysa bu buluş (kalıtım teorisi) bilimsel tarımda ve hayvancılıkta, köklü bir dönüşüme yol açtığı gibi, gelecekte belki de insanoğlunun doğuştan getirdiği özelliklerini büyük ölçüde değiştirmeye yarayacaktır. Bilim ilerledikçe, yeni buluşlara ulaşma daha kolaylaşmaktadır. Bu nedenledir ki, bilimde ilerleme temposunun 17’nci yüzyıldan beri artan bir hızla sürdüğünü görmekteyiz.

Bilim, ilerlemesini engelleyen önyargıları zamanla yendiyse bunun başlıca nedeni bir güç kaynağı olmasıdır; özellikle savaş gücünü arttırmadaki etkinliği onu vazgeçilmez yapmıştır. Archimedes, ki eski Yunanlılar içinde deneysel çalışan tek bilim adamı oydu, Siraküz’ün savunmasında son derece yararlı olmuştu. Leonardo da Vinci, tahkimat konusu üzerindeki bilgisi nedeniyle. Milano Dükü’nün yanında iş bulmuştu. Galileo da aynı nedenle Tuscany Büyük Dükü’nün desteğini kazanmıştı. Mermiler üzerindeki araştırmaları topçuluğun daha etkili kılınmasını sağlayıcı nitelikte idi. Fransız Devriminde. Fransız bilim adamları, ülkelerinin düşmanlara karşı savunulmasında yaşamsal rol oynadılar. Son dünya savaşında Japonları yenilgiye uğratan şey de Amerikalıların bilimsel üstünlüğünden başka bir şey değildi. işte daha çok bu nedenlerle bilimsel araştırma yöntem ve tekniğine karşı artık pek az muhalefet kalmıştır.

Ama unutulmaması gereken şey şudur: Bilgelikle birleşmeyen kudret tehlikelidir ve çağımız için gerekli olan şey de bilgiden çok bilgeliktir. Bilgelikle birleştiğinde bilimin sağladığı kudret tüm insanlığa büyük ölçüde refah ve mutluluk getirebilir; bilgelikten yoksun bilim ise yalnızca yıkıma yol açabilir.

Bertrand Russell

Kaynak
Bilim Felsefesi
Cemal Yıldırım
Remzi Yayınevi

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here