“Bir Ceza Hikayesi” – Baha Okar

Suzan Yılmaz Okar’ın Bir Ceza Hikayesi adlı kitabından bahsedeceğim. Suzan eşim; sevdiği içeride olan bir tutsak yakını ne yaşamış, ne hissetmişse onu anlatmış.

İnsanın kendisinin de parçası olduğu bir hikâye üzerine yazması kolay değil. Hele de böyle bir hikâye ise. Kolay olan kısmından, Bilim ve Gelecek okurlarının zaten bildiklerinden başlayayım. 2010 yılının Eylül ayında Devrimci Karargâh davasından tutuklanıp 20 ay hapis yattım. Hakkımdaki suçlama örgüt üyeliğiydi, en büyük iddiaysa yaklaşık iki yıl boyunca örgütün Kuzey Irak’taki kampına katılmış olduğumdu. Savunmalarımda bu suçlamanın düzmeceliğini, bu örgütle bir ilişkim olmadığını, böyle bir kampa katılmadığımı, katıldığım iddia edilen süre boyunca İstanbul’da dergideki işimin başında olduğumu anlattım. Ancak mahkemenin gerekçeli kararından özetle; “her ne kadar üzerime atılı suçlamayı kabul etmemiş ve Türkiye’den hiç ayrılmadığıma dair tanık ve delilleri ve o dönemde çalıştığıma dair belgeleri göstermiş” olsam da, hakkımda oluşmuş kanaat değişmediğinden suçlu bulundum ve ceza aldım. Hakkımda somut bir kanıt olmaması ise “örgütün gizlilik ilkesine aşırı riayet etmesi” ile açıklandı.

Buraya kadarı, haksız yere suçlanmış bir insanın nafile adalet arayışı olarak görülebilir. Bu bile yeterince vahim, ama bundan ibaret değil.

Hep beraber Türkiye’nin köklü ve gerici bir dönüşüme zorlandığı bir döneme şahit olduk. Bu dönemde hukuk, kelime anlamının çağrıştırdığı haktan, adaletten tümüyle sıyrılarak bu dönüşümün en zorba ve keyfi silahı oldu. Direnç gösteren muhalif güçleri tasfiye etmek için ulusalcılara karşı Ergenekon, Kürt siyasi hareketine karşı KCK davaları kurgulanırken, Devrimci Karargâh davasıyla da sosyalistler hedef alınmıştı. Ayrıca, davanın benim yargılandığım üçüncü dosyasıyla, Gülen cemaatinin devlet içindeki örgütlenmesini teşhir eden bir kitap yazmış olan eski emniyet müdürü Hanefi Avcı da davaya dahil edilmişti.

Bu torba davalarda geçerli olan bildiğimiz adalet mekanizmaları, kitabına uygun işleyen hukuki süreçler değildi. Bunlar ülkenin bir dönemine damgasını vuran siyasi tasfiye mücadelesinin cepheleriydi. Dolayısıyla bu davalara konu olmuş pek çok insanın mahkeme salonlarıyla hapishane hücreleri arasında yaşadıkları da kendi kişisel hikâyeleri olmanın çok ötesine geçti.

Bu dönem siyasi analizlerin konusu oldu, daha da olacak. Ama bir de bu dönemden geriye kalan insan hikâyelerine kulak vermek lazım. Dünya görüşü, siyasi tutumu, toplumsal konumu farklı insanların hikâyeleri… Ailesinden ve sevdiklerinden koparılıp hücrelere kapatılan insanların, dört duvar arasında sonlanan yaşamların, babasına ayda bir sarılarak büyüyen çocukların, çocuklarının peşinde hapishane kapılarını aşındıran ömrü boyunca karakol yüzü görmemiş anne babaların… Ortak paydası uğranılan haksızlık olan, hasret olan, tedirgin bekleyişler olan ve her zaman mutlu sonla bitmeyen hikâyeler. Ne kadar çok ve ne kadar ağırlar.

Bu hikâyeleri anlatmak da dinlemek de zordur, biliyorum. Anlatmak zor; ah vah etmek, ne kadar da çok zulme uğramışız demek, yakışık almaz. Anlattıkların senin niyetinden bağımsız korku eker dinleyene; olmaz. Dinlemek ise başka türlü zordur, ne desen paylaşamazsın, tesellisi de telafisi de yoktur yitirilenin.

Ama bunları anlatmadan bu dönemi gerçekten anlamak, kayıt altına almak da mümkün değil. Dava dosyalarının, kaç kişinin toplam kaç yıl hapis yattığını bildiren rakamların ya da siyasi analizlerin insansız soğukluğu ile yetinmeyeceksek eğer, insanın canını acıtan bu hikâyeleri anlatmak ve dinlemek zorundayız ne yazık ki.

Eşim, can yoldaşım Suzan?ın anlattığı hikâye de bunlardan biri. Bir kısmı gözünüzün önünde yaşandı, dergiden izlediniz. Duruşma haberlerimizi okudunuz. Açık görüşlerde, eşimle birlikte ziyaretime gelen dergideki çalışma arkadaşlarımla, Ender, Nalân ve Deniz’le çekilmiş fotoğraflarımızda yüzümüzdeki tedirgin gülümsemelere, geçici mutluluğumuza şahit oldunuz. Hapishanedeki nikâhımızda aramızdaki beton bloğa rağmen sarılmaya çalışırken fotoğraflarımıza baktınız.

Bir de kimsenin, belki benim bile bilmediğimiz kısmı vardı hikâyenin. Dışarıda tedirgince bekleyenin hikâyesi. Görüş günlerinde Suzan?ın gözlerinden hapisliğin esas yükünü dışarıdakinin taşıdığını öğrenmiştim. Yanılmış olmayı ne kadar isterdim. Ama Suzan’ın yazdıklarını okuyunca şu yaşadıklarımızın, vaktiyle çocuk omuzlarına yüklendiği sürgünlüğün, devlet baskısının, Siirt’te Alevi İzmir’de Kürt olmanın ağırlığına nasıl eklendiğini derinden anlamış oldum.

Bazen büyük siyasi sözlerle örtülen gerçeği insan hikâyelerinde bulursunuz. Ben tutuklandığımda 12 Eylül referandumunun üzerinden on gün geçmişti. Sözde bir başka 12 Eylül’le, darbeyle hesaplaşılmıştı. Bu davalar sayesinde darbecilerden hesap sorulmuştu, vesayetten kurtulmuş, demokratikleşmiştik. Oysa insanların gerçek hikâyeleri öyle söylemiyor. Tutuklanmamın ardından yaşadıkları, tedirginlikleri, korkuları Suzan?ı hep önceki 12 Eylül?e götürmüş oysa. Dersim’de asker baskınları sırasında annesinin etekleri ardına gizlenen küçük kız çocuğunun kabuk bağlamış otuz yıllık yaralarını yeniden kanatmış bizim ileri demokrasimiz.

Suzan?ın geriye dönüşlerle yazdığı anlatıda, bu toprakların kesintisiz bir acıyla yoğrulmuş insanları kendilerinden bir şeyler bulacak, ne yazık ki.

Baha Okar
Bilim ve Gelecek, Mayıs 2014, s.123

Yorum yapın

Daha fazla Anlatı
Yazım süreci – Tomris Uyar (Kendi Sesinden)

Tomris Uyar 1994 yılında katıldığı bir radyo programında nasıl çalıştığına ilişkin bir soruyu yanıtlıyor.

Kapat