Birgül Oğuz’un “HAH” adlı öykü kitabından “Dur” adlı öyküsüne dair – Tahir Ürper

?Eylül güneşi, ipekli mor perdenin ardında ikindi ayı gibi kararsız ve soluk, asılı kaldı.?

Asılı kalan yaşanmamışlığın derin acısı aslında. Henüz gülümseyişler tazeyken, yasa düşen bir bedenin yorgunluğu?

Kalkıp gitmeli, görmemeli taziye evlerini! Mümkün mü bu? Eve düştüğünde keder ?yerinden edilmiş bir kavme benziyor? yas sahipleri.

Yas evinin halini, göçmüş, gitmiş bir daha dönmeyecek olanın ardından yakılan ağıtlar, evdeki nesneler, kişiler, konuşmalar, fısıltılar halinde yansıtır yazar. ?Bardakların içinde dönen kaşıkların şıkırtısı, çaya uzanan dudakların höpürtüsü, çekilen bir tespih, çat çat, bir iç geçirme, tik tak ve Gül?ün odasından canhıraş fırlayıp evin duvarlarına çarpa çarpa pelte olduktan sonra ayak uçlarımıza yığılan bir hece: ba?

Bir heceden ibaret değildir elbette ? ba?, geçmişin, yaşanmışlığın yıkılmasında ?Ba? hecesi neyi hatırlatırsa odur ağlanılan.

Yas evini anlatmak, bir olgunluk, bir edebi birikim ister. Dengeli anlatmak, klişelere sapmamak önemli bir ayrıntıdır.

?Şurada dolu bir kül tabağı. Az ötede bir kaşık. Koltukların arasından süzülerek, sehpalara eğilirken sağa sola bükülerek, yerdeki çocuklara basmadan, bu dalgın ve nemli insan kütlesinin çevresinde bir hava kabarcığı gibi fır fır dönüyordum.?

Birgül Oğuz, ?Dur? adlı öyküsünde derin bir sorgulamaya gittiğini görmekteyiz, ?Ba? nın yokluğunda, ama kendince, karakterince.

?Allah çocuklarını sevmiyor. Ama ee? Çünkü oda kapısının buzlu camına iliştirilmiş kartpostaldan önündeki coşkulu kalabalığa ve o kalabalıkla birlikte odayı yapan eşyaya ve eşyanın arasına gelişigüzel serpiştirilmiş gibi duran biz yaslı dalgın nemli kadın çocuk erkek kalabalığına el sallayan Fidel?in, ulan öldü mü yoksa o da, gözlerinde, biraz yakından ve yamuk bakarsanız göreceksiniz, gözlerinde, ayağı hakikate dolanmış bir elçinin uzlaşmak nedir yine de bilmez huzuru, az şey mi bu, gözlerinde, var.?

Yukarıdaki alıntıda yazarın kendi sesinin nasıl metne girdiğini gösteren çarpıcı bir ifade var. ?ulan öldü mü yoksa o da ? Burada iki şeyi okuyucunun önüne koymak istemektedir. Yazarın yaşadığı gerçek zamanda ve anlatıcının yaşadığı acı olay birbirine bağlanma ya da birbiriyle ilintileme durumunun var olduğunu söyleyebiliriz.

Burada yazarın anlatıcıya müdahale etme durumu yok. Sadece bir hatırlatma, bir gerçek zamanın, okuyucu zihninde bir muhakeme yaratma çabası var diyebiliriz. Yazar ??.. o da,? ifadesinde karakterinin kederini, gerçekliğini belirtmek istediği için kullanmış olduğunu düşünebiliriz.

?Peki ya Küba, onu kim sevecek? bu cümlede bir karşılaştırma, bir düşünme egzersizini okuyucuya sunulmaktadır. Uğrunda öldüğün vatanı kim sevecek?

Çocuğun gözünde baba demek her şey demektir. O bir modeldir, o bir ülkeden daha büyüktür, daha kutsaldır, daha güzeldir, paylaşılmazdır aynı zamanda. Hayat nedir ki, neye benziyor..

?Üçüncü günün bulaşıklarını yıkar, yedinci günün tozunu alır, kırkıncı güne sofra kurarım.? Bu cümle, her taziyede yaşananı tarif eder. Ancak bu sözlerden sonra gelen ifadeler, tam bir çatışmayı, sorgulamayı getirir. ?Fidel yapamaz.? Nerden çıktı şimdi bu Fidel ismi? Belli ki anlatıcının babasıyla ilgili hatırladıklarında Fidel ismi çok geçmiştir. Bunun kıskançlığı içinde yaşadığını kestirebiliriz. Fidel, onun hayallerini, oyunlarını ne kadar çalmıştır bilinmez ama ? Ben yaparım. Ama kolaylığından yılıyorum.? sözleri bir böbürlenmenin ince detayını ortaya koymaktadır. Anlatıcı burada kendini büyüttü, yok sayılan onca geçmiş, hatıralar içinden.

?Ayağım hakikate dolanmıyor. Dolanmak bilmiyor.? Hakikatın gerçekleşmemesi derin bir hayal kırıklığı, hüzün, umutsuzluk getirir. Hakikat ?dolansa.. yumulur yatarım yanına.? Hasretin içini nasıl paraladığını gösteren sözler bunlar aslında.

Hakikate varsaydı ayağı, yanına yumulurdu ve haykırırdı ?Alın, derim, bütün kalabalıklar sizin olsun! Alın! Sizin olsun!? Bir isyanın, baba özlemine duyulan isyanın ifadesi… ?Ama dolanmıyor.? Hakikatın çok uzaklarda olduğunun ağır bir itirafı..

Anlatıcı, babanın hakikatına özlem duyarken; Gül?ün yani kardeşinin hakikatı çok yakınında duruyordur. ?İlk günkü Eyüb sanıyordu kendini. Dedim, değilsin.? Eyüb olabilmek zor iştir, zor bu halde. Gülnigar?ın gözlerine baktığında ?..bir çift kuyu dönüp bakar..? ona. Bedel ödeyen yine hep kendisi olduğunu söyler durur anlatıcı. ?Zaten mahallenin köpekleri Troçki?yi öldürdüğünde, kapı eşiklerine mıhlanıp fır fır düşünen yine ben olmuştum.?

İnsan boşlukta dolandığında kendini avutacak ne varsa bulur, hele umutların, sırtını dayadığın baban ölmüşse; tam anlamıyla bir düşüş yaşanır. Tüketilmeye hazır bir dünya kalır ya da öfkelenmeye hazır bir geçmiş, devrim.

Yası anlatmak çok büyük bir acının yoldaşı olmak demektir. Sonunda yorgun, hüsran, dağılmış, kendi çukuruna dönmüş olursun.

Yazar, birçok nesneyi, varlığı metaforlaştırarak ya da gerçek anlamıyla kullanır. Bunların her birinin ne anlama geldiğini irdelemek gerekir. Kediden bahsederken neyi anlatmak istediğinin, bıçağın birçok anlama gelecek şekilde değinilmesinin, perdenin kendi içine dönme, kapanma aracı olarak kullanmasının, tüfek, kuyu gibi metaforların işlenmesinin öykünün atmosferini çok katmanlı hale getiriyor.

Bu katmanlı öyküden yazarın yorulduğunu ve bir köşeye çekilme isteğini aşağıdaki paragraf ne kadar güzel anlatır. ? Beni burada unutsalar. Perdeyi sımsıkı çekip savulsalar. Şakağımda bekleyen namluyla baş başa kalsam. Oturup kendime üzgün uzun bir çukur açsam. İçine girip uyusam. Uyudukça tenhalaşsam. Uzak olsam.?

Uzaklaşamayan bir babanın yası kalır geriye, o da ??bir de bakmışsın, baba gökte soluk bir amblem? olarak kalır.

Tahir Ürper
Diyarbakır Okuma Kulübü

Kitabın Künyesi
 Hah,
 Birgül Oğuz,
 Metis yayınları,
İlk Basım: Ekim 2012
88 sayfa

Yorum yapın

Daha fazla Öykü Kitapları
Nilüfer’in Gülümsemesi – Akram Ghasempour

Garip bir şey olmuştu. Nilüfer gülümsemesini kaybetmişti. Bir sabah uyandı ve gülümsemesini göremedi... Gülümsemesini bulma umuduyla boyama kitabının sayfalarını çevirdi....

Kapat