Bugünün Cadıları / Kadınların Yenilmez Gücü – Mona Chollet

Yüzyıllar önce cadılıkla suçlanıp öldürülen kadınlara uygulanan muamele bugün farklı biçimlerde, sistemleşmiş ve doğallaşmış halde devam ediyor. O zamanlardan itibaren, önce şiddet yoluyla ve sonra ideal ev kadını modelinin inşasıyla dayatılan model, kadınları doğurganlık üzerine temellenen rollere hapsetti, çalışma yaşamından kopardı. Bu model, kadınların kimliklerini yok etti, zayıflattı, özgürlüklerini ellerinden aldı. Kadınlar birbirleriyle rekabete sokuldu, “ideal kadının” temsilcisi olmaya zorlandı. Bunlara başkaldıranlar en ağır biçimde cezalandırıldılar; ya toplumdan dışlandılar ya da bir erkeğin elinde can verdiler.

Bağımsızlığı ve kendini gerçekleştirmeyi; bekâr kalmak, çocuk sahibi olmak veya olmamak gibi kararlarını özgürce dile getirebilmeyi; türlü biçimlerde süren gençlik, güzellik dayatmasına karşı olgunluğun ve tecrübenin emaresi olaraksaçlarının beyazlamasını gururla izlemeyi seçen kadınlar işte bugünün cadıları…

Ataerkil düzen sadece “fıtratına” karşı gelen, sivrilen kadınları değil, bu sistemi farkına dahi varmadan içselleştirmiş kadınları da hedef tahtasına koyuyor; hatta belki onları daha fazla… Mona Chollet Bugünün Cadıları’nda cadılık yaftasını sahipleniyor. Tüm bu hikâyeyi popüler kültürden ve günümüz dünyasından verdiği örneklerle cüretkâr bir şekilde dillendirerek tabuları yerle bir ediyor, feminist olsun olmasın tüm kadınlara sesleniyor:

“Cadıların fısıltılarının bizi yönlendirdiği yolu takip edip düşünce dünyamızı ve hayal gücümüzü serbest bıraktığımızda büyük bir coşku bizi bekliyor olacak: cesaretin, isyanın, hayatı olumlamanın, otoriteye kafa tutmanın vereceği coşku.”


Cadıların Torunları – Zilan Yıldırım
(ilerihaber.org 02-08-2020)

Dünyanın her yerinde, tarihin her döneminde karşımıza çıkan toplumsal cinsiyet eşitsizliği günümüzde de hâlâ en fazla direnişin ve mücadelenin verildiği alanlardan biridir. Bu eşitsizliğe onlarca sebep sayılabilir ancak yüklendiği tüm yükle kefenin ağır geldiği ve tüm terazinin üzerine yıkıldığı taraf hep kadın olmuştur. Örneğin çok eski toplumlarda nasıl olduğu anlaşılamayan doğum olayının, yani bir insanın bir kadının içinde yaratılmasının hem kadın için kutsallık hem de tüm sorunların kaynağı etiketini getirmiştir. İçinde bir insan yaratabilen, bereketi temsil eden ‘’şey’’ kıtlık anında ya da doğal felaketlerde de suçlu bulunmuştur. Ya da cinsel iktidarsızlık gibi bir problemi olmayan, yine bir ‘’şey’’ ‘’gereğinden fazla’’ cinsel birliktelik yaşarsa şeytanla anlaşmış, şeytana ruhunu satmış sayılmıştır. Veya tarımla hemhal olan kadın şifalı otları keşfedip bununla çeşitli ilaçlar yaparak hastalıkları tedavi edebildiğinde onu efsunlu, büyülü diye etiketleyerek büyüsüyle zarar vereceğinden korkulmuştur. İnsan yine tanımlayamadığı ve açıklayamadığı şeye savaş açmıştır. Ve tabi bu etiketler zamanla birikip dini kitaplarda dahi yer bulabilecektir. Tıpkı İncil’de geçen ‘’Efsunlu kadını yaşatmayacaksın.’’ sözü gibi.. Cadılıkla suçlanan kadınların katli bu dini kitapların uygulatıcılarından olan Engizisyon eliyle 1440’lı yıllarda başlamış ve 18. yy sonlarına kadar Kuzeyi ağırlıklı olacak şekilde tüm Avrupa’ya yayılmıştır. Cadılıkla suçlananların büyük çoğunluğunun kadın olması elbette tesadüf değildir. Ataerki önce aileyi kurar, kadını eve kapatır ve üretimden uzaklaştırır. Bununla tüm üretim ilişkilerinden ve kol emeğinden uzaklaşan kadın yeniden üretim sürecinin bir ‘’çarkı’’ dışına çıkamaz. Eve kapatılan ve dış dünyayla bağı koparılan kadının eğitimine, kafa emeğine, hatta düşünmesine bile sözüm ona gerek kalmaz. Ve ataerki eğitilmemiş kadına zamanla fıtrat biçmeye başlar. Kadınların eksik erkek vücuduna sahip olduğunu ya da tek işlevlerinin doğurmak olduğunu dayatırlar. Buna da kadının doğası derler. Bu doğaya uyarak onlara zor işler verilmemesi gerektiğini, kafa karıştıran mevzularda işin içinden çıkamayacağını söylerler. Bu yaratılan kısır döngü içinde zamanla kadınlara ‘’ideal kadın’’ reçeteleri hazırlanıp ellerine tutuşturulur. Bu reçetelere göre kadın çocuk doğurmalıdır, eşine sadık olmalıdır, aldatılırsa da sineye çekmelidir ama kendisi asla iffetsizlik yapmamalı, ‘’şeytana uymamalıdır.’’ Dik başlı ya da sivrilmiş bir karakter olmamalı, yalnız yaşayabilecek kadar kuvvetli, kendine öyle çok güvenmemelidir. Çok fazla bilgili, birikimli olmamalıdır. Listenin dışına çıkarsa şayet her toplumda farklı seyreden ‘’cezalandırılmalar, yaptırımlar’’ uygulanacaktır. Örneğin Avrupa’daki cadı avcılığı gibi.. Bir kadın diğer ‘’ideal’’ kadınlardan farklıysa cadı, efsunlu kabul edilir. Yalnız yaşıyorsa ya da hasta tedavi edebiliyorsa da cadı damgası vurulabilir, cezalandırılabilir. Çok çirkinse bu cadılık ve büyücülük özelliğidir ve şeytanın suretini gördükleri için suçlanabilir. Çok güzelse de -insanı büyülediği ve aklını aldığı için- suçlanır. Hatta bu suçlama için bu gerekçelere bile ihtiyaç duymadan, yaşlı kadınların ölen eşlerinden kalan mirası almak için bile bir kadın cadılıkla suçlanır ve ölüme mâhkum edilir.

Mona Chollet’te 300 yıllık bu cadı avı adı altında gerçekleşen kadın katliamlarını incelemiş ve günümüzde hala var olan, sınırları dışına çıkan kadınlar üzerinde ki patriarkal baskıyı Bugünün Cadıları kitabında kaleme almıştır. Bir nevi 21. yy cadı avlarını incelemiştir diyebiliriz. Mona Chollet 1973 yılında İsviçre’nin Cenevre kentinde doğmuş gazeteci ve yazardır. Eserleri daha çok deneme yazıları üzerinedir ve Le Monde Diplomatique’de gazetecilik yapmaktadır. Eseri Bugünün Cadıları ise Z. Hazal Louze’nin Türkçeye çevirisi ile İletişim Yayınları tarafından basılmıştır.

Kitabın başında Chollet dönemin cadı avlarına çeşitli örneklerle değinmiş, kadınların bu şekilde suçlanma ve cezalandırılma sebeplerini irdelemiş ve günümüzde bu karanlık dönem üzerine yapılan araştırmaları yorumlamıştır. Bu kısımda ilginç gelen örneklerden biri de XI. Papa’nın fermanıyla kedilerin lanetlenmesi ve ‘’Şeytanın Hizmetkarı’’ olarak ilan edilmesidir. Kadınların yanında görülen tüm kedileri cin ilan edip kadınlarla beraber katletmişlerdir. Kedilerin ölümüyle şehirler fareler tarafından istila edilmiş ve veba hastalığı çok hızlı bir şekilde yayılmıştır. Tabi Engizisyon Mahkemeleri hastalığın artışına cadıların laneti diyerek daha fazla kadını öldürmekten geri kalmamıştır. Kitabın devamında yazar günümüzde gerçekleşen toplumsal baskı unsurlarını ve cadı avlarını çeşitli örneklerle ele almıştır. Bir kadının ekonomik bağımsızlığı, evlenme/evlenmeme kararı, çocuk doğurmak/doğurmamak ya da kaç yaşında doğuracağı gibi birçok konuya değinen yazar tespitlerini çokça örnekler vererek desteklemiştir. Burada yaşlanmaya meydan okumak istemeyip ayna karşısında çıkan beyazlarını gururla izleyen kadınlardan, istenmeyen gebelikleri kürtajla önleyemeyen kadınların ilerde yaşadıkları fizyolojik ve psikolojik problemlere kadar gündelik hayatta karşımıza çıkan birçok baskı aygıtı gözler önüne serilmiştir. Bazı tespitler ya da çözüm önerileri yüzeysel incelenmiş ve tartışılmış olmasına karşın problemin kaynağı tarihsel açıdan doğru örneklerle işaretlenmiştir. En dikkat çeken nokta da verilen örneklerin çeşitliliğidir. Bir edebiyat romanını, bir filmi inceleyerek; üzerine Trump’ın zamanında yaptığı bir konuşmayı ya da sıradan insanların sıradan hayatlarına dair kesitleri aynı konu ekseninde örneklendirerek bu eşitsizlik probleminin toplumun her zerresine yerleştiğini kanıtlamaya çalışmıştır yazar. Sonuçta kitabı bitirirken hala nasıl kadınlara kadınlık öğreten erkekler olduğuna hayret ediyor ve ne zaman dillerinde ki engizisyonu kaldırıp atacaklarını soruyor insan kendine. Şüphesiz bunu başaracak olan yine kadınların mücadelesidir tabi.. Şayet hiçbir şey yapmayıp her zerresine ataerkinin sızdığı kurumlardan veya toplumdan vicdanlarını dinlemelerini beklemek pek akıl kârı değil.


OKUMA PARÇASI

MİRASÇILAR.
GİRİŞ
Elbette Walt Disney’in Pamuk Prenses masalında siyah şapkasının altından görünen tel tel gri saçlarıyla, ucuna siğil konmuş
kemerli burnuyla, tiz kahkahasını atınca alt çenesinde görünen
tek dişiyle ve şeytani görüntüsünü kuvvetlendiren çılgın gözlerinin üstündeki kalın kaşlarıyla hepimizin aşina olduğu cadıyı
ben de biliyordum. Ancak çocukluğumda bende iz bırakan cadı Buzları Eriten Fır Fır’dı.
Buzları Eriten Fır Fır, İsveçli çocuk romanı yazarı Maria Gripe’nin (1923-2007) yazdığı, İskandinavya’daki hayali bir köyde geçen Le Château des enfants volés [Kaçırılan Çocuklar Şatosu] isimli kitabın cadısıydı.1
Evi bir tepenin üzerine, bir elma
ağacının altına konuşlanmıştı. Ağacın, göğü adeta ortadan ikiye bölen silueti çok uzaklardan görünürdü. Yaşadığı yer huzurlu ve çok güzeldi, ancak komşu köyün sakinleri bir keresinde
evin yanında bir darağacı görüldüğü söylentisinden ötürü eve
yaklaşmaktan çekinirdi. Gece çöktüğünde, yaşlı kadın −Bilgelik Kuyusu’ndan aşağı sarkarken tek gözünü kaybeden− kuzgunu Solon ile konuşup bir yandan dokumasını işlerken evinin
penceresinde hafif bir parıltı belirirdi. Bu cadının, beni büyü

1 Maria Gripe, Le Château des enfants volés, Le Livre de poche Jeunesse, Paris,
1981. Orijinal İsveççe başlığı Glasblåsarns barn’dır.

yapma gücünden çok daha fazla etkileyen özelliği, derin sükûneti, gizemli havası ve geleceği görebilme gücüydü.
Dış görünüşünün tasviri beni büyülerdi: “Evinden her zaman lacivert, bol ve geniş yakalı pelerinine sarılmış halde çıkardı. Pelerinin yakası rüzgârda ses çıkarır, başının çevresinde yumuşak hareketlerle uçuşurdu.” Fır Fır takma adı buradan
gelirdi. “Garip bir şapkası vardı. Şapkanın kenarları çiçeklerle süslüydü, mor renkteki üst kısmından ise kelebekler sarkardı.” Onunla yolda karşılaşanlar, “her daim değişen ve insanlar
üzerinde inanılmaz bir etki yaratan” mavi gözlerinin ışıltısıyla çarpılmışa dönerdi. Belki de Buzları Eriten Fır Fır’ın bu görünümü, modayla ilgilendiğim yaşlarımda, kızlara tenlerini ve
vücut hatlarını alabildiğine sergilemelerini dayatan baskın estetik giyim anlayışının aksine Yohji Yamamoto’nun bol giysilerden, devasa şapkalardan oluşan, kumaşı sadece bir örtünme aracı olarak kullanan heybetli kreasyonlarını sevmeme sebep olmuştur.2
Hafızamda bir tılsım gibi yer eden, çevresindeki
herkesi kollayan ve izleyen Fır Fır, güçlü, kudretli bir kadın izlenimi bırakmıştı bende.
Aynı zamanda onun kalabalıktan elini eteğini çekmiş olmasını ve köy sakinleriyle ne çok mesafeli ne çok içli dışlı olan ilişkisini de sevmiştim. Yazar Maria Gripe, Fır Fır’ın evinin bulunduğu tepeyi tasvir ederken sanki tüm köyü “kanatları altında” koruduğunu yazmıştı. Öte yandan bu cadı muhteşem halılar dokurdu: “Dokuma tezgâhının önüne oturmuş çalışırken
derin düşüncelere dalardı. Aklından geçenler tüm köy halkını
ve onların hayatını ilgilendirirdi. Öyle ki, bir sabah, onların başına ne geleceğini kesin bir şekilde görebildiğini fark etti. Dokumasına eğilmiş vaziyette elleriyle işlediği desenlerde her birinin kaderini okuyordu.” Dışarıda nadiren ve kaçak halleriyle
görülmesi ona rastlayanlar için kısmet anlamına gelirdi: O tüm
kış boyunca ortalarda görünmezdi ve evinden çıkması, o gün
termometreler “sıfırın altında otuz dereceyi gösterse bile” baharın şüphesiz gelmek üzere olduğunun işaretiydi. Kimse ger2

Bkz. Mona Chollet, Beauté fatale. Les nouveaux visages d’une aliénation féminine [2012], La Découverte, Paris, 2015.

çek adını bilmese de takma ad olarak ona “Buzları Eriten” denmesini açıklayan şey tam da buydu.
Hansel ve Gretel’deki, Mouffetard Sokağı’ndaki cadılar veya
Rus masallarında rastladığımız, kütükler üzerine inşa edilmiş
kır evlerinde iki büklüm yaşayan babayagalar* gibi korkutucu
karakterler bile bende tiksinti değil heyecan uyandırırdı. Onlar hayal gücümü kamçılar ve tüyleri diken diken edişlerinin
tadı damağımda kalırdı. Uyandırdıkları macera hissiyle, başka
bir dünyaya açılan bir pencere gibiydi onlar benim için. İlkokuldayken teneffüse çıktığımızda arkadaşlarımla okul avlusundaki çalılıkların ardında yaşadığına inandığımız cadıyı kovalardık, çünkü öğretmenlerimizin anlam veremediğimiz tembelliği
yüzünden bu işin bize kaldığını düşünürdük. Tehlike bize macera vaat ederdi. İşte o an hayatta her şeyin mümkün olduğunu ve kız çocuklarına biçilen “hanım hanımcık” ve “cici kız” olmayı öğreten kalıpların, kadınların değişmez kaderi olmayabileceğini sezerdik. Ezberler altüst edilmezse çocukluğun tadı
tuzu olmazdı. Ancak cadı kavramı Buzları Eriten Fır Fır ile benim için kesin olarak olumlu bir anlam kazandı. O, hep son sözü söyleyendi, kötüleri yere serendi. Sizi küçümseyen bir rakibe galip gelmenin ve intikamın hazzını yaşatırdı. Biraz Hayalet
Kız’ı andırırdı.** Ondan tek farkı, gücünü akrobatik hareketlerden değil zekâsından almasıydı. Ayrıca tek parça sportif kostümü de yoktu –ki bu benim işime geliyordu, çünkü spordan nefret ediyordum. Fır Fır sayesinde, kafamıza kazınan imgenin
aksine, kadının fazladan bir gücü temsil edebileceğini düşünmüştüm. İlk duyduğum andan beri “cadı” kelimesi beni cezbediyordu, sanki benim de sahip olabileceğim bir güce işaret ediyordu. Bu sözcük, çevresinde bir enerji yaratıyor ve köklü bir
bilgeliği, hayat veren bir gücü, resmî bilginin daima baskı altında tutup küçümsediği bir deneyim birikimini düşündürüyordu. Ayrıca ömür boyunca hiç usanmadan çalışılıp ustalaşılan,

(*) Slav geleneği ve hikâyelerinde cadılara verilen isim – ç.n.
(**) Fantômette, 1961 yılında Fransa’da maceraları seri halinde yayımlanan süper
kahramandır. Sarı-siyah renkte sportif bir kostümü vardır. Gündüzleri öğrenci olan Françoise ismindeki genç kız, geceleri şehir sakinlerine yardım eden
bir süper kahramana dönüşür – ç.n.

öğrenirken gösterilen tutku sayesinde insanı her şeyden –en
azından kısmen– koruyacak bir sanata kendini adama fikri de
hoşuma giderdi. Cadı sözcüğü her tür tahakkümden ve sınırlandırmadan kendini azat etmiş kadını çağrıştırıyor halen bana.
Yönelmemiz gereken ideali temsil ediyor ve bize yol gösteriyor.
“Eski zamanların değil modern insanların kurbanları”
Etrafımızı saran popüler kültür ürünlerine konu edilen cadı
karakterlerine bir fantezi ürünü gibi davranıldığını, süper güçleri olan kahraman imajı verildiğini ve hepimizin algısının yönlendirildiğini fark etmem şaşırtıcı bir şekilde uzun sürdü. Hayal gücünü harekete geçiren bir karakter olarak görülmesinden
ve olumlu bir imgeyle anılmasından önce “cadı” kelimesi aşağılayıcı bir sıfat olarak, sahtekârlıkla itham edilen kadınları tarif
etmek için kullanılırdı ve on binlercesinin işkence görüp öldürülmesine sebep olmuştu. Özellikle 16. ve 17. yüzyıllarda Avrupa’da sürdürülen cadı avları, toplumsal bilinçte ilginç bir yer
tutuyordu. Cadıların yargılanması akıl dışı suçlamalara (Sabbat’a* katılmak veya Şeytan ile anlaşmak, hatta cinsel ilişkiye
girmek için geceleri uçtukları gibi gerçekdışı iddialar) dayandırılıyordu. Bu suçlamalar onları bu dünyanın dışında bir âleme
ait gösteriyor, bu sayede gerçek hayatta uğradıkları zulüm hafifletiliyor, tarihsel köklerinden koparılıyorlardı. Cadı imgesini
günümüzde düşününce, süpürgesiyle uçan ve hem hafif hem
de alaycı bir temsil gözümüzün önüne geliyor. Bu algıyı Martin le Franc’ın Le Champion des Dames [Kadınların Savunucusu, 1441-1442] isimli el yazması kitabının sayfa kenarındaki çizime borçluyuz. Bu cadı tasviri bir Tim Burton filminden, “Tatlı Cadı” dizisinden veya Cadılar Bayramı dekorasyonundan fırlamış gibi duruyor. Gelin görün ki 1440’lı yıllarda cadı kelimesi
acı dolu yüzyıllar anlamına geliyordu. Sabbat’ın adını geçirmişken bir not düşelim. Tarihçi Guy Bechtel şöyle diyor: “Bu kadınlar ile Sabbat arasında bağ varmış gibi gösteren ideolojik uy-

(*) Sabbat, pagan kültüründe cadı bayramının adıdır. Cadı avcıları tarafından Yahudilerin kutsal günü Şabat ile özdeşleştirilirdi – ç.n.

durmalar birçok zulme sebep oldu.”3
Ayrıca acı dolu cinsel işkencelerin yakıcı gerçekliği ise Marquis de Sade’ın yarattığı imgelerde eritildi ve zevk algısı yaratmaya başladı.
2016 yılında Belçika’nın Brugge şehrindeki Aziz John Müzesi’nde “Bruegel’in Cadıları” isimli bir sergi düzenlendi. Bruegel
şehrin ileri gelenlerinden bir Felemenk idi ve cadıları eserlerine konu eden ilk ressamdı. Meydanda bulunan bir duvarın üstünde ise Brugge’de cadılık yaptığı gerekçesiyle yakılarak öldürülen onlarca kadının ismi yazılıydı. “Brugge’nin birçok sakini
hâlâ bu kadınların soyadlarını taşıyor. Geçmişte cadılıkla suçlanmış bir kadının akrabası olduklarını, sergiyi ziyaret edene
dek bilmiyorlardı.”4
Müzenin müdürü bunu gülümseyerek anlatıyordu; sanki insanın soyağacında yer alan bir masumun akıl
almaz suçlamalar sonucunda katledilmesi, arkadaşlar arasında
anlatılabilecek küçük bir hatıra olabilirmiş gibi… Tam bu noktada sorgulamak gerekiyor: İnsan başka hangi kitlesel kıyımı,
üstünden yüzyıllar geçse bile, yüzünde bir gülümsemeyle anlatmaya cesaret edebilir?
Cadı avları, bazen bir ailenin tamamını yok ederek, korkunun hüküm sürmesini sağlayarak, birtakım davranışları acımasızca cezalandırarak ve bazı –şimdi tahammül gösterilmesi imkânsız− pratikleri uygulayarak yaşadığımız dünyayı şekillendirdi. Eğer bu cadı avları yaşanmasaydı bugün muhtemelen çok farklı toplumlarda yaşıyor olurduk. Bu avlar; yapılan
seçimler, ayrıcalık tanınan ve mahkûm edilen yollar hakkında
çok şey anlatıyor. Buna rağmen onlarla yüzleşmekten kaçınıyoruz. Tarihin bu yüzünün gerçekliğini kabul etsek bile onunla
aramıza mesafe koymanın bir yolunu buluyoruz. Örneğin cadı avı yıllarını, artık hiçbir ortak özelliğimiz olmayan, kötülenen ve gerici olarak gösterilen Ortaçağ ile özdeşleştirme hatasına düşüyoruz. Halbuki en büyük cadı avları, yüceltilen Rönesans devrinde yaşandı. 1440’ta başlayan cadı avları, 1560 yılın3 Guy Bechtel, La Sorcière et l’Occident. La destruction de la sorcellerie en Europe,
des origines aux grands bûchers, Plon, Paris, 1997.

4 “Dans le sillage des sorcières de Bruegel” [Bruegel Cadılarının İzinde], “Arte
Journal”, Arte, 8 Nisan 2016.

dan sonra genişleyerek devam ettirildi. 18. yüzyılın sonlarında
bile hâlâ infazlar gerçekleştiriliyordu. 1782’de, İsviçre’nin Glaris kantonunda Anna Göldi’nin başının kesilmesi gibi… Guy
Bechtel’in dediği gibi, cadılar aslında “karanlık Ortaçağ’ın değil, modern insanların kurbanlarıydı.”5
Aynı şekilde, yapılan zulümler için, kötülükleriyle nam salmış engizisyoncularda cisimleşen güçlü köktendincilik sorumlu tutuluyor. Oysa engizisyon her şeyden önce kâfirlerle ilgilenmiş, cadı avı neredeyse hiç yapmamıştır. Cadılıkla ilgili mahkûmiyet cezalarının ezici çoğunluğu laik mahkemelerce verilmiştir. Büyücülük konusunda laik yargıçların “Vatikan’dan çok daha zalim ve katı”6
olduğu anlaşılıyor. Dinsel
inanç temelli bir dünya söz konusu olduğunu düşünecek olursak onlar ile engizisyon mahkemeleri arasında ancak göreli bir
farktan bahsedilebilir. Yapılan zulme karşı çıkan az sayıda insan bile –1563’te “masumların kanının akıtıldığını” söyleyen
Doktor Jean Wier gibi– Şeytan’ın varlığını inkâr etmez. Protestanlara gelince, akla daha fazla önem verir bir görüntü çizseler
bile onlar da Katolikler kadar şevkle cadı avlarına katılmıştır.
Hıristiyanlıkta yapılan Reform hareketiyle İncil’in keyfî yorumlamalardan bağımsız bir şekilde yeniden ele alınması, kadınlara karşı daha merhametli olmayı sağlamamıştır. Tam aksine!
Cenevre’de Calvin’in emriyle otuz beş “cadı” Eski Ahit’in sırf
iki satırında “Büyücülerin yaşamasına izin vermeyeceksin” yazıyor diye infaz edilmiştir. Dönemin hoşgörüsüzlük ikliminde
mezhep savaşları sebebiyle ortamın kan gölüne dönmesi –1572
yılında Paris’te yaşanan Saint Barthélemy katliamında tam üç
bin Protestan öldürülmüştü– her iki cephede zulüm ve işkence
uygulamalarını katbekat artırmıştır.
Dürüstçe söylemek gerekirse, cadı avlarıyla yüzleşemiyorsak, bunun nedeni günümüz dünyası hakkında çok şey söylemesidir. Zira cadı avlarını konuşmak, insanlığın en ümit kırıcı
yüzüyle hesaplaşmak anlamına geliyor. Cadı avları, toplumun daima mutsuzluğundan ısrarla sorumlu tuttuğu bir günah ke5 Guy Bechtel, a.g.e.

6 A.g.e.

çisi seçtiğini ve gitgide bir akıldışılık sarmalına kendini hapsettiğini gösteriyor. Nefret söylemleri ve takıntı haline gelen düşmanlık, toplumun nefsi müdafaası olarak görülen fiziki şiddeti meşru gösterme amacı taşıdığı için mantıklı hiçbir açıklamaya izin vermiyor. Bu avlar, Françoise d’Eaubonne’un sözleriyle, insanoğlunun “akla mantığa sığmayacak sebeplerle katliamlar yapabildiğini” gösteriyor.7
Cadı olarak görülen kadınların
şeytanlaştırılmasının Yahudi karşıtı hareketler ile birçok ortak
noktası olduğunu söylemek mümkün. Örneğin cadıların “Sabbat günlerinden” veya “sinagoglarından” bahsediliyor, Hıristiyanlığı yok etmek için “Yahudiler gibi” casusluk yaptıkları ve
yine onlar gibi kemerli burunları olduğu söyleniyordu. 1618
yılında Fransa’nın Colmar şehrinin yakınlarındaki bir infaz sırasında canı sıkılan bir kâtibin mahkûm kadının resmini infaz
defterinin kenarına çizdiğini görüyoruz: Çizime göre kadın saçını Yahudi kadınlar gibi taramıştı ve “Davut yıldızlarıyla süslü
bir kolye takıyordu.”8
Sorunların kaynağı olarak bir günah keçisi belirlemek ve onu
hedef tahtasına oturtmak alt tabakanın değil her zamanki gibi yukarıdakilerin, okumuş zümrenin başının altından çıkmıştır. Cadılık iftirasının doğuşu yaklaşık olarak 1454’te matbaanın icadıyla aynı döneme denk gelir −ki matbaanın bu iftiranın yayılmasında önemli bir payı vardır. Bechtel bunu, dönemin tüm iletişim araçlarının kullanıldığı bir “medya operasyonu” olarak tanımlıyor. “Okuyanlar için kitaplar yoluyla, diğerleri için vaizler aracılığıyla ve geri kalan herkes için mümkün
olan her yöntem kullanılarak cadılara karşı düşmanlık tohumları ekiliyordu.” İki engizisyon görevlisi, Alsace’lı Henri Institoris (veya Heinrich Krämer) ve İsviçre’nin Basel şehrinden Jakob Sprenger’in yazdığı Malleus Maleficarum [Cadıların Çekici] adlı kitap 1487’de yayımlandı. Adolf Hitler’in Kavgam’ıyla yarışa7 Françoise d’Eaubonne, Le Sexocide des sorcières, L’Esprit frappeur, Paris, 1999.

8 Guy Bechtel, La Sorcière et l’Occident. Başka vakalarda da antisemitizm ile kadın düşmanlığı arasında paralellik kurulduğunu gözlemliyoruz: Örneğin Almanya’da Yahudi erkeklerin sünnetli oldukları için her ay âdet döngüsü yaşadığına dair bazı söylentiler vardı. Bkz. Anne L. Barstow, Witchcraze. A New
History of the European Witch Hunts, Harper Collins, New York, 1994.

bilecek düzeyde nefret söylemi içeren bu kitap yaklaşık on beş
kez yeniden basıldı ve geniş çaplı avlar süresince Avrupa çapında otuz bin kopya sattı. “Ortalığın yangın yeri olduğu zamanlarda her cadılık davasında yargıçlar bu kitabı esas aldılar. Malleus’da yer alan soruları sorar ve Malleus’da yer alan cevapları
almayı beklerlerdi.”9
Matbaanın kullanımına dair zihnimizde
yer eden idealleştirilmiş bakışla çelişen bir durum bu… Bu kadınların ciddi tehdit teşkil ettiği inancının yayılmasıyla onları
etkisiz kılmak için akıl almaz yöntemlerin geliştirilmesine zemin hazırlayan Malleus Maleficarum kitabı, adeta toplu bir sanrı iklimi yarattı. Kitabın başarısı “şeytan uzmanı” olan ve benzer kitaplar yazan yeni kişilerin ortaya çıkmasına meydan verdi. Üstelik bu eserlerin öfkeden delirmiş yazarları –Fransız filozof Jean Bodin (1530-1596) gibi– bilge ve itibarlı kişiler olarak
nam saldı. Bechtel şöyle diyor: “Bu isimlerin yarattığı iyi insan
algısı ile şeytanlık üzerine ortaya koydukları çalışmalarında görülen acımasızlık ne de büyük bir tezattır.”
Sivrilen kadınları bertaraf etmek
Tüm bu hikâyeleri öğrendikçe buz kesiyoruz, hele ki kadınsak.
Elbette birçok erkek de cadılık suçlaması sonucunda infaz edildi; ancak kadın düşmanlığı zulmün ana sebebiydi. Malleus Maleficarum’da “cadıların küçük bir detay” olduğundan bahsediliyor. Kitabın yazarları cadılık faaliyetlerinden pek bahsetmiyor
bile. Onlara göre göre kadınların yaydığı “kötülük” olmasaydı
“dünya birçok tehlikeden kurtulmuş” olurdu. Fiziken ve ruhen
zayıf olan ve doymak bilmeyen bir lüks arzusunun esiri olan
kadınlar şeytan için kolay bir hedef haline geliyordu onlara göre. Mahkemelerde yargılanan sanıkların % 80’i ve mahkûmların % 85’i kadındı.10 Yargı karşısında son derece savunmasızlardı. Fransa’da sanıkların sadece % 20’si erkekti ve bu erkeklerin % 50’si temyize gidebiliyordu. Cadı avlarından önce mahkemeler kadınların şahitliğini bile kabul etmezken Avrupalı

9 Guy Bechtel, La Sorcière et l’Occident.
10 Anne L. Barstow, Witchcraze.

kadınlar kitle halinde sanık olarak davalarda yer buluyordu.11
1587-1593 yılları arasında Almanya’nın Trier şehrindeki yirmi iki köyde gerçekleşen karalama kampanyası (ki Almanya ve
İsviçre cadı avının başladığı ve merkez üssü olan yerlerdi) öyle vahşiydi ki sadece iki köyde birer kadın hayatta kalabilmişti.
Toplamda 368 kadın yakılmıştı. Anneanne-anne-kız torun şeklinde olmak üzere tüm soy yok ediliyordu. 1670’te Fransa’nın
Cambrésis şehrinde 77 yaşındaki Magdelaine Denas, hakkındaki suçlamalar açık ve net olmamasına rağmen yakılmıştı. Onun
teyzesi, annesi, kızı da infaz edilmişti, çünkü cadılığın kalıtımsal olduğuna inanılıyordu.12
Suçlamalar uzun bir süre yüksek zümredeki kadınlara etki
etmedi. Üst sınıftaki kadınlara sıra geldiğinde dava dosyaları
hızlıca kapanıyordu. Sadece bazı asillerin siyasetteki düşmanlarının onlara zarar vermek için kızlarını ve eşlerini cadılıkla
itham ettiğini görüyoruz; zira bu, rakiplerine doğrudan zarar
vermelerinden daha kolaydı. Çoğunlukla kurbanlar alt tabakadan oluyordu. Kadınlar, kendilerini tamamı erkeklerden oluşan kurumların ellerinde buluyorlardı. Sorgu memurları, rahip ve papazlar, işkenceciler, gardiyanlar, yargıçlar, cellâtlar,
hepsi erkekti. Nasıl bir korku ve ümitsizlik yaşadıklarını tahmin edersiniz; üstelik bu zorlu sınavda kendilerini çoğunlukla
mutlak yalnızlık içinde buluyorlardı. Ailelerindeki erkekler nadiren onları savunurdu –tabii eğer kadını suçlayanlar onlar değilse. Bazıları, erkeklerin bu tutumunun korkudan kaynaklandığını düşünüyor; zira suçlanan erkeklerin çoğunun suçu “cadının” akrabası olmaktı. Silvia Federici’ye göre erkeklerin bir
kısmı “eşlerinden, ısrarcı metreslerinden kurtulmak veya baştan çıkardıkları veya tecavüz ettikleri kadının intikam almasını
önlemek” için dönemin genel fişleme ikliminden faydalanmıştı. Federici, “bu dehşet ve propaganda yıllarının, erkeklerin kadınlara karşı derin psikolojik yabancılaşma yaşamasına sebep olduğunu” belirtiyor.13

11 A.g.e.
12 Guy Bechtel, La Sorcière et l’Occident.
13 Silvia Federici, Caliban et la sorcière. Femmes, corps et accumulation primitive


KÜNYE
Bugünün Cadıları
Kadınların Yenilmez Gücü
Mona Chollet
İletişim Yayınları
Çeviri: Z. Hazal Louze
1. baskı – Mart 2020
240 sayfa


İÇİNDEKİLER
TEŞEKKÜR………………………………………………………………………………………………………………………………9
MİRASÇILAR.
GİRİŞ……………………………………………………………………………………………………………………………………….11
“Eski zamanların değil modern insanların kurbanları”………………………………14
Sivrilen kadınları bertaraf etmek………………………………………………………………………….18
İnkâr edilen veya gerçekdışı gösterilen bir tarih …………………………………………….23
Oz Büyücüsü’nden Starhawk’a ………………………………………………………………………………27
Alacakaranlığın kadın ziyaretçisi………………………………………………………………………….33
Geçmişteki olaylar dünyamızı nasıl şekillendirdi?………………………………………….38
Hydra denizcisinin kalbini yemek………………………………………………………………………….42
1 KENDİNE AİT BİR HAYAT.
BAĞIMSIZ KADIN BELASI………………………………………………………………………………47
Yardıma muhtaçlar, dolandırıcılar ve serbest elektronlar………………………….49
Maceracı kadın: Yasaklı rol model ………………………………………………………………………54
Hedef: İsyancılar………………………………………………………………………………………………………….62
Odun ateşinin gölgesi………………………………………………………………………………………………….67
Kim bu şeytan?……………………………………………………………………………………………………………..70
Her daim “silinip giden” kadınlar………………………………………………………………………..75
Hizmet etme refleksi…………………………………………………………………………………………………..81
“Annelik müessesesi”: Ayakta pranga………………………………………………………………..88
2 KISIRLIK ARZUSU.
ÇOCUKSUZ HAYAT: BİR İHTİMAL …………………………………………………………….93
Başka seçeneklere doğru bir sıçrama ………………………………………………………………….99
Çocuk iste(me)menin karmaşık simyası …………………………………………………………..103
Düşünme-me alanı…………………………………………………………………………………………………….107
“Doğanın” son kalesi……………………………………………………………………………………………….111
Ormanın açık alanında ……………………………………………………………………………………………118
Kabul edilemez bir söz…………………………………………………………………………………………….123
Son sır……………………………………………………………………………………………………………………………130
3 ZİRVE SARHOŞLUĞU.
“KOCAKARI” ALGISINI KIRMAK……………………………………………………………139
“Yaşlandılar bile”…………………………………………………………………………………………………….143
Yaş farkı……………………………………………………………………………………………………………………….147
Ebedi gençliğin sonu mu?………………………………………………………………………………………155
Kadınlar karşı gelmeye başladığında………………………………………………………………..161
Çitin kadın gardiyanları………………………………………………………………………………………….166
“İğrenme denince akla gelen figür”………………………………………………………………….170
Şeytanlaştırılan arzu………………………………………………………………………………………………..175
“Bir başka yasa icat etmek”………………………………………………………………………………..179
4 BU DÜNYAYI TERSYÜZ ETMEK.
DOĞAYLA SAVAŞMAK, KADINLARLA SAVAŞMAK………………………187
“Neyin mükemmeliyeti?”………………………………………………………………………………………192
Doğanın ölümü……………………………………………………………………………………………………………198
Dreuf, Popokoff ve diğerleri………………………………………………………………………………….203
“Bunların hepsi numara yapıyor”………………………………………………………………………210
Subliminal bir dayanışmanın doğuşu ………………………………………………………………..215
Hastaya insan muamelesi yapmak……………………………………………………………………..219
Akıldışılık, sanılan tarafta olmadığında…………………………………………………………..223
Başka bir dünyanın eskizi………………………………………………………………………………………226
“Histerik kadınların” isyanı…………………………………………………………………………………229
Aynı anda iki özgürleşmeyi düşünmek………………………………………………………………233
“Sizin dünyanız bana uymuyor”…………………………………………………………………………237

Mona Chollet
1973, Cenevre doğumlu, Le Monde Diplomatique gazetesi yazarıdır. Yayımlanmış çalışmaları arasında şunlar yer alır: La Tyrannie de la réalité (CalmannLévy, 2004), Rêves de droite: Défaire l’imaginaire sarkozyste (La Découverte, 2008), Beauté fatale. Les nouveaux visages d’une aliénation féminine (La Découverte, 2012) ve Chez soi. Une odyssée de l’espace domestique (La Découverte, 2015).

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here