Camus / Bir Ahlakçının Portresi – Stephen Eric Bronner

20. yüzyılın en önemli entelektüel figürlerinden biri olan Albert Camus (1913-1960) felsefi duruşunu yaşamına ve kişiliğine yansıtmasıyla da özel bir yere sahiptir. Camus’nün düşünsel ve sanatsal üretimini bir arada inceleyen S.E. Bronner, bir “ahlakçı” olarak nitelediği yazarın eserlerini yaşam öyküsüyle birlikte ele alarak bu önemli noktayı yakalıyor. Camus’nün yokluk içinde geçen çocukluğunu, varoluşsal kaygılarını, anti-faşist direnişteki rolünü ve yaşadığı ihtilafları aydınlatan kitap, bu sıradışı figürün
günümüz dünyasıyla olan ilişkisini de ortaya koyuyor.

Bronner, Yabancı ve Caligula gibi erken dönem eserlerinden, Başkaldıran İnsan’a ve Tek Adam’a uzanan bir yelpazede Camus’nün bireysel sorumluluk, sahicilik, absürd deneyim, yaşanmışlık gibi kavramlarını ve bunun yanında hoşgörü, dürüstlük gibi kişisel özelliklerini işleyerek derinlikli bir portre çalışmasına imza atıyor. Camus’nün edebi eserleri, felsefi yazıları ve politik görüşleri arasındaki bağlantıları araştıran bu çalışma felsefe, politika ve edebiyat alanlarına ilgi duyan okura ilgi çekici bir malzeme sunuyor.

“Albert Camus’nün yaşamına ve eserlerine ilişkin bu özlü, canlı ve tarafsız yaklaşım, biyografiyi, felsefi incelemeyi ve politik eleştiriyi birbirine bağlıyor.”
-Science & Societ-
(Tanıtım Bülteninden)

Anlamsız bir dünyanın anlamını arayan adam: Camus ? Utku Özbay
(28 Eylül 2012, Aydınlık Kitap Eki)
Stephan Eric Bronner, Camus: Bir Ahlakçının Portresi?nde Camus?yü ve eserlerini, bir biyografiden çok farklı olarak kritik ederek ortaya koyuyor; farklı bir okuma biçimiyle yapıyor bunu. Kendisinin ve Ömer Erdem?in ifadesiyle ?politik bir amacı olan, entelektüel bir tarih çalışması? çıkarıyor ortaya.
Jean-Paul Sartre?ın ifadesiyle ?ahlakçılar geleneğinin günümüzdeki mirasını sahiplenen?, iflah olmaz hümanist Albert Camus önemli bir noktada durur. Kanımca gençleri ya da çok geniş bir kitleyi etkilemesinden gelmez bu önem. Yahut daha geniş bir kitlenin onu sahiplenmeye çalışmasıyla alakası yoktur bunun. Camus?nün önemini anlamamızı sağlayan İletişim Yayınlarından çıkan Stephan Eric Bronner?in, ?Camus: Bir Ahlakçının Portresi? adlı kitabı okuyucuyla buluştu.
7 Kasım 1913?te doğan Albert Camus?nün çocukluğu bir Fransız sömürgesi olan Cezayir?de geçmiştir ve Bronner?in ifadesiyle bu çocukluk, ona sefaletin ne demek olduğunu öğretmiştir. Camus, o yüzden, çokça ifade ettiği gibi ?güçsüzlerle içten bir şekilde empati? kurabilmiştir. Bu yüzden ?Başkaldırıyı sefaletten değil, Marx?tan öğrendim.? diyecektir sonraları.
Camus?nün empati kurabilmesinin özünde yalnızca sefaleti yaşayarak öğrenmesi yatmaz. Doğduğu ve ergenliğine kadar yaşadığı Cezayir?in Belcourt kentinin demografik yapısının etnik dağılımıyla da alakalıdır bu. Biraz da Tanrı?ya ulaşma biçimleri farklı olan inanç sistemlerine tapman insanların aynı uzamı paylaşmalarıyla alakalıdır. Belcourt;
Müslümanlar, Avrupalılar ve Museviler?in bir arada yaşadığı kozmopolit bir uzamdır.
Kopkuyu karanlıkların içinde geçer Camus?nün çocukluğu: Yoksulluk, kitapsızlık, sevgisizlik… Henüz bir yaşmdayken kaybettiği babasından belleğinde hemen hiçbir şey kalmaz. Baba Lucien, Lucien Camus?nün doğmasından kısa bir süre sonra, mutsuz kitleyle birlikte, mutlu ve onurlu bir şekilde ölmek için Marne Savaşı?na çağırılır; kısa bir süre sonra geriye dönen kendisi değil, ölüm haberidir.
Mondavi Köyü?ndeki evi bir yas bürümüştür artık. Bir şarap fabrikasında çalışan baba Lucien öldükten sonra Camus ailesi (İspanyol kökenli, okuma yazması olmayan, kulakları sağır olan ve güçlükle konuşabilen anne Catherine, abi Lucien Camus, Albert Camus, Katherine?nin annesi ve abileri Joseph ile Ettienne) Belcourt?taki Proletarya semtinde oturan Katherine?nin annesinin yanına taşınırlar. Üç odalı küçücük bir dairede yaşayacaklardır artık. Camus, sonraları, hem maddî hem manevî sefaletin yaşandığı bu kapkara uzamı ?Defterler?inde anlatacaktır.
Gariptir: Yaşanan bunca acının, yokluğun ve sıkıntının ardından hiçbir yakınma belirtisi görmeyiz Camus?de. Aksine, mutluluğun minicik bir yerine tutunarak yaşayan bir Camus görürüz: Çocuk Camus?dür bu. Minik yüreği heyecanla atan ufak bedenli Camus?dür. 1930?da, ilk tüberküloz atağını geçirecek ve ?hasta olacak olan? Camus?dür.
1918?de bir devlet okulunda ilkokula başlar. Orada, ?ikinci babam? dediği öğretmeni Louis Germain ile tanışır. 1957 yılında yaptığı Nobel konuşmasını ona ithaf edecektir Camus. Hayatında hep önemli bir yeri işgâl edecektir Germain.
1924?te, Cezayir Lisesi?ne bursla girer. Amcası ile birlikte yaşar. Göz alıcı ve aynı zamanda bir uyuşturucu bağımlısı olan aktrist Simone Hie ile bu yıllarda tanışacaktır. Evlenirler. Uzun sürmez. Bunda, Simone?nin madde bağımlılığını yenememesi en önemli sebebi oluşturur. Camus, Simone ile birlikte olduğu ve ayrıldığı zamanlarda yanında olan ve hayatının sonuna kadar yakın arkadaş olacağı iki öğrencisi Jeanne- Paul Sicard ve Marguerite Dobrenn?le tanışır bu süreçte. Onları birbirlerine bağlayan tiyatro sevgisidir, sanat sevgisidir, bohem yaşama tarzlarıdır ve Komünist Parti?ye üye olmalarıdır. – Fakat Camus artık Komünist Parti?ye üye değildir- Üçlü, Cezayir?in tepelerinde birlikte yaşayacakları aynı eve taşınırlar: ?Dünyanın Ucundaki Ev?e.
?Dünyanın Ucundaki Ev? önemlidir. Bir kaçış uzamı olarak çıkar karşımıza.

ANLAMSIZ BİR DÜNYADA ANLAMLAR OLUŞTURMAK
Stephan Eric Bronner, Camus?nün eserlerini keskin çizgilerle olmasa da zaman bağlamında birkaç bölüme ayırır. İlk dönemi oluşturan eserleri ?absürd? üzerine kuruludur. Anlamsız bir dünyaya sıkışan bireylerin sıkıntısı ve varoluş problemlerini ortaya koyar Camus bu dönemde. 1937 yılında yayımlanan denemesi ve aynı zamanda ilk çalışması ?Mutlu Ölüm?, Aziz Augistine?in ilk çalışması olan ?Mutlu Yaşam?a ironik göndermelerde bulunur. ?Varoluşuna karşı bir yorgunluk? hisseden ve ?doğal ölüm? beklemeye zorlan- maktan şikâyet eden kötürüm öğretmen
Zagreus, öğrencisi başkahraman Mersault ta-rafından öldürülür. ?İşyerinde onu bekleyen kaderden? nefret eden ve eski öğretmeninin parasının çekimine kapılan Mersault, cinayete bir intihar süsü vermeye çalışır ve ?mutlu bir yaşam sağlama umudu? ile Zagreus?un paralarını çalar.
Avrupa?ya gider. Avrupa?nın kasvetli ortamı, onun buradan sıkılmasına neden olur.
Güneşi özlemiştir. Cezayir?e döner. Bir kadınla evlenir. ?Dünyanın Ucundaki Ev?e benzer bir şekilde, aynı evi paylaşırlar. Camus, burada, ?pagan şehveti?ni, düşmüş ve çökmüş olan Hıristiyan dünyasına yanıt olarak? sunar. Bunu yeğler.
Sonra ?Tersi ve Yüzü? isimli eserini yayımlayacaktır.
?Mutlu Ölüm?, Bronner?in ifadesiyle ?Yabancı?nın bir provası?dır.

DİNSEL ATEİZM
 1930?lar Churchill, Hitler, Mussolini, Roose-velt, Stalin gibi ?güçlü kişilerin? olduğu bir dö-nemdi. Dönemin gençliği gibi Camus de bu yıllarda Halk Cephesi?ne katılarak aktivizmi seçti ve savaşa sürüklenen kasvetli Avrupa?da, kendini siyasi kamplaşmaların içinde buldu. Cezayir Komünist Partisi?ne girdi. Faşizme ve haksızlığa karşı hayatının sonuna kadar savaştı. Yanlış bulduklarını eleştirdi. Dogmatizmle sürekli savaşım içindeydi. Bu yüzden dine mesafeliydi. Camus, Voltaire gibi dinden bağımsız bir düşünür olmadı mesela; karşı çıktığımız şeylerin bakış açısı, karşı çıktığımız şeye göre belirleniyordu ne de olsa. Şöyle yazar Bronner: ?Camus, ne bir Katolik ne de dini batıl inançla çok benzer gören Voltaire gibi dinden bağımsız bir düşünürdü. Dinden bağımsız bakış açısı, karşı çıktığı din inancıyla belirleniyordu ve bu açıdan çoğunlukla ?dinsel ateizm? olarak tanınan genel bir felsefi akımı tarif ediyordu. Bu akımın Friedrich Nietzsche, Martin Heiddeger, Karl Jaspers gibi felsefi savunucularının her biri radikal bireyler ve sofistike entelektüellerdi . Gençlik endişeleri ya da politik tutkuları ne olursa olsun, olgun düşünürler olarak onlar herhangi bir kiliseye mensup değillerdi, herhangi bir dini dogmayı benimsemiyorlardı ve herhangi bir kitle hareketine temel oluşturmuyorlardı.? İkinci Dünya Savaşı ve Sovyet Rusya?nın -Camus?ye göre- yanlış tutumları, onu sosyalizmden uzaklaştırdı. Partiden ayrıldı.
Camus?nün 21 Şubat 1941?de günlüğüne düştüğü notta da belirttiği üzere üç absürd, ?Yabancı?, ?Sisyphus Söyleni? ve ?Caligula?yla birlikte tamamlanmıştı.
Bu bağlamda, en çok bilinen eserlerinden olan ?Yabancı?yı açmlamanm gerektiği kanaatindeyim ?Absürd?ün başarılı bir şekilde işlendiği eserde, baş- kahraman Mersault, Bronner?in ifadesiyle ?yaşamın absürdlüğü?nden çok, bu absürdlüğe verilen bir tepkiyi ortaya koyuyordu. Baş- kahraman Mersault, keyfî ve nedensiz bir biçimde Arap?ı neden öldürmüştü? Mersault?un Arap?ı neden öldürdüğü sorusuna yazarın nesnel bir yanıtı yoktu. Olmamalıydı. Camus, Mersault?un bu ?öldürme eylemi?nin sebebinin ve yanıtının olmadığını göstermek için çok uğraşmıştı çünkü. ?Malraux, Gide, Dostoyevski, sürrealistler ve başka yazarların içinde olduğu bir edebî gelenekle? yanıt bulabilir bu: ?Amaçsız bir hareket, aslında anlamsız bir dünyanın yansımasıdır.? ne de olsa.
İkinci Dünya Savaşı, Camus ile birlikte eserlerinin yörüngesini de değiştirecektir. ?Absürd?ün yerini ?direniş meşruiyeti? ve ?dayanışma? alacaktır. ?Tek başına isyan? artık yerini ?dayanışma?, ?ortaklık? gibi kavramlara bırakır. ?Yabancı?dan ?Veba?ya yaşanan değişimin başat noktasını da bu oluşturur.
İkinci Dünya Savaşı?nın o kasvetli ortamını yansıtan; acıyı, hüznü en iyi anlatan roman-lardandır sonuçta ?Veba?. Şöyle yazacaktır Bronner: ?Devrim, ?varoluşu düzeltme girişimi? ve Camus?nün ?din dışındaki yaşamda bir yönetim kuralı? olarak adlandırdığı şeyi açıkça ifade etme arzusu karşısında boyun eğer. İşte ?Veba?nın 1947 yılında yayımlandığında vermek istediği mesaj buydu.?
Stephan Eric Bronner, Camus: Bir Ah-lakçının Portresi?nde Camus?yü ve eserlerini, bir biyografiden çok farklı olarak kritik ederek ortaya koyuyor; farklı bir okuma biçimiyle yapıyor bunu. Kendisinin ve Ömer Erdem?in ifadesiyle ?politik bir amacı olan, entelektüel bir tarih çalışması? çıkarıyor ortaya. Bize de keyifle okumak kalıyor.

Sınır ve mazeret – Ömer Erdem
(Radikal Kitap / 04/05/2012)
Camus?nün; ?Tüm sanatsal doktrinlerin, sanatçının kendi sınırlarını gerekçelendirmeye çalışan bir mazeret? olduğunu söylemesi, kendisini de tam çerçeveleyebilir mi? Bir temelli mazereti mi vardır sanatçının ve neticede bütün eser ve tutumu bu mazerette mi saklıdır? Üstelik, ?bir insanın eserleri, sanatsal sapmalar yoluyla, kalbini ilk kez açtığı iki ya da üç büyük ve basit imgeyi yeniden keşfetmek için yapılan yavaş bir seyahatten başka bir şey değildir? diyen de bizzat kendisi iken! O zaman dönüp bakmak gerekir, nedir bu iki üç basit imge? Gerçi yine ?bir inancın büyüklüğü, yol açtığı şüpheye bakılarak anlaşılabilir? diyen bir filozofla karşı karşıya bulunduğumuzu unutmamak gerekir, yanılmamak için. Stephan Eric Bronner?in ?Camus: Bir Ahlakçının Portresi?, Camus?ye doğru yaklaştıkça Camus?deki çıkıntıları törpüleyen, Camus?deki Camus?yü şeffaflaştıran bir çalışma. Hatta dikkatli bir okuyuşla mazeret kadar imgeleri de devşirmeye imkân verir boyutta. Biyografinin ayrıntılarına saplanmadan, ana durakları eserler paralelinde bağlamlaştıran bir kitap. Camus bir muamma değil. Tuğba Sağlam?ın çevirisiyle okuduğumuz kitap da klasik anlamda bir biyografi değil. Camus?deki saflığı ortaya çıkarmaya, onu parlatmaya çalışıyor bir bakıma. Nedir o saflık?
Asıl soru…
Hüküm vermekten, yorumlamaktan, karşılaştırmaktan, silkelemekten, dahası sevmekten yorulmuyor Bronner. Ne mesafeli ne de etkisine kapılınmış bir sevgi sağanağı bu. Kendisinden önce yapılmış çalışmalara da son derece bağlı ve saygılı. Bütün derdi ayrıştırmak, berraklaştırmak, saflaştırarak okurda belli ki paylaşım duygusunu geliştirmek. Ki, Camus?nün felsefi görüşleri ile eserleri arasındaki ilişkileri kurması bakımından değil kritiklerini yapabilmesi açısından da okunmaya değer bir kitap. Yazarın, F. Bousquet?den alıntıladığı; ?Camus için absürdü fark etmek yalnızca bir başlangıçtı. Asıl soru, bireyin onun imalarına, önce cesaret ve gerçeklikle, sonra da dayanışma ile itiraz edip edemeyeceğiydi? yorumu da kritik değerde kitap için.
Çünkü bu dayanışma, isyan ve başkaldırının da naturasına çıkacaktır sonuçta. Bir umutsuzluk döneminde isyanı dayanışmada arayacaktır Camus. ?Anlamsız bir dünyada anlamlar oluşturmayı amaçlayacaktır.? Hatta, ?başkaldırıyı Marx?dan değil sefaletten öğrendim? demesi de çok çarpıcıdır bu bakımdan. Onun düşünce sistematiğinin gerçekliğine de denk düşer.
?Hayır ile evet arasına sıkışan? bu gerçeklik ilkin doğduğu yerde, Cezayir?de karşılayacaktır onu. İleride hep peşine düşeceği ?Akdenizli ölçülülükte? bu gerçeğin payı tam olarak nedir? Dahası ?gelecekteki adil toplumun? yaratılmasında masum bireylerin ortadan kaldırılamazlığına kadar uzanmışken? üstelik. ?Güç hakkını güç çağıyla eşdeğer? görmesi kadar, ?iki ateş arasında kalmasının da kökü? bu gerçeklikte saklı mıdır acaba? Çünkü o ne ?Cezayir?den Vietnam?a kadar uzanan sömürgelerin Batılılar tarafından emperyalist bir şekilde sömürülmesini, ne de Doğu Avrupa?da Sovyetler Birliği tarafından uygulanan gaddarca politikaları? desteklememiştir bu yüzden. Eğer ?veba?yla savaşmanın tek yolu ortak edep ise başka seçenek mi kalır geriye? Ve, Bronner?in vurguladığı gibi Camus de değişmiştir. Fakat onu asıl değiştiren İkinci Dünya Savaşıdır. Bu savaş sadece değiştirmez ve asıl belki Camus?yü de yaratır.
Stephan Eric Bronner, Camus?ye hoşgörü ile değil gerçeklikle yaklaşıyor. Bu yüzden ?Fransızların Araplara karşı kibrine ve ırkçılığına duyduğu nefret? kadar, hayat şartlarının onda oluşturduğu ?üstünlük düşüncesi ile aşağılık hissini sıklıkla birlikte yaşamasını? da açıkça söyleyebiliyor. ?Büyürken hem maddi hem de manevi fakirlik içinde yaşayan ve evinde hiç kitap olamayan Camus?, Avrupa?da yaşayan bir Akdenizli olmayı başaracaktır. Gelecekte hep kabul edilecek insan hakları öngörüsü, mutlak güce her zaman karşı duruşu onun güncelliğini koruyacaktır. Ne var ki Bronner?in de vurguladığı gibi dünya eski dünya değil. Hele ?11 Eylül?ün sonrasında her şey çok değişti. Totalitarizm yeni bir çehre kazandı, emperyalizm ise küreselleşmeye dönüştü.? ?Politik bir amacı olan entelektüel bir tarih çalışması? niteliği taşıyan kitap, bugünden geriye doğru bir okuyuş sunmasıyla da dikkat çekici. Sınırları ve mazeretleri deşmekte ise hayli hünerli.

Avrupa?da yaşayan bir Akdenizli, Humprey Bogart tarzını benimsemiş ünlü bir entelektüeldi – Mine Akverdi
(15 Nisan 2012, Vatan Kitap Eki)
?Camus: Bir Ahlakçının Portresi?, hayatı, edebi eserleri, felsefi yazıları ve politik duruşu arasında köprüler kurarak ünlü yazar ve düşünür Albert Camus?nün detaylı bir portesini gözler önüne seriyor.

Tüm büyük yazarlar gençleri etkiler; Albert Camus onlardan biriydi. Başta, İkinci Dünya Savaşı?nın sonrasındaki nesle hitap ediyordu. 1960?ların başlarında komünizme meyli olan Parisli entelektüeller ondan hoşlanmasalar da on yılın sonlarına doğru radikal öğrenciler arasında en çok okunan yazar haline geldi. Oldukça popülerdi. Bunun nedeni, Camus?nün felsefenin kalıcı sorunlarıyla uğraşan bir sanatçı olmasıydı. Varoluşçuluktan nefret etse de birçok temel varoluşçu fikri yaygınlaştırdı. Camus, Avrupa?da yaşayan bir Akdenizli?ydi. Klasik bir tarza sahip bir modernistti. Hem anti-faşist direnişin bir üyesi hem de bir barış yanlısıydı. Hem bir partizan hem de içe dönük biriydi. Ve hem bir entelektüel hem de trençkotu ve sigarasıyla Humphrey Bogart?ın tarzını benimsemiş bir ünlüydü. Ancak popülerliği, yaşamının ve eserlerinin çelişkili özelliklerinden daha fazlasına dayanıyordu. Camus, sadece eski totaliter görüşlerin çöküşünü değil, yeni yeni kabul gören insan haklarını da öngörmüş bir düşünürdü. Eserleri, idealizmle kuşkuculuğu, bütünlükle sevecenliği, halka bağlılıkla özel hayatın anlamı, isyan inancıyla sınırların tanımlanmasını birleştirir. Albert Camus, ölümünden elli yıl sonra bugün, 20. yüzyıl Fransız edebiyatının en büyük ahlakçılarından biri olarak görülmektedir.?
İletişim Yayınları?ndan çıkan ?Camus: Bir Ahlakçının Portresi? kitabının önsözünde yazar Stephen Eric Bronner, 20. yüzyılın en önemli entelektüel figürlerinden biri olan Albert Camus?yu işte bu sözlerle tanımlıyor.

EHLİLEŞTİRİLEN CAMUS
ABD?deki Rutgers Üniversitesi?nde siyaset bilimi, karşılaştırmalı edebiyat ve Alman dili bölümlerinde ders vermekte olan ve çağdaş siyaset kuramı, biyografi, tarih ve kültür alanlarında yirmi beşten fazla çalışmaya imza atan Bronner, Camus?ye hayranlık duyan bir akademisyen olduğunu da açıkça ifade ediyor: ?Gençliğimde, ?68 kuşağı olarak isimlendirilen diğer birçok kişi arasından ilk olarak Camus?yü okudum. Onun totaliterliğe olan karşıtlığından ve hümanizminden, tuhaf karamsarlık ve iyimserlik bileşiminden ve bireysel mutluluğa ve duyusal deneyimlere olan arzusunu unutmadan politik dünyayı ele alışından etkilendiğimi hatırlıyorum? diyor ve ekliyor; ?Onun bireysel sorumluluk ve açıklık ve düşünce kalitesi anlayışları benzersizdi. Asil duyarlılığı ve özgürlüğün yeniden inşa edilmesine katkıda bulunma hevesi, kinizme ve çağdaş entelektüeller arasında oldukça yaygın olan göreceliliğe karşı hâlâ bir antidot niteliğindeydi.?
İşte bu yüzden Bronner, ?Camus: Bir Ahlakçının Portresi?ni ünlü yazara bir saygı duruşu olarak niteliyor ve daha tarafsız bir Camus portresi ortaya koymak için kolları sıvıyor. Zira bugün bile günümüz gençleri arasında hararetli tartışmaların merkezinde olan Camus?nun hem kendisi hem de felsefesi üzerine yapılan yorumların sonu asla gelmiyor.
?Aşırı sol kanattakiler, onun ?Akdenizli ölçülülüğü?nü eleştirirken, anti-faşizmini onaylıyordu. Postmodernistler onun kozmopolit ?kimlik?eleştirisinden ya da hümanizminden pek haz almasa da özerklik endişesini onaylıyordu. Aşırı sağcılar Camus?nün politikasından kuşku duyuyor ancak onun anti-komünizmini ve sağduyusunu övüyorlardı. Bazı muhalifler onun bastırılmış dinî eğilimleri olduğunu söylüyordu. Ancak liberal merkez kesimin Camus?yle hiçbir sorunu yoktu. Liberallerin birçoğu, onu Batı değerlerinin, kapitalist demokrasinin ve hatta bazen de ?tarihin sonu?nun sadık bir temsilcisi olarak görüyordu? diyor Bronner ve bu portreyi yazma sebebini açıklıyor: ?Camus?nün bu şekilde ehlileştirilmesi bana tuhaf bir şekilde rahatsız edici geldi. Bu nedenle tüm eleştirilerin yanı sıra, onun kozmopolit-liberal-sosyalist savunularına da açıklık getirecek bir portresini sunmayı seçtim.?
Bronner?in kitabı bildik biyografik bilgilerle açılıyor: Albert Camus, 7 Kasım 1913 günü Cezayir?in Mondovi kasabasında doğdu. Ergenliğine kadar bu Fransız sömürgesinde yaşayan Camus?nün bu deneyimi onun ileride her iki kıtanın adamı olmasını sağlayacaktı. Yoksul bir aileden gelen Camus?nün babası 1914?te, o henüz bir yaşında iken, babası I. Dünya Savaşı?nda öldü. Annesi ise sağırdı ve okuma yazma bilmiyordu. Evlerinde hiç kitap yoktu. Büyük annesi ve annesi asla espri yapmaz ya da konuşmazdı; onlar kaderci, karamsar ve metanetli kadınlardı… Bronner?e göre Camus?nün yaşamı, ekonomik isteklerle kuşatılmış zorlu bir varoluştu. ?Tam anlamıyla bir hassasiyet yaratmak için para olmadan belli bir süre boyunca yaşamak yeterlidir? diye yazan Camus?nün çocukluk deneyimleri, ona sefaletin ne demek olduğunu öğretti ve her sınıftan insanla iletişim kurabilme yetisini kazandırdı. Aynı zamanda çekingenliği ve ağırbaşlılığı da çocukluğundan mirastı.
Bronner kitabında Camus?nün fikirlerinin nasıl geliştiğini de işte bu kişisel hayatı, edebi eserleri, felsefi yazıları ve politik duruşu arasında köprüler kurarak detaylı bir şekilde gözler önüne seriyor. Camus?nün eserlerini detaylı bir bakışla mercek altına alırken Camus?nün bireysel sorumluluk, sahicilik, absürd deneyim, yaşanmışlık gibi kavramlarını ve bunun yanında hoşgörü, dürüstlük gibi kişisel özelliklerini işleyerek derinlikli bir portre çalışmasına imza atıyor. Yazın kariyerinin önce ?anlamsız bir dünyada anlam yaratma çabası?na odaklanan absürd konseptine odaklanışını, ardından İkinci Dünya Savaşı döneminde direniş, karşı çıkış, insanların dayanışması ve güçlü ve şeytanı olana karşı duruş konularına yönelişini ve hayatının son 10 yılında ideolojiler ve fanatik düşüncelerin hepsini reddedişini gözler önüne seriyor. Kısacası Camus?nün düşünsel ve sanatsal üretimini inceleyen Bronner, bir ?ahlakçı? olarak nitelediği yazarın eserlerini yaşam öyküsüyle birlikte ele alıyor.
Yani kitap felsefe, politika ve edebiyat alanlarına ilgi duyan okura ilgi çekici bir malzeme sunarken, Camus?nün yazdıklarının neden önemli olduğunu ve olmaya devam edeceğini bizlere açıkça anlatıyor.

Kitabın Künyesi
Camus – Bir Ahlakçının Portresi
Stephen Eric Bronner
İletişim Yayınevi / Biyografi Dizisi
Çeviri : Tuğba Sağlam
İstanbul, 2012, 1. Basım
189 sayfa

Yorum yapın

Daha fazla Biyografi Kitapları
Gönül Dağında Bir Garip / Neşet Ertaş Kitabı – Söyleşi: Haşim Akman

'Bu türkü de mi onunmuş? ' Türkü seven, türkülerle ilgilenen, türkü dinleyenler arasında bu şaşkınlığı yaşamayan yoktur. Aklımıza, dilimize ve...

Kapat