Canavarın kara yüreği hep aynı: Kâr peşinde koşma.

SONUÇ

GELECEĞİ OLUŞTURMAK

Dünyanın Zenginliği
Tarım Devrimi ile önemli ölçüde üretim fazlası (artık zenginlik) biriktirmenin ilk kez mümkün olmasından beridir, son 5.000 yıldır insanlık, ihtiyacın ortadan kaldırılması doğrultusunda eşitsiz ve belirsiz bir ilerleme göstermiştir. Buna tarihin üç motoru (teknolojik ilerleme, yönetici sınıfın rekabeti ve sınıflar arasındaki mücadele) yön vermiştir; bu mekanizmaların işleyişi, özellikle de birlikte işleyişi gerginliklerle dolu olduğundan eşitsiz ve belirsiz olagelmiştir.
Son 250 yılda, Sanayi Devrimi’nin başından itibaren değişimin hızı fark edilir şekilde artmıştır. Dinamik rekabetçi sermaye birikimi sistemi, hızlı ve ardı arkası kesilmeyen yeniliklerin şekillendirdiği bir küresel ekonomi yaratmıştır. İnsan zekâsı ve çalışkanlığı bizi herkesin bolluk içinde yaşayabileceği koşulların eşiğine getirmiştir.
Yine de ekonomiye içkin potansiyelin tamamı ortaya çıkarılmış değildir. Aksine hâlâ sömürü ve yoksulluk, emperyalizm ve savaş, kıtlık ve hastalık var. Kitabı kaleme aldığım günlerde, Britanya’da engelli yoksullara ödenen acınacak para yardımları iptal edildi; iflastan kurtarılmış bankacılar bu sayede kendilerine milyonlarca sterlinlik ikramiyeler vermeye devam edebilirler. Aynı günlerde Yunanistan’da, kıyı-aşırı [offshore] vergi cennetlerinde ikamet eden milyarder spekülatörlere yapılan ödemeler aksamasın diye ortalama ücretlerde üçte bir kesinti yapıldı. Biraz daha uzakta, ABD’nin orta bölgelerinde çiftçiler yenilecek mısır yerine yakıt olarak kullanılacak soya yetiştirdiklerinden, Doğu Afrika’da hastalıktan karınları şişmiş bebekler açlıktan ağlıyorlar. Orta Asya’da başka bebekler, dünyanın öbür ucundaki Pentagon, yaşadıkları köyleri terörist bir tehdit olarak gördüğünden bombalarla paramparça ediliyorlar.
Daha önce görülmemiş bir yapabilme-bilgisi ve zenginlik kaynakları yarattık –ortaklaşa insan emeğinin beş bin yıllık çabasının meyveleri, ne var ki bu kaynaklar hiçbir üretken faaliyette bulunmayan çok küçük bir azınlığın açgözlülüğüne ve şiddet eylemlerine gidiyor. Bu kitabın amaçlarından biri, dünyanın neden bu halde olduğunu açıklamaktı. Bir diğer amacımız, işlerin aslında farklı olabileceğini göstermekti. Argümanımızın merkezinde, insanların kendi tarihlerini yaptığı basit olgusu bulunuyor. Ama insanlar bunu kendi seçtikleri koşullarda yapmazlar. Yaşadıkları çağın ekonomik, toplumsal ve siyasi yapıları onların eylemlerinin çerçevesini çizer. Ama bu kısıtlara tabi olan (aslında bu kısıtlar yüzünden) insanlar, bir dizi seçenekle karşı karşıya gelirler. Kimi zaman harekete geçmeyip razı olmayı seçerler. O zaman başkalarının, yöneticilerinin, insanlığın kaderini çizmeyi kendilerine hâk gören yargıçların aldıkları kararların kölesi olarak, tarihin kurbanları olmaya devam ederler. Kimi zaman, belki de pek nadiren, örgütlenip kavga etmeyi seçerler. Yeterince sayıda insan bu seçimi yaptığında kitlesel bir hareketi oluşturup tarihî bir kuvvet olurlar. İşte o zaman yeryüzünü titretirler.
Çok önemli seçimler yapmamızın gerektiği bir yol ayrımındayız. Ya kemer sıkmaya ve yoksulluğa, tuhaf ve artan toplumsal eşitsizliğe rıza gösterip büyük bir olasılıkla faşizmle savaşın karanlığına gömüleceğiz; ya da kapitalizmin en yeni krizinin onun en son krizi olması gerektiğine, bankacılarla savaş ağalarının iktidarını devirmek zorunda olduğumuza karar verip demokrasi, eşitlik ve (kâr için değil) ihtiyaçların karşılanması için üretimi temel alan yeni bir toplum kuracağız.

Canavar
Dünyayı değiştirmek için onu anlamalıyız. Canavarı öldürmek için onun doğasını bilmeliyiz. Bugünün kapitalizmi, Marx’ın 19. yüzyılın ortasında ya da Lenin’in 20. yüzyılın başında analiz ettiği sistemden farklıdır. Ama aynı zamanda aynıdır da. Tarihin en dinamik ve toplumsal sistemi olarak kapitalizm, yerkürenin en uzak köşelerini içine çekerek, hep daha fazla insan hammaddesi yutarak, amansız genişlemesinde yoluna çıkan her şeyi ezip geçerek büyüyor ve şeklini değiştiriyor. Gene de her zaman olduğu şey olarak kalıyor: Rekabetçi sermaye birikimi sistemi; kendi başına bir amaç olarak, bir plan ya da herhangi bir amaç olmaksızın zenginliğin hiç durmaksızın zenginlik doğurduğu bir sistem. Canavarın kara yüreği de hep aynı: Kâr peşinde koşma.
Kapitalist sistem, gelişim tarihinde beş farklı evreden geçmiştir. Bunların her birinde bir sonraki evreye geçişe şiddetli ekonomik, toplumsal ve siyasi krizler vasıta olmuş; sistemin yeni işleyiş tarzına önce küresel ekonominin bazı bölgeleri öncülük etmiş ve ardından rekabetin baskısıyla bu tarz diğer yerlerde genelleşmiştir. Dahası her geçiş, önceki evrenin ana özelliklerini yeniden düzenlenmiş bir biçimde korumuştur; kapitalist gelişim hem birikimli hem de dönüştürücü olmuştur. Bu evreler şöyle özetlenebilir.

Tüccar Kapitalizmi (yaklaşık 1450-1800)
Zenginliğin çoğu halen kapitalizm öncesi sınıflar tarafından üretiliyordu ama tüccar kapitalistler, uluslararası pazarlarda ya da denizaşırı ticarette ya da bağımsız zanaatkârların üretimini örgütleyip pazarladıkları eve iş verme sisteminde aracı olarak kâr biriktirdiler.
İşte bu dönemde zincirlerinden kurtulan yeni toplumsal kuvvetler, büyük burjuva devrimlerine (Hollanda, İngiltere, Amerika ve Fransa); “uzun 18. yüzyıl” (1688-1815) boyunca Britanya ile Fransa arasında arka arkaya patlak veren imparatorluk savaşlarına da güç sağladılar.

Sanayi Kapitalizmi (yaklaşık 1800-75)
Sanayi kapitalistlerinin, buhar gücüne ve emekten tasarruf sağlayan yeni makinelere dayalı kitlesel üretime uygun fabrikalar kurmaları, hem ülke hem de sömürge pazarlarında rekabete tutuşan bir yığın küçük ve orta ölçekli firmanın ortaya çıkmasıyla sonuçlandı.
Fabrika sistemini vücuda getiren Sanayi Devrimi’nde öncülüğü Britanya yaptı. Bu, ilk önce bağımsız zanaatkârların yoksullaşmalarına direniş göstermeleriyle, ardından da yeni fabrika proletaryasının örgütlenmeye başlamasıyla şiddetli sınıf mücadelelerini tetikledi.
Sanayileşme, rekabet baskısının hem modern devletlerin hem de birleşik ulusal pazarların yaratılmasını dayatması nedeniyle burjuva devriminin ikinci evresi (İtalyan Risorgimentosu, Amerikan İç Savaşı, Meiji Restorasyonu, Almanya’nın Birleşmesi) için gerekli bağlamı da hazırladı.

Emperyal Kapitalizm (Yaklaşık 1875-1935)
1873-96 Uzun Durgunluğu, karteller şeklinde örgütlenmiş dev tekelci firmaların egemenliği altında olan; bankaların finanse ettiği; devlet ihaleleri, uluslararası satışlar ve denizaşırı sömürgelerle bağımlı devletlere sermaye ihracı temelinde genişleyen bir ekonomi yaratmıştı.
Yeni sermaye birikimi merkezleri hızla gelişti. Almanya ile Amerika’nın üretimi Britanya’yı geride bıraktı. Başta Almanya ile Britanya arasında olmak üzere emperyalist gerilimler I. Dünya Savaşı ile patlak verdi –ilk modern, sanayileşmiş matériel savaşı.
Bu dönemdeki hızlı sanayileşmenin ürünü olan yeni emek hareketleri (sendikalar ve sosyalist partiler), birbiri ardına gelen sınıf mücadelesi dalgalarının örgütsel temelini oluşturdular –özellikle de 1917-23 arasında.

Devlet Güdümlü Kapitalizm (yaklaşık 1935-75)
Rusya, devrimin yenilgisinden sonra yeni bir kapitalist gelişme modeline öncülük yaptı. Tecrit edildiği, yoksullaştığı ve düşmanlarla çevrili olduğu için Rusya hızla sanayileşmek ve askerî gücünü geliştirmek zorundaydı. Ama özel kesim kapitalizmi çok zayıf olduğundan devlet dev bir kapitalist işletmeye dönüştü.
Bu model, dünyanın dört bir yanında aynen ya da kısmen kopyalandı. Üç etken belirleyiciydi: II. Dünya Savaşı ile Soğuk Savaş sırasında daimî silahlanma ekonomisinin buyrukları; 1945’ten sonra radikalleşen, militan işçi sınıfının tam istihdam ve refah sistemi reformu talebi baskısı; 1950’li ve 1960’lı yıllarda yeni bağımsızlıklarını kazanan Üçüncü Dünya ülkelerinin hızlı ekonomik gelişme arzusu.
Devlet güdümlü kapitalizm, 1948-73 Büyük Patlaması’na dayanak oluşturdu. Ama nükleer silahlara sahip iki blok arasında bölünen dünya, Üçüncü Dünya’da birbirini takip eden sömürge ve vekâlet savaşlarının yara izlerini taşıyordu. Bu, Afrika ile Asya’da resmî sömürgelikten kurtulmanın gerçekleşip yeni bağımsız devletlerin kurulduğu bağlamı ortaya çıkardı.
Ama insanlığın çoğu yoksulluk çekmeye devam etti. Ekonomik patlama, nükleer füzenin ucunda dengede durduğundan sürdürülebilir değildi.

Neoliberal Kapitalizm (yaklaşık 1975’ten itibaren)
Devlet güdümlü kapitalizm 1970’lerde krize girdi. Bu on yıllık dönemde, başta Britanya ile ABD’de olmak üzere anayolcu siyasetçiler arasında destek bulmaya başlayan alternatif neoliberal model, 1980’li yıllarda Margaret Thatcher ile Ronald Reagan hükümetlerinde devlet politikasının temeli haline geldi. Bu model, 1989’da Doğu Avrupa’da yaşanan Stalinizm karşıtı devrimlerin ertesinde dünyanın genelinde kopyalandı.

Başlıca amacı, zenginliği ücretlerden kârlara, emekten sermayeye, işçilerden zenginlere gidecek şekilde yeniden bölüştürmekti. Bu çeşitli yollarla yapıldı. Sermayenin uluslararasılaşması, piyasalaşma-özelleştirme programları, yeni artığa el koyma biçimleri ve güvencesiz çalışmanın artması; tüm bunların bir araya gelmesi bu değişikliği mümkün kıldı. Şimdi sistemin ana özelliklerine biraz daha yakından bakalım.

Uluslararasılaşma: Sermayenin merkezîleşmesi ve yoğunlaşması öyle bir noktaya gelmiştir ki hâkim şirket biçimi, ulusal sınırlarını yıkarak tüm dünyayı kapsayan bir pazar içerisinde çokuluslu (ya da ulusal vasfını yitirmiş) bir firma olarak faaliyet göstermektedir. Geçmişte ayrı ayrı ulus devletlerin sularına demir atan finans, yatırımlar ve ticaret artık küreselleşmiştir. Bu, uluslararası sermaye ile ulus devlet arasındaki çelişkiyi şiddetlendirmiştir. Aynı zamanda eski, kendi kendine yeterli blokların dağılır, gruplaşmalar çözülür ve yeni güçlerin yükselmesiyle birlikte eskileri gerilerken, devletler arasındaki çatışmayı da şiddetlendirmiştir. Bundan ötürüdür ki küresel pazarın büyüyen anarşisi, emperyal devletlerin artan şiddetiyle birlikte var olmaktadır.

Piyasalaşma ve özelleştirme: Devletin ekonomide doğrudan üstlendiği rol azalmıştır. Millileştirilmiş sanayiler özelleştirilmiştir. Finansın, yatırımların ve ticaretin küreselleşmesiyle devletin özel sermayeyi düzenleme gücü zayıflamıştır; sermayenin yöneticisi olmaktan çok onun müşterisi haline gelen devlet, sermayenin lütfuna mazhar olmak için diğer devletlerle rekabete tutuşmuştur. Bu durum parlamenter rejimlerin içinin boşaltılmasına, demokratik seçeneğin aşınmasına ve teknokratik-yönetsel siyaset biçimlerinin gelişmesine katkı yapmıştır. Giderek kapitalist süper-devlet işlevlerini üstlenmeye başlayan AB, AMB ve IMF gibi devletler arası organların önemini de artırmıştır.

Finansallaşma: Hem sanayi hem de devlet sermayesinden büyük ölçüde kopmuş olan finans kapital (ya da banka sermayesi), bağımsız (ve asalak) artık birikimi için giderek önem kazanan bir mekanizma olarak işlemektedir. Finans kapitalin yükselişi, tüketici ve vergi mükellefi rolleriyle işçilerin daha fazla sömürülmesiyle bağlantılıdır. Geleneksel, üretim noktasındaki sömürüyle artığa el koyma biçimine, tüketim noktasında artığa el koymanın görece yaygınlaşması eklenmiştir. Üç artığa el koyma mekanizmasının iş başında olduğunu görüyoruz: Büyük şirketlerin, işçi sınıfının satın aldığı metalara gerçek değerlerinin üzerinde fiyat biçtiği tekelci fiyatlandırma; bankalarla diğer finans kurumlarının, işçi sınıfının borçları üzerinden kâr elde etmelerini sağlayan faiz; işçi sınıfının ödediği vergilerin, ödemeler, hibeler ve kurtarmalarla özel sektöre geri akıtıldığı devlet vergilendirmesi.

Güvencesizlik: Yedek emek ordusu –işsiz, yarı istihdam edilen ve süreksiz (ya da güvencesiz) istihdam edilen kitle– 1948-73 dönemiyle karşılaştırıldığında büyümüştür. Merkez ekonomilerinde bu bir yandan piyasalaşma, özelleştirme ve büyük, iyi örgütlenmiş iş gücünün parçalanmasıyla, diğer yandan da devlet güdümlü kapitalizmin refah devleti güvenlik ağlarının sistemli olarak çözülmesiyle başarılmıştır. Küresel ölçekte bakıldığında, sermayenin uluslararasılaşmasıyla, yeni sermaye birikimi merkezlerinin büyümesiyle ve kapitalistlerin üretimi düşük ücretli ekonomilere taşıma fırsatlarının artmasıyla başarılmıştır. Küresel “dibe doğru yarış”ta bir grup işçiyi diğerine karşı kullanmak, küresel sistemin işleyişi açısından önem kazanmıştır.

Baskıcı devlet: Devletin ekonomik yönetimi ve refah sağlama işlevleri gerilemiştir. Ama gerek sermaye açısından pazar olarak, gerekse artığın işçilerden kapitalistlere aktarılmasının kanalı olarak devletin rolü artmıştır. Toplumsal eşitsizliğin artması, demokrasinin aşınması ve acımasız kemer sıkma programlarının dayatılması, devletin işçi sınıfına polislik yapma rolünün artması demektir. Kapitalist yönetimin temelinde hâlâ rıza vardır ama denge giderek baskının artmasına kaymıştır. Bu, artık ağırlıklı olarak Teröre Karşı Savaş (yeni emperyalizmin, yüksek silahlanma harcamalarını ve askerî saldırganlığını haklı göstermek üzere hayali bir düşman yaratan ideolojik biçimi) üzerinden tanımlanan devletler arasındaki ilişkiler için de aynı ölçüde doğrudur.
* * *

Bu sistem, yani neoliberal kapitalizm, şimdi bütün sistemi etkileyen bir varoluş kriziyle karşı karşıyadır. Krizin ekonomik, emperyal, toplumsal ve ekolojik boyutları bulunuyor.
Dördüncü yılında olduğumuz ikinci Büyük Bunalım, kapitalizmin tarihindeki en derin ve en zorlu kriz olarak gözüküyor.
Gerileyen emperyal hegemonun, muazzam askerî yatırımlarına rağmen Irak ile Afganistan’da kendi iradesini dayatamadığı, Ortadoğu genelinde devrim dalgasını engelleyemediği ve Çin gibi yeni ekonomik süper güçlerin ortaya çıkışının getirdiği zorluklara yanıt veremediği anlaşılmıştır.
2008 çöküntüsü ve ardından torbadan çıkarılan kurtarma-kemer sıkma programları, toplumlar parçalandıkça belli başlı Avrupa şehirlerinin merkezlerinde genel grevleri, kitle gösterilerini ve büyük çatışmaları tetiklemiştir.
Bu arada, sanayi uygarlığını yok edebilecek, kontrolden çıkmış küresel ısınma ile iklim felaketinde geriye sayım devam ediyor.
İnsanın yabancılaşması hiç bu kadar büyük olmamıştı. Bir yandan ortaklaşa insan emeği, ihtiyacın ortadan kaldırılması konusunda eşi görülmemiş bir potansiyele sahip üretici güçler yaratmıştır. Öte yandan, tamamen kontrolümüz dışında işleyen bu aynı güçler, sağlığımızı, esenliğimizi, hatta bizzat varlığımızı hedef alan canavarca tehditlere dönüştürülmüştür.
Ne yapmalı?

21. Yüzyılda Devrim mi?
Küresel seçkinlerin artık eski tarzda yönetimi sürdürmeleri mümkün değildir. Ama yoksulluk, savaş ve küresel ısınma karşısında yegâne geçerli alternatif, bu seçkinlerin zenginlik ve iktidarlarını dayandırdıkları sistemi parçalamaktır. Bunu onlar yapamaz. Yönetici sınıf, krizi ancak barbarlığa gerileyerek çözümleyebilir. Neoliberal sermayenin efendileri olarak rolleri onları tarihî işlevi olmayan asalak bir toplumsal sınıf yapar.
İnsanlığın ilerleyişi, neoliberal yönetici sınıfın alaşağı edilmesine, devlet iktidarının çalışan insanların eline geçmesine ve ekonomik-toplumsal hayatın demokratik kontrol altında yeniden düzenlenmesine bağlı hale gelmiştir. 20. yüzyıl tarihinden çıkarılacak ders, başarılı olmak için bunun küresel ölçekte yapılması gerektiğidir. Son 30 yıldan çıkarılacak ders, “tek ülkede sosyalizm”in bugün her zamankinden daha uçuk bir yanılsama olduğudur. Peki ama 21. yüzyılda dünya devrimi gerçekten mümkün müdür?
Devrimler tipik olarak öngörülemeyen, fazlasıyla bulaşıcı ve son derece güçlü değişim mekanizmalarıdır. 1789 Fransız Devrimi, Paris halkının silahlanıp sokaklara dökülmesi ve kralcı askerî darbeyi engellemesiyle patlamıştı. Ondan sonra, 1789-94 arasında kitleler, gönülsüz ılımlıların, karşı-devrimcilerin ve yabancı işgal ordularının direnci karşısında devrimi ileri taşımak için siyasi sürece defalarca müdahale ettiler.
Devrimci hareket 1815’ten sonra durulmaya başladı ama ardından önce 1830’da Fransa’da, sonra 1848’de Paris, Berlin, Viyana, Budapeşte, Roma ve diğer Avrupa şehirlerindeki ayaklanmalar dalgasıyla tekrar patlama yaptı. Her ne kadar devrimciler yenildiyse de, reforma kazandırdıkları ivmenin önüne geçilemedi. Avrupalı yöneticiler ya değişimi yukarıdan idare etmeleri gerektiğini ya da aşağıdan yeni patlamaların yaşanması riskiyle karşı karşıya kalacaklarını biliyorlardı. Fransa cumhuriyet oldu, İtalya birleşti ve Almanya modern bir ulus devlete dönüştü.
Rus Çarının polis diktatörlüğü, Şubat 1917’de işçi sınıfı ayaklanmasıyla devrildi. Ekim 1917’de, Bolşevik Parti’nin liderliğinde Rus işçi sınıfı iktidarı ele geçirdi. Fabrikaları işçi konseyleri çalıştırdı, topraklar köylülere dağıtıldı ve Rusya I. Dünya Savaşı’ndan çekildi. Ekonomik çöküşün, iç savaşın ve yabancı güçlerin işgalinin devrimi tahribata uğratmasına kadar geçen birkaç yıllık kısa sürede Rusya dünyanın en demokratik ülkesiydi. Bolşevik Devrim, Almanya’dan Çin’e kadar zincirleme devrimler tepkimesinin kıvılcımını yaktı. Almanya ile Avusturya-Macaristan’da yaşanan devrimler, I. Dünya Savaşı’nı sona erdirdi. Bir bütün olarak devrimci hareket, 1917-23 arasında tüm dünya kapitalist sistemini devrimin eşiğine getirmişti.
O zamandan beridir sistem devrimlere gebedir. 1936’da İspanya’da devrimin önü faşist destekli askerî bir darbeyle kesildi. 1956’da Macaristan’da devrim Sovyet işgaliyle bitti. 1968’de Fransa’da on milyonlarca işçi genel greve katıldı, yüz binlerce işçi çalıştıkları fabrikaları işgal etti ve öğrencilerle genç işçiler, Paris’in göbeğinde çevik kuvvet polisleriyle kıyasıya sokak çatışmalarına girdiler.
1979 İran Devrimi ile rezil, silahlı güçle ayakta duran, ABD destekli diktatörlük devrildi. 1989’da Doğu Avrupa’yı etkisine alan devrimler dalgası, yaygın muhbirler, gizli polis ve siyasi hapishaneler ağına rağmen Stalinist diktatörlükleri teker teker yıktı. 11 Şubat 2011’de, 18 günlük kitlesel gösterilerin ardından Mısır devlet başkanı Hüsnü Mübarek’in 30 yıllık askerî diktatörlüğü, Ortadoğu’da halen devam eden devrimci sürecin en çarpıcı zaferiyle çöküverdi.
Tüm bu devrimlerden önce muhalifler, karşılarında duran bu rejimlere bakıp onların askerî gücü, toplum üzerinde kurdukları acımasız polis kontrolü ve halk kitlelerinin belirgin duyarsızlığı karşısında ümitsizliğe kapılıyorlardı. Her seferinde yönetici sınıfın kibri, ayaklanma anına kadar hiç eksilmeden sürmüştü. Ama Marx’ın deyişiyle tarihin “yaşlı köstebeği” sürprizleri sever.
1924’te Macar Marksist teorisyen Georg Lukács, yeni bitmiş o büyük savaş ve devrim dönemi üzerine düşünürken “devrimin güncelliğini” yazmıştı. Kendi kriz çağımız bağlamında, Lukács’ın aklından geçenleri anımsamaya değer. Ona göre Marksizm:
Proleter devrimin evrensel güncelliğini peşinen varsayar. Bu anlamda proleter devrim, hem bütün bir dönemin nesnel temeli olarak hem de onu anlamanın anahtarı olarak Marksizmin yaşayan özünü meydana getirir … Devrimin güncelliği, bütün bir dönemin ana düşüncesini sunar … Devrimin güncelliği bu nedenle her günlük sorunun, … proletaryanın kurtuluşundaki uğraklar olarak incelenmesini ifade eder …

Lukács’a göre uluslararası işçi sınıfı devrimi, tüm siyasi eylemlerin yargılanmasında kullanılması gereken hayati ve her daim mevcut bir olasılıktı. Kaçınılmaz değildi. Hiç gerçekleşmeyebilirdi. Çok uzakta olabilirdi. Ancak asıl mesele, eski düzenin kendi içinde her daim mevcut devrim olasılığını taşıması ve bunun, insanlığın hiç durmadan artan sıkıntıları karşısında düşünülebilecek yegâne çözüm olmasıydı.
1917-23 devrimci dalgasının nihayetinde yenilmesi, Lukács’ın içgörüsünün özünde geçerli olduğunu çürütmez. Tam tersine, sonucun Stalingrad, Auschwitz ve Hiroşima barbarlığı olduğunu düşünülürse aslında teyit eder.

Kimin Mahşeri?
Bir İncil efsanesine göre Savaşı, Katliamı, Kıtlığı ve Ölümü temsil eden Mahşerin Dört Atlısı’nın görünmesi dünyanın sonunun habercisidir.
Bugün insanlığın önündeki görüntü gerçekten de mahşeri andırıyor. Neoliberal kapitalizm, küresel ekonominin üretici güçlerini hiç görülmedik ölçüde geliştirmiştir. Ama bu güçler demokratik kontrole ve akılcı planlamaya tabi değildir; rekabetçi sermaye birikiminin ekonomik ve askerî buyruklarına göre hareket ediyorlar. Sonuçta, insanlığın tamamını maddi ihtiyaçların boyunduruğundan kurtaracak potansiyeli taşımalarına rağmen şu anda tam tersini yapıyorlar: Bizzat sanayi uygarlığını tahrip ediyorlar.
Yöneticilerimizin kriz karşısındaki cahilliği, açgözlülüğü ve sorumsuzluğunun kökeni sistemin akıl dışılığında yatıyor. İklim felaketi, ekonomik gerileme ve emperyalist savaş; tüm bunların kökeninde piyasanın çılgınlığı bulunuyor: Neoliberal kapitalizmin ulus devletlerine ve mega-şirketlerine yön veren şuursuz bir ekonomik ve askerî rekabet. Sistem derinden derine hastalıklı ve yıkıcıdır. Bizi, insanlık tarihinin belki de en ağır krizine getirmiştir.
Dört Atlı efsanesinin karşısına kimi zaman İncil’in bir başka efsanesi konur. Mahşerin bu anlatısında doruk noktası Ellinci Yıl’dır. Vergi tahsildarları ve toprak ağaları silinip gidecek; köleler ve serfler özgür kalacak; toprak onu işleyenlere iade edilecek; özgürlüğün ve bolluğun hüküm sürdüğü yeni bir Altın Çağ başlayacaktır.

21. yüzyılın başında Mahşeri Ellinci Yıl’a dönüştürmek için üç şey gerekiyor:
1. Bütün sistemin değişmesi gerektiğini anlamalıyız. İnsanlığın sorunlarının kaynağını oluşturan sisteme karşı genel saldırıda farklı kampanyaları, protestoları ve mücadeleleri birbirine bağlayabilirsek, işte ancak o zaman bu sorunları çözmeyi umut edebiliriz.
2. İşçi sınıfının, sistem değişikliğini amaçlayan herhangi bir ciddi stratejinin merkezinde bulunduğunu anlamalıyız. Ancak sıradan çalışan insanların büyük bölümünü harekete geçirebilirsek, şirketler sermayesine ve ulus devletlere meydan okuyup onları yenecek güce sahip olabiliriz.
3. Devrimcileri, tabandan yükselen kitle direnişine öncülük edip onu düzenleyebilecek eylemci ağları içinde örgütlemeli; kemer sıkma politikalarına karşı yükselen öfkeyi körükleyerek, 1789, 1848, 1917, 1968 ve 1989’dakilerle karşılaştırılabilir ama onlardan daha büyük, yeni bir dünya devrimi hareketini doğuracak bir işçi sınıfı mücadelesi dalgasını kabartmalıyız.
Farklı bir dünya artık mutlak bir tarihsel zorunluluktur. Başka bir dünya mümkündür. Devrim bu anlamda bir “gerçeklik”tir. Ama bir kesinlik değildir. Bunun için mücadele etmek gerekiyor. Mücadelenin başarısı, hepimizin neler yapacağımıza bağlıdır. Olası kayıplar ve kazançlar hiç bu kadar yüksek olmamıştı.

Marksist Dünya Tarihi • Neil Faulkner
Çeviri: Tuncel Öncel
Düzeltme: Günnur Aksakal • Kapak ve İç Tasarım: Savaş Çekiç
Sayfa Düzeni: Gönül Göner • Birinci Basım: Haziran 2014
Yordam Kitap, 2012

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here