Kategori: Psikoloji

Dostoyevski’nin Cinler romanında Liputin’in, Şatov cinayeti sahnesindeki psikolojik çöküşü

Dostoyevski’nin Cinler romanında Liputin’in, Şatov cinayeti sahnesindeki psikolojik çöküşü, onun küçük burjuva radikalizminin korkaklık, ikiyüzlülük ve suç karşısındaki çaresizlik ekseninde nasıl parçalandığını gösterir.Liputin, teoride devrimci şiddeti ve ateizmi savunan, entrikacı ve narsist bir tiptir. Ancak bu inançlar, kendisini gerçek, fiziksel şiddetle karşı karşıya bulduğu an tamamen çöker. 🔪 Şatov Cinayeti Anında Çöküşün EvreleriLiputin’in cinayet esnasındaki

okumak için tıklayınız

Kirillov’un ölüm fikrine “sakin ve teknik” bir yaklaşım göstermesi, depresif değil de başka bir psikopatolojik profile mi işaret eder?

Kirillov’un ölüm karşısındaki tutumu, klinik depresyonun (melankoli, enerji kaybı, anhedoni/haz yitimi) neredeyse tam zıttıdır. O, intiharı duygusal bir çöküş değil, entelektüel bir proje ve teknik bir zorunluluk olarak ele alır.Kirillov’un bu “sakin ve mühendisvari” tavrı, modern psikiyatri ve Dostoyevski’nin “ruhsal realizm” anlayışı üzerinden şu psikopatolojik profillerle açıklanabilir: “İstersen mektuba her şeyi yazdırabilirsin… Hatta de ki,

okumak için tıklayınız

Kısaca hikâye: Yanlış bebek, yanlış hayat?

Kan Bağı Mı, Birlikte Büyümek Mi? Hirokazu Kore-eda’nın Like Father, Like Son Filmi Üzerine Japon yönetmen Hirokazu Kore-eda, aileyi anlatırken duygusal sömürüyü değil, ince bir neşterle açılan yaraları tercih ediyor. Like Father, Like Son (Soshite Chichi ni Naru, 2013) tam da böyle bir film: Sessiz, sakin, minimalist… ama bittiğinde insanın içine ağır bir soru bırakıyor:

okumak için tıklayınız

Geçmiş Dediğin Bir Ölü müdür, Yoksa Kapının Arkasında Bekleyen Bir Hayalet mi? Adorno Hekimin Acı Sözleri

Şu insan ruhunun o en garip, o en inatçı hallerinden biri de “unutma” sevdasıdır! Bir kötülük yapsak da, bir kabahat etsek de, hemen üstünü örtelim, hemen “Geçti gitti, haydi yeni sayfa açalım!” diyelim isteriz. Lakin bu mesele, o pek karamsar, o pek derin Alman filozofu Adorno Efendi’nin o pek acı sözleriyle birleşince, insanın aklı fikri

okumak için tıklayınız

Bizim Mektepli Gençlerin O Boğulan Nefesi: Yeni Nizamın Kurban Ettiği Evlatlar Üzerine Bir Kıssa

Aman efendim, şu dünyanın haline şaşıp kalmamak elde değil! Bizim o “fidan gibi” dediğimiz gençlerin suratlarında öyle bir hüzün, öyle bir bezginlik görüyorum ki, insanın içi yanıyor. Nerede o eski zamanların o “dünyayı fethederim” ateşi, nerede o gözlerindeki umutlu parıltı? Hepsi sönmüş, gitmiş! Bu duruma ne ad verilir, literatürde bir adı varmış: “Gençlerin Boğulması” (Suffocation

okumak için tıklayınız

Cüzdanın Defteri ile Gönlün Hülyası: Kapitalizm Dediğin Sadece Para mıdır?

Aman efendim, şu dünyanın haline şaşıp kalmamak elde değil! Bizim mahallede de vardır o pek paragöz insanlar… Sürekli, “Daha çok, daha çok!” diye debelenir dururlar. Diyorlar ki: Kapitalizm, öyle bizim sandığımız gibi tek bir mahluk değildir. O, üç surette gezer: Mefhum (Concept), Hülya (Idea), ve Suret (Image)! Yazan: Junsigh Azizim, Bizim o eski usul kahvehanede,

okumak için tıklayınız

Mahallenin Tek Adam Sevdası: “Tek Nizam, Tek Huzur” Yalanı Üzerine Bir Kıssa

Yazan: Jungish Azizim, Bizim ruhumuzda öyle bir zaaf, öyle bir tembellik var ki, “Keşke biri gelse de, bütün bu kargaşayı, bu gürültüyü, bu kavgayı bir anda bitirse!” diye hayıflanırız. Bu “Tek Nizam, Tek Huzur” sevdası, işte bu tembel arzumuzun ete kemiğe bürünmüş halidir. Birinci Sual: Huzur, Zindanın Adı mı? Şimdi, bu paşalar bize ne vaat

okumak için tıklayınız

Biz Kimdik, Şimdi Ne Olduk? Aynadaki O Pek Yabancı Yeni İnsan Sureti Üzerine Bir Kıssa

Yazan: Jungish Azizim, Bizim zamanımızda bir insan, neyse oydu. Hataları vardı, zaafları vardı, mahallesini, ailesini bilirdi. Sözünün arkasında dururdu. Lakin bu yeni nesle bir bakın! Hepsi birer “camekân süreti” olmuş! Bu ecnebi âlimlerinin tahlili de tam bu noktadan vuruyor: Diyorlar ki, bu yeni nizam (kapitalizm ve teknoloji), bizim o “içimizdeki ben” dediğimiz şeyi almış, onu

okumak için tıklayınız

“Eril Dünya ile Özdeşleşme” Başlığı Altında Athena Dışında Ne Anlatılabilir?

1) Artemis: Bağımsızlık Üzerinden Erile Yakınlaşmak Artemis doğrudan erkekleşmez ama dünyaya karşı sertleşerek dişilden uzaklaşan kadın modeli sunar: Artemis, patriyarkal sistemin “duygusuz, güçlü, kimseye bağlanmayan kadın” idealinin bir prototipidir.Bu da eril özdeşleşmenin korunma amaçlı varyantıdır. 2) Amazonlar: Erille Savaşarak Özdeşleşen Kolektif Kadın Arketipi Amazonlar, erkek egemenliğine karşı çıkarak gücü erkek gibi kullanırlar: Amazon figürü, kadınların

okumak için tıklayınız

Murdock’un Kadın Kahramanın Yolculuğu – 10 Aşamanın Kısa Açıklaması

1️⃣ Dişilden Kopmak Kadın, anneyle özdeşleşen duygusal, ilişkisel ve bakım temelli “dişil dünya”yı değersiz görmeye başlar. Toplumun yücelttiği eril değerlere yönelir ve güçlü olmak için duygularını bastırması gerektiğine inanır. Bu kopuş özgürleştirici görünse de, içsel bir yarık yaratır. 2️⃣ Erille Özdeşleşme ve Müttefik Edinme Kadın, akıl, başarı, kontrol gibi eril değerlerle tamamen özdeşleşir ve eril

okumak için tıklayınız

Başkalarının Giysisi ve Ruhun Çıplaklığı: Hayallerin Mimarisi

Jungish Ey okur! Şu fani dünyada en büyük giyinme hatası nedir bilir misiniz? Size ait olmayan, dar gelen veya bol gelen bir giysiyi zorla üzerinize geçirmeye çalışmaktır! Bu durum, bedene ne kadar eziyet ederse, ruha da bir o kadar eziyet eder. İşte size modern insanın en büyük nevrozu: Başkalarının hayallerini yaşamayı bırakıp, kendi ruhunun mimarı

okumak için tıklayınız

Ruhun İnşaatı: Değerimiz Neden Dışarıdan Gelmez?

Jungish Ey okur! Şu modern insanın en büyük derdi, değerini ve huzurunu yanlış yerlerde araması değil midir? Sürekli dışarıdaki aynalara (partnerin sevgisine, patronun onayına, komşunun takdirine) bakıp, “Ben yeterli miyim?” diye sormaktan yoruluruz. Lakin, psikodinamiğin en temel dersi şudur: Kendi değerinizin kaynağını ve kendi huzurunuzun düzenini dışarıdan beklemek, ruhsal bir iflastır. Bu arayış, sizin tek

okumak için tıklayınız

Tahtı Sallanmayan Erillik: Kaosun Hâkimi Olmak Yerine Çapası Olmak

Jungish Ey okur! Şu erkeklik denen mefhum, ne büyük bir yanlış anlaşılmalar yumağıdır! Sanılır ki, gerçek erkek, fırtınaya karşı yumruğunu sıkan, duygularını bastıran ve her şeyi emirle hizaya sokan zorba bir tiptir. İşte bu toksik erkeklik zırhı, sadece eşine dostuna değil, en çok da o zırhı taşıyanın kendi ruhuna zarar verir! Bize psikodinamik ilimler fısıldar

okumak için tıklayınız

Yuva Kurmanın Sırrı: İki Eksik Parça Değil, İki Bütün İnsan!

Jungish Ey okur! Şu aşk ve evlilik denen kadim müesseseye dair ne çok yanlış itikat besleriz! Sanırız ki, ruhumuzdaki noksan parçayı, o büyük boşluğu, karşımızdaki sevgiliyi yutarak dolduracağız. İşte o zaman başlar o meşhur drama: Bir taraf boğulur (“yanındayken sıkılıyorum”), diğer taraf yalnız kalmaktan dehşete düşer (“uzaktayken yapışıyorum”)! Bu, sevgi değil, azizim, bu, bireyleşememiş iki

okumak için tıklayınız

Ormanlardan Plazalara: Kadamba Hanedanı’nın Ruhsal Mirası Günümüzde

Jungish Ey okur! Geçenlerde o Kadamba Hanedanı denen, ormanlardan çıkıp Brahman bilgeliğiyle krallık kuran zatların hikâyesini konuşmuştuk. Şimdi sorarım size: M.S. 4. yüzyılda yaşamış o insanların dertleri, bizim plazalara, telefonlara hapsolmuş hayatımızla ne alaka? Çok alakası var, azizim! Kadamba’nın kuruluşu, bize günümüzde bile geçerli olan iki temel ruhsal gerçeği haykırır: Aşağılanmanın İntikamı ve Yerli Ruhun

okumak için tıklayınız

Ormanın Çocukları: Kadamba Hanedanı’nın Yükselişi ve Kadim Sırları

Jungish Ey okur! Şu Hindistan Diyarı, öyle bir coğrafyadır ki, her köşesi binlerce yıllık hikâyelerle ve gözden kaçmış krallıkların sırlarıyla doludur. Batılı alimlerin “Kadamba Hanedanı” dediği bu krallık, bize Ganj Nehri kıyılarındaki o büyük imparatorluklar kadar bilinmese de, Karnataka bölgesinin (yani günümüz Güneybatı Hindistan’ın) en kadim ve en önemli miraslarından biridir. İşte size, ormanlardan doğan

okumak için tıklayınız

Mit, Doğa ve Eril Enerjinin Gölgesi: Hint Sinemasında Yeni Bir Efsane

Jungish Ey okur! Şu Hint Diyarı, bilhassa mitolojinin, renklerin ve kadim hikâyelerin hâlâ kanlı canlı yaşandığı bir yerdir. Geçen bunu çok da güzel anlatan bir film izledim ve size ondan bahsetmek isterim. Onların sineması, sadece aşk ve dansla kalmaz; bazen de bizi, toprak, doğa ve insan ruhunun ilkel gücü gibi arketipsel meselelerin en derinlerine götürür.

okumak için tıklayınız

Ada’daki Vahşet Partisi: Otoritenin İhaneti ve Gençliğin Katliamı

Jungish Ey okur! Şu Japon Diyarı, bazen bize öyle korkunç, öyle iğrenç hikâyeler sunar ki, insan medeniyetin aslında ne kadar ince bir buz tabakası üzerinde durduğunu anlar. İşte size, Kinji Fukasaku ismindeki o öfkeli yönetmenin çektiği “Battle Royale” filmi: Bu, sadece bir aksiyon filmi değil; bu, toplumun gençliğe olan inancını yitirişinin ve otoritenin en büyük

okumak için tıklayınız

Tokyo Hikayesi: Çocukların Bencilliği ve Yıkılan Evin Huzuru

Jungish Ey okur! Şu Japonya diyarının o zarif dert anlatıcısı Yasujirō Ozu‘nun çektiği “Tokyo Hikayesi” (Tōkyō Monogatari) filmi, bize sadece bir ailenin dramını değil, aynı zamanda tüm modern dünyanın o huzursuz, bencil ruhunu anlatır. Bu, aile denen kutsal yapının nasıl sessizce içten içe çürüdüğünü gösteren, ibretlik bir tablodur. 1. 🚶‍♂️ Yaşlılığın Yükü ve Çocukların Kaçışı

okumak için tıklayınız

Kanın Çağrısı mı, Sevginin Gücü mü? Japonya’da Babalığın En Zor İmtihanı

Jungish Ey okur! Şu babalık denen kutsal müessese, sadece kan bağıyla mı kurulur sanırsınız? Yoksa emeğin, sabrın ve gönül bağının bir eseri midir? İşte Japon sinemasının o zarif dert anlatıcısı Hirokazu Kore-eda‘nın çektiği “Like Father, Like Son” (Soshite Chichi ni Naru) filmi, bu kadim soruyu ruhumuzun en derinliklerinde sorar. 1. 💼 Başarı Maskesi ve Soğuk

okumak için tıklayınız