Kategori: Psikoterapi

Sufi Mistik Câbir (al-Niffarî): Sözün Ötesindeki Hakikatin Peşinde

Sufi mistik Câbir olarak bilinen Muhammed ibn Abd al-Cebbar ibn al-Hasan al-Niffarî (ö. 965), 10. yüzyıl İslam dünyasının belki de en radikal ve sıradışı mutasavvıflarından biridir. Onun yaşamı ve öğretileri hakkında elimizdeki bilgiler sınırlı olsa da, özellikle günümüze ulaşan “Al-Mawāqif” (Duraklar) ve “Al-Mukhātabāt” (Hitaplar) adlı eserleri, onun derinlikli manevi yolculuğuna ve Allah ile olan eşsiz

okumak için tıklayınız

Psikanalizin Bilimsel Zemini: Duygusal Zihin, Tedavi Hedefleri ve Etkinlik

Mark Solms’un (2018) BJPsych International’da yayımlanan makalesi, psikanalizin temel bilimsel iddialarını sunarak, onun “kanımta dayalı” olmadığı yönündeki yaygın ön yargıyı çürütüyor. Bu analiz, psikanalizin sağlık ve hastalıkta duygusal zihnin işleyişini, psikanalitik tedavinin neye ulaşmayı amaçladığını ve ne kadar etkili olduğunu inceliyor. A. Duygusal Zihnin İşleyişi: Doğuştan Gelen İhtiyaçlar ve Öğrenme Psikanalize göre insan bebekleri boş

okumak için tıklayınız

Öfke Dindirme Sanatı: Çiftlerde Zaman Aşımı Tekniğinin Çok Yönlü Uygulaması

Zaman aşımı (time-out) tekniği, çiftler arasında öfke yönetiminde etkili bir yöntem olarak öne çıkar. Bu teknik, duygusal gerilimin yükseldiği anlarda iletişimi geçici olarak durdurarak bireylerin sakinleşmesini ve daha yapıcı bir diyalog kurmasını sağlar. Aşağıdaki metin, bu tekniğin çiftler arasındaki öfke yönetiminde nasıl uygulanabileceğini, bilimsel temellerden tarihsel örneklere, etik boyutlardan sanatsal yansımalara kadar geniş bir perspektifte

okumak için tıklayınız

Feminist Terapinin Evlilik Terapisi Eleştirileri: Kapsamlı Bir Analiz

Toplumsal Cinsiyet Normlarının Sorgulanmaması Evlilik terapisine yönelik feminist eleştiriler, toplumsal cinsiyet normlarının genellikle eleştirel bir süzgeçten geçirilmeden kabul edildiğini öne sürer. Geleneksel yaklaşımlar, çiftlerin sorunlarını ele alırken, heteronormatif ve patriyarkal rolleri pekiştiren bir çerçeve benimseyebilir. Örneğin, kadınların duygusal ifade ve bakım, erkeklerin ise maddi destek ve karar alma rolleriyle özdeşleştirildiği stereotipler, terapötik süreçte bilinçsizce yeniden

okumak için tıklayınız

Yaratıcı Deneyimleri Oluşturabilmek İçin Ne Olmalıydı ?

Winnicott’ın geçiş alanı (transitional space) ve potansiyel mekân kavramlarını anlamak bu açıdan önemlidir. Bu alan, bireyin yaratıcı deneyimler yaşadığı, oyun ve gerçeklik arasındaki etkileşimin gerçekleştiği bir mekândır. Peki oültürel deneyimin bu mekândaki yerini nedir ? Bebek ile anne, çocuk ile aile, birey ile toplum ya da dünya arasındaki potansiyel mekân, güvenin temelini oluşturan deneyimlere bağlıdır.

okumak için tıklayınız

Evlilik Terapisi: Kalpten Gelen Dinleme

Dinlemek, yalnızca kulakla değil, kalple yapılan bir sanattır. Eşler arasında güçlü bir bağ kurmanın anahtarı, söylenenleri anlamanın ötesine geçerek duyguların ve niyetlerin derinliklerine inmektir. Aktif dinleme, eşinin sözlerini kesmeden, yargılamadan ve zihinsel önyargıları bir kenara bırakarak onun dünyasına adım atmayı gerektirir. Bu, bir tür içsel sükûnet pratiğidir; kendi düşüncelerini susturup, karşındakinin ruhsal melodisini duymaya odaklanmak.

okumak için tıklayınız

Çocuk Merkezli Evliliğin Terapötik Çözümü

Çocuk merkezli evlilik, eşlerin ilişkilerinin dinamiklerini çocuğun ihtiyaçları etrafında şekillendirdiği bir aile yapısını ifade eder. Bu durum, ebeveynlerin kendi bireysel ve çift olarak ihtiyaçlarını arka plana atmasına yol açarak, hem bireysel hem de ilişkisel düzeyde çeşitli zorluklar doğurabilir. Bu metin, çocuk merkezli evliliğin terapötik çözüm yollarını, çok katmanlı bir perspektiften ele alarak, bireylerin ve çiftlerin

okumak için tıklayınız

Terapi Odasında Suçlayıcı Dilden Kurtuluş: Şefkat, Empati ve Anlayışın Yeni Dili

İletişimin Köklerindeki Tuzak: Suçlayıcı Dilin Doğası Suçlayıcı dil, insan iletişiminin en karmaşık ve yıkıcı tuzaklarından biridir. Terapi odasında, danışanlar genellikle yoğun duygusal fırtınaların etkisiyle, karşı tarafı suçlayarak kendilerini ifade etmeye çalışır. Bu dil, öfke, kırgınlık ya da korku gibi duyguların bir yansıması olarak ortaya çıkar ve çoğu zaman bireyin kendi içsel acısını dışa vurma çabasıdır.

okumak için tıklayınız

Toplumsal Cinsiyet Rollerinin Evlilik Terapisine Yansımaları

Toplumsal cinsiyet rolleri, bireylerin toplumsal normlara dayalı olarak üstlendikleri davranış kalıpları ve beklentiler olarak evlilik terapisi süreçlerinde belirleyici bir rol oynar. Bu roller, çiftlerin ilişkisel dinamiklerini, çatışma çözme stratejilerini ve duygusal bağlarını derinden etkiler. Evlilik terapisi, bireylerin bu rolleri sorgulamasına, yeniden yapılandırmasına veya dönüştürmesine olanak tanıyan bir alan sunar. Bu metin, toplumsal cinsiyet rollerinin evlilik

okumak için tıklayınız

Öfke ve Dürtü Karışımı Hayata Karışırsa Ne Olur?

Öfke güçlü bir duygudur, dürtü ise anlık bir harekete geçme eğilimi. Bu ikisi birleştiğinde ve hayata kontrolsüzce karıştığında, hem bireyin kendisi hem de çevresi için oldukça yıkıcı sonuçlar doğurabilir. “Öfke ile dürtü karışımı” genellikle dürtüsel agresyon veya dürtüsel öfke patlamaları olarak adlandırılan durumları ifade eder. İşte bu karışımın hayata nasıl yansıdığı ve sonuçları: 1. Kontrolsüz ve Yıkıcı Davranışlar Öfke,

okumak için tıklayınız

Öfke: Bir Patoloji mi, Toplumsal Dönüşüm Çağrısı mı?

Toplumda öfke genellikle kontrol edilmesi, bastırılması gereken olumsuz bir duygu, hatta bir patoloji olarak görülür. Öfkelenen bireyler “sakin olmalı,” “kendini kontrol etmeli” gibi nasihatlerle karşılaşır. Elbette, kontrolsüz ve yıkıcı öfke bireysel ve ilişkisel sorunlara yol açabilir. Ancak, bu yaygın bakış açısı, öfkenin altında yatan daha derin anlamları ve toplumsal köklerini göz ardı etmemize neden olur. Aslında, öfke sıklıkla bastırılması

okumak için tıklayınız

Engelliler Açısından Acıları Üreten Yapılar: Engelliliğin Sosyal Modeli

Engellilik, çoğu zaman bireyin kendi bedensel veya zihinsel “eksikliği” olarak algılanır. Ancak bu bireysel (tıbbi) model yerine, engelliliğin sosyal modeli, acıların ve zorlukların kaynağını bireyde değil, toplumun ve yapıların engelli bireyler için yeterince erişilebilir, kapsayıcı ve adil olmamasında bulur. Engelli bireylerin yaşadığı acıları üreten yapılar, fiziksel, tutumsal ve sistemsel engeller olarak üç ana başlıkta incelenebilir: 1. Fiziksel ve Çevresel Engeller:

okumak için tıklayınız

Nesneleştirme ile Nesne’leştirme Arasındaki Fark

Türkçede “nesneleştirme” kelimesi, kullanım bağlamına göre farklı anlamlar taşıyabilen ve bu farklılıkların yazımında da incelikler barındıran bir kelimedir. Aslında, genel kullanımda ve dilbilgisel olarak “nesneleştirme” (bitişik yazım) doğru kabul edilirken, sizin vurguladığınız “nesne’leştirme” (kesme işaretli yazım) genellikle belirli bir bağlama veya vurguya işaret eder. Nesneleştirme (Bitişik Yazım): Genel Anlamlar Bitişik yazılan “nesneleştirme,” en yaygın olarak iki ana anlamda kullanılır: Nesne’leştirme (Kesme

okumak için tıklayınız

Kapitalist Toplumun Gizli Yapısında Neler Var ?

Kapitalist toplumun görünen yüzü, piyasa, rekabet, özel mülkiyet ve kâr amacı gibi kavramlarla tanımlanır. Ancak bu sistemin derinde, çoğu zaman bilinçli olarak fark etmediğimiz, gizli yapıları ve dinamikleri vardır. Bu yapılar, sistemin kendisini yeniden üretmesini, sürdürmesini ve belirli güç ilişkilerini tahkim etmesini sağlar. Marxçı ve eleştirel teorinin perspektifinden bu gizli yapıları inceleyelim: 1. Emeğin Sömürüsü ve Artı-Değerin

okumak için tıklayınız

İnsan Psikolojik Faaliyetleri ve Öz-Bilincinin Toplumsal Yaşamın ve Üretim İlişkilerinin Bir Yansıması Olması Ne Demektir?

Bu ifade, özellikle Marksist psikoloji ve sosyal psikoloji gibi akımların temel aldığı bir bakış açısını temsil eder. Temelde, insan zihninin, düşüncelerinin, duygularının, inançlarının ve hatta “ben” algısının (öz-bilincinin) salt biyolojik bir ürün olmayıp, içinde yaşanılan toplumsal koşullar, tarihsel süreçler ve özellikle de ekonomik üretim biçimleri tarafından şekillendirildiğini savunur. Bu ne demek, maddeler halinde açıklayalım: 1. Psikolojik Faaliyetler Toplumsal Bir Üründür İnsan

okumak için tıklayınız

“Madde Düşünceden Önce Gelir”: Psikolojideki Karşılığı

“Madde düşünceden önce gelir” ifadesi, felsefede genellikle materyalist bakış açısını temsil eden bir ilkedir. Bu ilke, evrenin temelinin madde olduğunu, bilincin, düşüncenin ve ruhun maddenin bir ürünü veya yansıması olduğunu savunur. Yani, fiziksel gerçekliğin (madde) varlığı, düşüncenin varlığından bağımsız ve önceliklidir. Psikoloji ise bu materyalist ilkeyi farklı şekillerde yorumlayıp kendi alanına entegre eder, zira insan psikolojisi ve

okumak için tıklayınız

Daha İyi Çalışma ve Yaşam Koşulları Yerine Rıza ve Şükür Etmek: Neden Tehlikeli Bir Eğilim?

Toplumlarda “sahip olduklarına şükretmek” veya “haline razı olmak” gibi söylemler sıkça duyulur. Bu kavramlar, bireysel düzeyde minnettarlık ve huzur bulmaya yardımcı olabilirken, daha iyi çalışma ve yaşam koşulları arayışının önüne geçtiğinde sorunlu hale gelir. Özellikle güç eşitsizliklerinin ve adaletsizliklerin olduğu ortamlarda, rıza ve şükür duygusunun teşvik edilmesi, statükoyu korumak ve sömürüyü meşrulaştırmakiçin kullanılan tehlikeli bir araç

okumak için tıklayınız

Yaşanmış Deneyimi Neden İnkar Ederiz?

İnsan zihni, karmaşık bir yapıya sahiptir ve bazen karşılaştığı zorlayıcı gerçeklerle başa çıkmak için ilginç savunma mekanizmaları geliştirir. Bu mekanizmalardan biri de yaşanmış deneyimi inkar etmektir. Deneyimi inkar etmek, bireyin geçmişte yaşadığı olayları, hissettiklerini veya tanık olduklarını bilinçli veya bilinçsiz olarak reddetmesi, çarpıtması veya küçümsemesi anlamına gelir. Peki, insanlar neden kendi deneyimlerini inkar etme eğilimindedir? 1.

okumak için tıklayınız

Kendimizi mi Sorunlaştırmalıyız, Sistemi mi?

Hayatta karşılaştığımız zorluklar, sıkıntılar ve başarısızlıklar karşısında, ilk tepkimiz genellikle kendimize dönmek ve “Bende ne yanlış var?” diye sormak olur. Bu, bir yandan kişisel sorumluluk almanın ve kendini geliştirmenin önemli bir parçasıdır. Ancak diğer yandan, sistemin yarattığı sorunları göz ardı ederek her şeyi bireysel bir eksikliğe indirgemek, hem haksızlık hem de gerçek çözümlerden uzaklaşma anlamına gelir.

okumak için tıklayınız

Acıyı Patolojize Etmek: Semptomları Hastalık Olarak Görmek

“Acıyı patolojize etmek” ifadesi, bir bireyin yaşadığı acıyı (fiziksel veya duygusal) veya zorlanmayı, normal bir insan deneyimi olmaktan çıkarıp, onu bir hastalık, bozukluk veya patolojik bir durum olarak etiketlemek anlamına gelir. Bu yaklaşım, acının kendisini bir “semptom” olarak görmek yerine, semptomu “hastalığın ta kendisi” gibi ele alır. Ne Demektir Acıyı Patolojize Etmek? Patolojize etmek, bir durumu tıp

okumak için tıklayınız