Dava – Kafka Değilim – Weydonun Trajedisi

Mesainin başlamasına dakikalar kaldı. Bugün sadece tek bir dava görülecek. Buna rağmen koridorlarda gürültüsüz bir telaş var. Davanın başlamasına doğru bu işin görevlilerinin böyle bir telaş içerisinde olmaları sıradan, ama, bunun haricilerinin davaya duydukları ve nedendir bilinmez gizlemeye çalıştıkları alaka garipsenmeye değer. Kimse, onların mesainin bir an önce başlamasını arzulamalarını çalışma aşklarına yorumlayamaz. Pusuda bekliyor gibiler. Etraflarında, davayla ilgili olabilecek en ufak bir fısıltıyı bile kaçırmamak için kulaklarını dört açmışlar. Duyabildikleri her sesi bir çeşit gürültü süzgecinden geçirir gibi değerlendiriyorlar. Koridorlar, yan yana, karşı kaşıya sıralanmış odalarla dolu. Bu odalarda çalışanlar, kapı önlerinden davanın görüleceği salonu görebilenler, bu avantajı kullanmak için, kapı önünde dikilip kalmalarını sağlayacak bütün çareleri kısa zamanlı seyirlere harcıyorlar. Kimse davayla ilgili konuşmuyor, soru sormuyor. Bunun yerine, birbirlerine kilitlenen bir çift gözden bir şeyler okumaya çalışılıyor. Bundan da, kendilerine temas eden üçüncü bir çift gözün fark edilmesi anında vazgeçiliyor. Halbuki, memurların, davayla ilgili sıradan bir şeyler konuşmasını, herkesin bilebileceği bir bilgiye ulaşmalarını yasaklayan bir kanunname mevcut değil. Buna rağmen bu memurlar, kendi değer yargıları olan insanların bir şeylerden kaçınması gibi davranıyorlar. Bugün böyle bir davanın olacağından habersizmiş gibi görünmek için insanüstü bir çaba harcıyorlar.
Mübaşir, salonda olması gerekenleri tek tek içeri almaya başladı. Önce avukat girip yerine oturuyor. Ardından birkaç müdahilin ismini doğrulatarak onları da içeri alıyor. Müdahiller salonda yer beğenirken, salonun arka kapısından içeriye, iki güvenlik görevlisinin kolunda, elleri plastik bir kelepçeyle yan yana tutturulmuş bir şekilde sanık giriyor. Salondaki düzen, hâkim ve savcılar da gelinceye kadar sağlanmış oluyor. Sessizliğin başlamasıyla, hâkim, savcıya iddianameyi okuması için işaret veriyor. İddianame okunurken bütün gözler sanık sandalyesinde oturan adamın üzerine çevriliyor. Kendisine yöneltilen suçların üzerinde nasıl durduğunu, dış görünüşün neresine yakıştırılabileceğini keşfetmeye çalışır gibi, bakışlar üzerinde geziniyor. Okuyucu savcı bile, metnin bazı bölümlerinde kafasını kaldırıp sanığa bakmaktan kendini alamıyor. Salonun dışında ise, savcının sesini duyabilenler, transa geçmiş Budist rahipler gibi kımıltısız, okunan satırları tek tek takip ediyor. Koridorlardaki bütün sesler, gürültüler, yerlerini savcının sesinin yankısına terk etmişler. Duvarlarda yankılanan bu ses, onu dinleyenlerin kulaklarından içeri girerek burada onların bir parçası olup sönüyor.
İddianame bittiğinde, içerde ve dışarıda dinleyenlerin birçoğunun yüzünde aynı, ne hissetmesi gerektiğini bilme kararsızlığının verdiği hava asılı kaldı ta ki avukat söz alıncaya kadar. İşte avukat konuşuyordu. Misyonu icabı sanığı savunması gerekiyordu. Konuşmalarında, yalın olmaktan özellikle kaçınır gibi çokça hukuki terimler kullanıyor, sadece hâkim ve savcıların anlayabileceği dolambaçlı cümleler kuruyordu. Ara sıra cümleleriyle sanık etrafında bir çember yaratıyor. Dikkatlerin sözcüklere değil de sanığa odaklanmasını sağlamak istiyor, bir pazarlamacının bir ürün tanıtımı yapması gibi. Herkesin avukatı pür dikkat dinlediği söylenemez. Çünkü içerde ve dışarıda davayı takip edenler bir bekleme havasındalar. Sanığın neler söyleyeceğini merakla bekliyorlar. Denilebilir ki, avukatın bir an önce sesinin kesilip, konuşma hakkının sanığa verilmesini arzuluyorlar. Avukatın konuşması ise devam ediyor. O konuştukça, kâtip yazıyor, klavyenin tuşlarında gezinen parmaklarının hızı avukatın konuşmasınınkiyle paralel artıp azalıyor. Konuşmasını, müvekkilinin tahliye edilmesini talep eden ifadeyle bitirip geri çekiliyor. Yerine oturan avukat, yaptığı savunma için kendisini tebrik eden bakışlar arar gibi gözlerini salonda gezdiriyor. Ama avukatla ilgilenen yok.
Hâkim tekrar sözü devralıyor:
– iddianameyi dinledin. Kamuya karşı suç işlemekle yargılanıyorsun. Söylemek istediğin bir şey var mı? Söz hakkı sende.
Sanık ayağa kalkıyor. Onunla birlikte onu görebilenlerin bakışları da. İşte herkesin beklediği an geldi çattı. İçerdekiler bundan duydukları memnuniyetlerini gizlemekle uğraşmıyorlar ama dışarıdakiler için bu geçerli değil. Dışarıdakiler, bunun için ne kadar kasılıyorlar ve bunun farkında değiller. Çevrelerinde olup biten hiçbir şeyin farkında olmadıkları gibi. Sanık, bütün ilgiden habersiz konuşmaya başlıyor:
– evet, söylemek istediğim birkaç şey var. İçinde bulunduğum durumun yani sanık pozisyonunda olmamın bir gereği olarak konuşmayacağım. Söyleyeceklerim, bana yöneltilen suçlamaları tümden yadsıyacak bir savunma değildir. Şükür ki, tecavüzden ve ya cinayetten yargılanmıyorum. Keza, bana yöneltilen suçlamaları aynen doğruluyorum ve ben de bu yargıya sizin gibi önünüzdeki kırmızı kitabı referans alarak varıyorum. Evet, onun öngördüğü kamu düzeni çerçevesinde ben suçluyum. Bu yüzden söyleyeceklerimin bir özsavunma olarak değerlendirilmesini istiyorum.
Salonda ve dışarıda çıt yok. Herkes beton gibi, soğuk.
Size, önce, biraz çocukluğumdan söz etmek istiyorum. Sonrasında söyleyeceklerime bir açıklık getirmesini umarak. Çocukluğumda, çevremde gelişen olumsuz olaylara bir takım tepkiler verirdim, ama bunlar, herkesin bildiği klasik çocukça davranışlar olan, oyuncak kırma, sağa sola saldırma ve ya bir büyüğe sızlanma gibi tepkiler değildi. Hoşnutsuzluğumu anlatmaya çalışırdım. Dilim döndüğünce, mimiklerimin anlamsal içeriği el verdiğince. Hepsi de sonuçsuz kalırdı. Kendimi ifade edemediğimi düşünür ve bunu ortadan kaldırmaya, ifade gücüme güç katmaya çalışırdım. Bunu sağlamak için büyüklerimi izlerdim. Onlar kendi aralarında anlaşıyor görünüyorlardı, çünkü, belli bir yaşa kadar, onların, benim olumsuzladığım tepkileri gösterdiklerine şahit olmadım. Benim yanımda kavga etmezler, küfürleşmez, tartışmaz hatta birbirlerine seslerini bile yükseltmezlerdi. Sonra anladım ki ebeveynlerimin duyarlılığının ve beni sakınmalarının bir sonucu olarak hep aynı yanılgının peşi sıra koşmuşum: meğer dışarıdaki insanlar duyarsızmış ya da sağırmış… Çocukluk çağımı tükettikçe, insanların duyarsızlığı neden bir seçenek olarak benimsediklerini öğrendim. Bu saptama, beni yeni bir tepkisel ifade geliştirmeye yöneltti çünkü benim kullandığım dil duyarlılık diliydi ve insanlar bu dile çoğu zamanlar kapalıydı. Bu kapalılığın nedeni geliştirdiğim yeni dile de şekil verdi. Çünkü, insanlar her an hesap yapmaktaydılar, bir muhasebeci gibi. İşte tam burada ben bir lanetliye dönüştüm. Lanetlenmemin sebebiyse sizin de bildiğiniz üzere edindiğim bu yeni ifade tarzı, geliştirdiğim bu yeni dildir. Artık yeni dilde konuşuyordum. Evvela, insanlara duymak istemediklerini söyleyerek başladım. Bu, benim için bir çocuğun yeni yeni konuşmaya başlaması kadar heyecan vericiydi. Ardından dilime renk kattım, kendi dilimin şiirlerini bile yazdım. İnsanların hesaplarını altüst etmekle yaptım bunu.
Buna hakkımın olmadığının ötesinde bunun neden gerektiğini düşünebilirsiniz. Bunlar özlemde kalan çocukluk yaramazlıkları hiç değil. Sormak istiyorum: Benim saygıdeğer avukatım, neden beni savunuyor? Onun savunduğu yasal çerçevede suçlu olmama rağmen, bu yüzden savunulacak bir tarafımın olmamasına rağmen? ?davaları biraz daha eğlenceli kılmak için bir gösteri? dışında verilecek hiçbir yanıt beni yeni dilde tatmin edemez, yoksa bu anlamsız bir çaba. Anlamsızlığa neden olan şey ne? O, bunların hiçbirini düşünmez. O, sadece kazanacağı paraya bakar. Bunun için yalan bile söyleyebiliyor, ?bile?si fazla hatta açıkça söylüyor. Bunu, burada bulunan herkes yapar. Yalancılığın bir geçim kaynağı olduğu su götürmez bir gerçek. Bunun avukatlık sıfatı altında yapılması durumun gerçek rengini örtemez. Ama burada bir soru daha, şu önünüzdeki kırmızı kitap; bu avukatların bir ürünü mü yoksa avukatlar mı onun birer ürünü? Buna cevap verebilir misiniz? Benim dilimde bu sorunun cevabı çok açık; o kitabı ve o avukatlık kimliğini birlikte yakarım. Hem ilişkilerini de bu şekilde pekiştirmiş olurum. Ve bu benim en romantik şiirlerimden biri olur: bir aşkın ateşi ve ya ateşli bir aşk! Ben yeni dilimde buna: ?cevabın sözcükleştirilmeden eylemselleştirilmesi? diyorum.
İçerde ve dışarıda söylenenleri dinleyenlerin yüzü öfkeden kızarmaya başlamıştı. Sanık bunun farkındaydı ve bundan da keyif aldığı söylenebilirdi. Gülümsüyordu, dudakları coşkuyla titreşiyordu. Ses tonuna alaycı bir hava verip devam etti:
Bu durumda size de ihtiyaç olmayacaktır. Aslında bana sorarsanız her durumda size ihtiyaç yoktur. Çünkü, ülkenin tamamında önünüzdeki kitapla yargılama yapılır ama yargıçlar farklıdır. Sonuçta siz, yargıçlar, o kitap gibi bir matbaada birbirinin aynısı olarak üretilmediniz. Üretildiniz mi yoksa? Bunun cevabı o kadar da önemli değil sonuç olarak insansınız ve işe duygularınızın karışması olasılığı çok yüksek…
Konuşmaya devam ediyordu ki, hâkim söze karıştı, tavrı sertti. Salonda da bir uğultu peyda oldu, git gide yükseliyordu. Dışarıdaki dinleyenlerde sessiz bir kıpırdama oldu. Ama öfkelerini dizginlemeyi pekâlâ başarıyorlardı.
-söylediklerine ve üslubuna dikkat et, yoksa hakkını yitirirsin.
Sanık, hakimin bu sözü üzerine kısa bir kahkaha attı. İçerde ve dışarıda, kahkahayı işitenler bir öfke nöbetinin eşiğine kadar geldiler.
-bakın, nasıl da beni haklı çıkardınız. Neden böyle bir uyarı yapma gereği duydunuz? Ortak sözcüklerle farklı bir dil konuşabildiğim için beni tebrik etmeniz gerekirdi oysa. Her neyse? Bu anlattıklarımı, eylemlerime açıklık getirmesi için, şu anda göz önünde olan kavramlarla pekiştirmeye çalışıyorum. Aynı şekilde, bir sendikada ve ya bir parlamenterler meclisinde yargılanıyor olsaydım, bu kez de orada bulunan vasıflardan hareketle yapardım konuşmamı. Bileklerinin ovuşturuyordu. Kelepçenin sökülmesini ne o talep etmişti ne de hâkim bunun yapılması için komut vermişti. Ellerini kaldırıp kelepçeyi göstererek: Kelepçeleri neden söktürmediniz? Siz de iyi biliyorsunuz ki, eller, konuşma sırasındaki devinimleriyle anlaşılmaya oldukça katkıda bulunur. Sizin beni anlamak gibi bir ihtiyaç içinde olmadığınızı sizden öte iyi biliyorum. Bir önemi de yok zaten, ben bu ihtiyacı eylemlerimden önce rafa kaldırmış bulundum. Bu yüzden buradayım ya zaten. Şunu bilmeniz gerekiyor, benim gibileri her zaman olacak, büyüyen çocuklar yeni bir dil ihtiyacı hissettikleri sürece? Bununla birlikte, önünüzdeki kitap kalınlaşacak, o kalınlaştıkça sizin ve avukatlarınızın sayısı artacak. Ülkedeki herkes yargıç ve ya avukat oluncaya, bütün binalar mahkemeye dönüşünceye kadar bu devam edecek. Ülkede yargılayacak kimse kalmayınca, birbirinizi yargılamaya başlarsınız artık. Bunun bir sonu yok. Evet, kesinlikle bunun bir sonu yok. Üzülerek söylüyorum ki benim dilimde de yok.
Söyleyecekleri bu kadardı ve bitti. Yerine oturması işaret edildi. Oturdu. Hâkim tekrar avukata kalkması için işaret etti. Söz hakkı verdi yeniden:
-müvekkilini dinledin. Eklemek istediğin bir şey var mı?
Avukatın canı oldukça sıkkındı. Yine de bir şeyler söyleme ihtiyacı duydu:
– müvekkilim etkili bir savunma yaptı. Farklı üslubu iyi niyetinin bir nişanesi olarak görülmeli ve böyle değerlendirilmelidir.
Avukat yerine geçerken, sanık, oturduğu yerden, alaycı gözlerle süzüyordu avukatını. Hâkim kararı açıklamaya hazırlanıyordu. Kâtibe, tetikte olması için komut verdi. Aslında herkes kendince onun hakkında bir hüküm vermişti. Avukatı bile. Onlara göre, o, toplum düşmanı, düzen bozucu herifin biriydi. İşlediği suçları da, laf cambazlığı yaparak meşru kılmaya çalışıyordu. Bu yüzden ağır bir cezayı hak ediyordu. O, ise zerrece kararı merak ediyor görünmüyordu. Hâkime bakıyor ama verilecek kararı beklediği için değil. Umursamıyordu. Onun dışında, oradaki herkes, onun terk ettiği eski dili konuşuyorlardı hala. Ve eski dilde hiçbir şey, onun için hiçbir şey ifade etmiyordu artık.

Kafka Değilim

Yorum yapın

Daha fazla Öyküler
Köprü – Franz Kafka

Katı ve soğuktum, bir köprüydüm, bir uçurum üzerinde uzanmış yatıyordum. Bir yakaya ayak uçlarım, öbür yakaya ellerim gömülmüştü; çatlayıp dökülen...

Kapat