Dava’daki Episteme ve Kötücül Hüküm – Josef Kılçıksız

“Ne istediğini bilmeyen, tatminsiz ve sorumsuz tanrılardan daha tehlikeli bir şey olabilir mi?”
Yuval Noah Harari

“Nerede yargıç? Nerede yüksek mahkeme? Konuşacaklarım var! El kaldırıyorum işte!” diye bağırıyordu Josef K. Yazarın düş gücünden fırlamış gibi duran, dengesiz, saplantılı, yalnız ve yabancı, sesi içerden kilitli birinin varolmaktan yüklendiği ontolojik suçluluk duygusunun zehirini dışarıya akıtan çığlıklardı bunlar.

Bürokrasinin engebeli dağlarında yolunu şaşırmış, düşsel bir tiyatronun yeteneksiz komedyenlerinden biridir Josef K. Böyle silik bir karakterin Kafka’nın elinde varoluşsal bir değneğe dönüşüp okurun kafasına kafasına inmesi zamanın ruhuyla da uyumlu bir şeydi.

Günümüz modern toplumları bir Monet tablosunu çağrıştırır. Keskin olmayan hızlı fırça darbeleri, konturlanmamış nesneler, belirsiz çizgiler. Mekan aynı olsa bile zaman mekanı parçalıyor. Öznenin mekandan her anlamda koptuğu, kelimelerin köksüzleşip anlam yitimine uğradığı bir çağ.

Erk kendi iletişim ağlarını ve söylemlerini yarattı. Suçunun ne olduğunu bulma çabasında dava sürecine çekilen sanığa, kendisini dava eden mahkemenin somut yeri durmadan kaybettirilir. Sürmekte olan döngüsel bir kedi-fare oyunudur.

Dava’da varoluş sancılarıyla bezeli bir anlam arayışı gözlenir. Mahkeme salonu gerçeklik ve anlamın absürt ile tahrip edildiği bir yerdir. Josef K.’nın davasının ana iletisi, hakikat ve anlam diye bir şeyin olmadığı, varoluşun onu çevreleyen gerçeklikle birlikte absürt olduğu yönündedir. Başlangıç noktasına dönen ve aynı engelleri sayısız defa aşmak durumunda kalan öznenin Nietzsche’ci Bengi Dönüş kuramında anlamını bulan çabası, nasıl ki yazgısını ve hayatında olup biteni olan şekliyle evetleyen ve olumlayan Amor fati insanına gönderme yapıyorsa, Josef K’nın çabası da kayayı zirveye defalarca taşıyan Sisyphos’unkiyle kıyaslanamayacak kadar erk eliyle dumura uğratılan sonuçsuz bir çabadır.

Üstelik Josef K. yazgısıyla barışık bir Amor fati insanı değildir. Aksine Dava’nın suçun kalıtsallığına ve ilk günah düşüncesine meydan okuyan bir yapısı vardır. Bir kez Dava’nın içine girmiş birinin yargılanmayı kabullenmekle birlikte onu daha baştan kaybettiğinin ayırdına varması uzun sürmez. Olaylar arasına gerili ipin absürt aracılığıyla kopması kaçınılmazdır.

Kafka absürt olanı ve uyumsuzu belirtmek istediği zaman uyumdan ve tutarlılıktan faydalanır. Kafka’nın dünyası anlatılmaz bir evrendir. İnsan buradan hiçbir şey çıkmayacağını bile bile ‘banyoda balık avlamak’ gibi işkenceli bir lükse sapar.

Josef K’nın anlaşılmaz, karmaşık, her yeri kaplamış bürokratik bir canavarın içine doğru çekilişini izlerken, bu işleyişin içine giren öznenin, yolun ancak el yordamıyla bulunabildiği erk labirentinde kaybolduğunu ve çıkışı bir türlü bulamadığını farkederiz.

Josef K’nın çağcıl muadili, kanunsuz mahkemelerde faşizanca savrulan tipolojidir. İşlemediği bir suç yüzünden hüküm giyip öldürülmüş, iktidar, yasa ve devlet üçgeninin totaliter yapısının kurbanı olmuş kişidir.

Josef K. kendi konuşma alanını inşa etme talebinde bulunmuş ancak bunda pek başarılı olamamıştır. Toplumun dayattığı yabancılaşmaları ortaya koymak amacıyla kendi adına konuşmak yerine yargılanmayı kabul etmiş biri olarak baştan beri savunma pozisyonlarındadır. Josef K. elinden çıkıp giden suçsuzluğunu miskinlik içinde savunmaya çalışan biridir. Suçun varlığına ontolojik olarak itiraz etmekten çok, onca suçlu arasından keyfiyetle kendisinin seçilmiş olmasına kızar. Bu durumda cezadan kurtulması da mümkün görünmüyor. Çünkü Homo Sacer’lik varoluş davanın kabulüyle zaten başladı. Dava, suçluluk ve mahkümiyet ontolojik olarak artık kendi varlığından dolayı varlar ve akışkandırlar. Josef K. bunu kabullendi. Böyle bir Davayı kabul eden onu zaten baştan kaybetmiştir.

Kurucu bir leitmotif olarak yabancılaşma Dava’nın kabul edimesiyle birlikte yeni bir derinlik kazanır. Bu durumu Sartre’ın yabancılaşmanın yabancılaştırılması ve Brecht tiyatrosunun yöntemsel pedagojisi ile birlikte düşünmek mümkün.

Bu korkunç, karmaşık ve mantıksız yapılanmanın içinde kaybolan birey, gerçek soru ve sorunlarına yabancılaştığı gibi, sistemin insan doğasına ve özgürlüklerine düşman karakteristiği bakımından kendine de yabancılaşır. Bir aşamadan sonra, bu karmaşık ve saçma işleyişin dışına çıkmak neredeyse olanaksız hale gelir.

Özü itibariyle kutsala atıf içeren Homo Sacer aslında kutsanmamış aksine tanrıların lanetine uğramış biridir. Ve bu yönüyle bir olumsuzluğu da içinde barındıran bir oxymorondur. Bu dünyaya savrulmuş olmakla cezalandırılmış; kimilerince ödülendirilmiş, fakat yüceltilse de, lanetlense de olumlama ve olumsuzlamayı kutsallık potasında eritmeyi başarmış paradoksal bir varlıktır.

Homo Sacer bu tamlamadaki semantik ikianlamlılığa vurgu yapmak bakımından hem paradoksal hem paradigmatik bir varlıktır. Zira kovulmuş olana, artık herkesçe öldürülebilecek olana kutsallık atfedilmesi başlı başına bir çelişkidir. Bir yandan isme karakter kazandıran niteleyici unsurun sacer (kutsal) sıfatından geliyor olması, diğer taraftan ancak bir yer bezi kadar bir kutsallığının olması paradoksallığı derinleştiriyor. Sacer’liği yüksek dozda tanrıların merhametine maruz bırakılması yüzündendir. İnsanlarla tüm bağının kesilerek dışlanmış olması yüzünden tek muhatabının tanrılar olmasına mecbur edilmiş olması nedeniyledir. Homo Sacer özgürlüğünün gerçekleşme yeri olan mekândan ve Dil’den mahrum bırakılarak tanrıların kucağına itilmiştir.

Tanrıların barbarca belirleyiciliği altında başına felaket geleceği kesin bir şekilde ön görülmüş olan Homo Sacer, düzenin devamlılığı açısından, sosyolojik olarak korunması gereken nadide bir türdür.

Bir zorunluluklar ve determinizm alanı olarak metafizik evren içkin olarak aslında tam bir ereklilik de barındırır. Bu ereklilik, tanrıların yargı gücünün realiteyle analoji kurarken araçsallaştırdığı Homo Sacer’ler yoluyla gerçekleşen bir şeydir. Bu yönüyle narsist-nevrotik tanrıların tatminine hizmet eder.

Dava, bu korkunç determinizm içinde debelenen insanın bir kul, bir Homo Sacer olarak yargılanışını anlatır. Gerçekliğin bozulmuş hali olarak Kafkaesk atmosfer Homo Sacer tarafından yeniden onarılır.

Korku ve yalnızlık çağında konuşan fakat iletişim kuramayan insanların hikayesidir Dava. Yazgıların baştan belli olduğu, toplumun bu kabullenmişlik içinde sistem çarkının işleyen parçalarından farklı bir kimliğe bürünemediği, bürünenleri ise dışladığı, otoritenin yaptıklarının ve söylediklerinin mutlak doğru olarak kabul edildiği, ilerleyemeyen, ilerleyenlerin ise engellendiği statik bir yapılanma içinde anestezik olanların hikâyesidir. Mahkeme salonu Homo Sacer’lerin yeniden lanetlenip yargılandığı absürt bir topografya sunar.

Teolojik okumada, insan zorlu sınavlarla dolu dünyaya savrularak cezalandırılır. Çünkü suçludur. Bu yüzden cennetten kovulmuştur. Yaradılış anlatısında anlamını bulan Adem’in ontolojik günahları neredeyse kalıtsaldır. Tanrılar her şeye karar verirler ve ulaşılmazlıklarıyla ruhumuza şiddet uygularlar. Tanrıların varlıklarını ve yargılanmayı sorgulamadan kabul etmekle birey kamusal bir özneye, bir Josef K’ya dönüşür. Tatminsiz ve sorumsuz tanrıları tatmine yönelik, aşağılık bir girişimdir bu. Kamusal özne bu sefil varoluşun üstünde yer alan estetik bir basamağa, erekselliği olan bir kalkışmaya yeltenemez bile.

Bunalan özne amor fati varoluşu kabul ederek, akla yakın tek yolun ne olursa olsun duruma ayak uydurmak ve yazgısıyla barışık olmak olduğunu düşünür. Ona hayatı dünya ile kendisi arasında bir savaş olarak görmemesi salık verilir. ‘İtirazı olan varsa, ilk taşı mahkeme bekçisinden izin almadan içeri girmeyi becerebilen atsın’ mottosu felsefi bir ileti olarak muhataplara gönderilir.

Josef K. işte o büyük suçun, günahın faili olarak toplumdan dışlanandır. İşlediği günahtan üzerine kalan lekeyle öldürülebilirse de, toplumun yaşamsallığının bir gereği olarak düzenlenen yazılı, yazısız kurallar gereği kurban edilemez.

Burada lekesi çıkmayan gömleğin yer bezi yapılması gibi bir durum söz konusudur. Çünkü sözüm ona yüceler yücesi, kutsallar kutsalı tanrıların tatmin edilmesi için en fazla değer verdiklerimizin, en temiz ve lekesiz olanların, bozulmamış olanların kurban edilmesi şarttır.

Arendt’in haklara sahip olma hakkı dediği şeyin olmadığı bir ortamda bireye, hakkına sahip çık, demek ne kadar paradoksal bir önermeyse, iktidar düzenekleri içinde ya yer bezi işlevselliği ya da Josef K ile Homo Sacer varoluşu arasında sıkışıp kalmış birey de o kadar fena halde yarık bir entitedir.

Nermi Uygur, Bunalımdan Yaşama Kültürü adlı kitabında, kaosun ya da düzensizliğin de bir noktadan sonra düzen yaratabileceğini ve buradan bir yaşama kültürü çıkartılabileceğini söyler. Ona suçluluğu ve gunahkârlığı sürekli anımsatılıp tanrılar nezdinde lekeli biri olarak kodlanarak Homo Sacer bir yer bezine dönüştürüldü. Ve buradan kendine bir yaşama kültürü inşâ etmesi istendi. Romalı Curius gibi görünüp, Şarap Tanrısı gibi yaşamayı sürdürdü. Bu bakımdan şizofren, yarık bir varlıktır.

Bir Homo Sacer olarak Josef K. da bu dehşetli ikilem içinde bir yer bezidir. Değerli olamayacak kadar lekeli ama lekeli olmak yüzünden tanrıları tatmin edecek kadar kurban edilme vasfı taşımadığı için paçayı kurtarmış sayılabilecek denli talihli.

Modern toplumlarda totaliter ve demokratik eğilimlerin birlikte yükseldiğini gözlemliyorum. Yer bezi analojisiyle sürdürecek olursak, iktidar bireylere kendi esenliğine de uygun olmak yüzünden demokratik görünen yasal haklarını teslim ederek onları yer bezine dönüştürmektedir. Bu bakımdan yer bezi (metaforu) iktidarın bireylerin eylemlerini, başka deyişle yaşamlarını (Bios) kurnazca kontrol etmesinin işlevsel bir aracına dönüşmüştür.

Erk, Zoë ve Bios ayrışmasını kurnazca kullanarak bireyi denetleme yoluna gider ve bu denetlenmenin sözüm ona özgürleştirici etkilerine vurgu yapar. Bunu yaparken, bireyden totaliter yöntemlerle denetlenmediğinde özgür kalacak olan Bios’unun asıl işlevselliğini asla hatırlamamasını bekler. Birey ani bir aydınlanmayla bunun ayrımına varacak olursa ona hemen bir Homo Sacer olduğu anımsatılılır. Böylelikle Bios’un özgürleşme serüveni cebir ile kesintiye uğratılır. Bu iktidar denklemi, insan merkezliliğin araçlarından biri olan devleti ve devlet karşısındaki Bios’un bu sürece cebren dahil edildiği bir denklemdir.

Çocuk doktorları vardır hani, aşı yaparken batırdığı iğneyi hissetmezsiniz. Erk, hissettirmeden bir çocuk doktoru özeniyle iğneyi ruha batırmayı sürüdürüyor. Hayatın harala gürelesinde silikleşen zihinler için efsunlu bir şeydir bu. Kapitalist üst aklın Bios’u ihmal ettiği doğrudur ancak Zoë için hayatın zorluklarına karşı bağışıklık sunan oyuncaklar vadeder. Etçil-tensel doyumda esenlik arayan bireyi eşyaya boğarak tinin bir anıklık yaşamasını engeller. İnsan merkezli dünya bir çeşit tür kibriyle Bios’un dünyasıyla, her şeyi nesne haline getiren araç, alet ve edevatlarla teknik bir ilişki kurup erk ilişkisini devlet eliyle düzenler. Bu açıdan Zoë ve Bios ayrışması tartışmasının da otorite ve devletten başlaması gerekiyor. Foucault buna biyosiyasallaşma demektedir.

Homo Sacer’ler ve tüm Josef K’lar Nazi kamplarındaki insanlar gibi öldürülebilirler ama kurban edilemezler. Çünkü onlar tanrılara kurban edilemeyecek kadar lekelidirler. Bu kişilerin kurban edilmesine izin verilmez ama bu kişileri öldürenler cinayet işlemiş de sayılmazlar.

Modern toplum büyük suç ve günahtan ötürü Homo Sacer’i Ismail örneğinde olduğu şekliyle zaten kurban etmiyor. Onu toplumdan dışlayarak, toplumun ontolojisi bağlamında yok sayarak ya da erk labirentlerinde küçük bir sineğe çevirip atomize ederek cezalandırıyor. Sürecin içinde şeyleşmiş bir varlık olan Josef K, modern devletin devasa ölçek kazanmış kurumları karşısında iktidar ağına takılıp atomize edilmiş bir varlıktır.

Özne, akıl-beden, maddi-manevi, rasyonel-absürt, apriori-posteriori, usla algılanan-hissedilen, evrensel-tikel, birey-kalabalık, özerk-ilişkisel, statik-değişken, aşkın-içkin, ölümsüz-ölümlü, uygar-ilkel, insan-hayvan, anavatan-yabancı, saf-lekeli, nüfuz edilebilen (geçirgen) – yalıtılmış, kutsal-kutsallığı bozulmuş gibi bir dizi kavramsal zıtlık etrafına kurulu ilişkiler içinde (üstelik bu dualitelerin toplumsal cinsiyetli olduğu gözden kaçmamaktadır) atomize edilmektedir. Bu ikiliklerin hiyerarşik oluşları ve kavramsal zıtlık üzerinden tanımlanmaları onları ötekileştirici kılıyor. İkiliklerin yapı sökümüne uğratılması ancak Dava’nın baştan reddiyle mümkündü. Çünkü Dava, tüm ikili yapıyı alttan destekleyen temel patriyarkal fikir tarafından inşa edilmiş, devasa bürokratik labirentin minderi içinde güreşmeye çekilen öznenin davasıdır.
Bürokratik oligarşinin köhne patriyarkal narsisizmi, kendinden farklı olan herhangi bir şeyle yalnızca bir ters ayna ilişkisi kurulmasına müsamaha eder. Tartışmanın bu patriyarkal erk boyutu politik bir kategori olarak ortaya çıkmakta. Oysa çalılıktaki en dikenli çalı bence felsefi kategori olarak ortaya çıkması gereken boyutu, Josef K’nın Dava’daki söylemsel inşâsı sürecidir. Aslında söylemsel olarak inşa edilen şey Josef K’dan çok onun maddi gerçekliğidir. Onun periferide otonom bir özne olarak var olma sürecinin kesintiye uğratılıp iktidar merkezinin tam da içine çekilmesidir.
Erk ilişkileri içine çekilen özne, dilin sürgit tekrarlanan, parçalanan ve çeşitli silsileler şeklinde bir araya getirilen kavram, imaj, metafor ve göstergeleriyle boğularak kendi gerçekliğine yabancılaştırılır. Dava Derrida’vari, metnin dışında hiçbir şey yoktur savının neredeyse somutluk kazanmış halidir. Dava’da bükülmüş bir dil ile kurulan gerçeklik, var olan her şey, diğer şeylerle ilişki ağları içinde neoliberal-kapitalist-patriyarkal bir kuşatmaya dönüşür.
Homo Sacer narsist nevrotik tanrılar için yaşayan bir haz nesnesi olarak varlığını sürdürüyor. Onun günahkarlığı ve lekeli olması bir ahlâksızlaştırma ve itibarsızlaştırma eylemidir. Bu ahlâksızlaştırma etiğin reddinden çok, toplumsal olarak belirlenmiş, uzlaşılmış olanın dışına çıkma cesaretini göstermeyen, dural, statik bireyin tutumuna gönderme yapan bir şeydir.

Oysa günah ve suç töhmeti altında lekeli olarak kodlanmış biri için hareket hareketsizlikten iyidir. Çünkü hareketsiz duran kişi, hep bir terazi kefesinde büyük olasılıkla sadece günahlarıyla tartılandır.

Dostoyevski’nin imgesel büyük Bay Golyadkin’i de toplum tarafından reddedilmiş bir protagonisttir. Simgesel düzenin küçük Bay Golyadkin’i olarak yaşamaya mahküm edilmiştir. Josef K. ve tüm Homo Sacer’ler simgesel (toplumsal) düzenin küçük Bay Golyadkin’leri konumundadır. Çünkü boğazına kadar gösterene batmış bir sistem ancak gösterilenin daimi geri çekilişiyle işler.

Üstelik her kendiliğin diğer sosyal statülerle bir arada yürütülebilecek kaç olası konumu olabilir ki? Toplumsal hiyerarşinin hepimize kazandırdığı simgesel kimliklerin sahteliği Dostoyevski’nin maske takan kahramanlarında ete kemiğe bürünür. Zira toplumun simgeselliğinin yarattığı gerçeklikte sadece küçük Bay Golyadkin’e yer vardır. Dava’da diğer imgesel düzen, toplumun değer yargılarını rededen toplumsal Öteki kilit altına alınarak tahrip edilmiştir.

Egomuz ötekinden bize yansıyan imgelerin oluşturduğu, içinde yabancılaşarak bölündüğümüz derin bir yapı. Bu yüzden hepimiz için olduğu gibi Dostoyevski’nin büyük Bay Golyadkin’leri için de maskesiz yaşamak mümkün olmamaktadır.

Homo Sacer küçük Bay Golyadkin’e dönüşme süreçlerinde kutsallığını yitirmiştir ama büyük Bay Golyadkin kavramsallaştırmasındaki kutsallığını tam bu noktada kazanır. Bu bağlamda günümüz modern insanı, egemenin demirden de sert yasası uyarınca inşa edilmiş çıplak hayatın kutsal insanının (homo natura) çağcıl muadiline gelmiş durumdadır.

Modern toplum, içinde bolca Homo Sacer ve Josef K. kampları barındırıyor. Hepimiz potansiyel olarak aslında birer Josef K. ve Homo Sacer’iz. Farkındalığın suç, yaşamanın ceza, ölümünse mükafat olduğu bir dünyada hepimiz sanık konumundayız. Dünya hapishanesinde mahpus, her birimiz her an bir yerlerde, bir mahkeme salonunda, yargıç, tanık veya sanığız. Ve kapitalist ahlâkın yoldan çıkardığı yargıçlardan, adil kararlar dileniyoruz.

Mahkeme salonu bu insan merkezliliğin mikro hapishanesi olarak belirir. Çünkü bir yandan insanın olasılıkla kapatılma ve yargılanma mekânı haline gelirken, bir yandan da Josef K’lar kural ve yasa koyuucunun iktidar alanının kenarlarına sürülerek, periferide oluşturmalarına izin verilen gettolarda onlara bir özerklik ve özgürlük yanılsaması bağışlanır. Oysa postkapitalizmin mega şehirleri birlikte yaşamaya ve olmaya izin vermeyecek ölçüde fazlasıyla teknolojik, otoriter ve hazcı mekânlardır. Periferide yaşayan insanlar ile ormanlara sürülmüş binlerce Samsa’nın, John Berger’e başvurarak belirtirsek, Homo Sacer’lerle hapishane arkadaşı olması kaçınılmazdır.
Kafka’nın yapıtlarında erkin muadili olarak başka başka şekillerde yer alan, kendisine yaklaşılamayan ezici baba figürü, yargılandığımız Dava’larda yasakoyucu olarak karşımıza dikiliyor. Dava’da hüküm beklentisini kanıksadık. Beni yargılayın da artık rahat edeyim, diye cellatlarımıza yalvarır hâle geldik.

Çoğumuz lekeliler arasında daha uslu olduğu için zaman zaman başı okşanan, sisteme entegre olabildiği oranda sırtı sıvazlanan, tecrit edilmemiş gibi hissettirilerek kendisine özgürlük ve mutluluk yanılsaması bahşedilmiş, suçlu olduğu algısıyla yargılanmış ve savunma pozisyonlarına itilmiş Homo Sacer’ler ile Josef K’larız. Josef K.’lar ile Homo Sacer’ler iktidarın devamlılığını sağlayan kurucu mitlerden sadece ikisi. Hatta aşırı bir savla, bu tipolojinin onayı ve rızası olmadan Nazi kampları kurulamazdı.

İngiliz gazeteci ve yazar Johann Hari, modern hayatın insanı yalnızlaştırdığını bu yalnızlık hissiyatının da bireye depresyon ve kaygı olarak geri döndüğünü söyler. Hari, bu ruh halinden çıkabilmek için toplumla yeniden bir bağ kurulması gerektiğini, çünkü birbirimize ihtiyacımız olduğunu belirtir. Hari’deki bu iyimserliğe asla katılmıyorum. Öznenin sosyolojik evriminde kaybettiği ontolojik saflığına yeniden kavuşması, olası kurtarıcılardan kendini kurtarmasıyla mümkün. Kanserli hücrelerinden temizlemesi, toplumsal sözleşme akdini tek taraflı fesh etmesiyle mümkün. Bu sosyolojik lanetin ardıl etkileri nice tuzaklarla doludur. Etienne Balibar diyordu: “Evrensel ve toplumsal olan bir araya toplamaz, böler.”

Öznenin bu kalabalıklar ve gürültü içinde sesi kısılmıştır. Bağırsa bile sesini duyurabileceği bir dili yok. Ya da ona bahşedilmiş küçük bir dili var; biraz çalışacak ve satın alacak kadar küçük bir dil.

Derrida, “Hukuk kendini korumayarak kendisini korur. Hukuk kapı hep açık olduğu (hukuk kapısı) ve hiçbir şeyden dolayı açık olmadığı için hiçbir şeyi korumayan bir kapı tarafından korunandır” der. Bu tanım bana Kafka’nın Kanun Önünde hikâyesini anımsattı. Belki bu tanım bu hikâyeye yapılan bir atıftır.

Gerek Derrida gerekse Kafka, normların insanı belli kurallara tabi tutup ceza mekanizmasını işlettiğini ya da olmazsa kuralların dışına iterek bir yaptırıma tabi kıldığını, kısacası onu kuraldışılayarak yasaya tabi kılındığına vurgu yaparlar. Böylece insan hukuk dışı kılınarak hukuk içine alınmış olmaktadır. Burada dışlayıcı bir içselleştirme söz konusudur. Bu ise kuralın dışına çıkmaya dair bir kuralı ortaya koyacak kuralsız egemeni doğurur. Bu kuralsız egemenin kadim muadili tanrı çağcıl olanı ise devlettir. İnsan kurgulanan çıplak hayata ve bu hayat içindeki kuralsızlığa tabi kılınarak siyasallaştırılır.

Kural koyucunun yarattığı düzen bir çıplak hayat düzenidir. Bu hayatta varlığını sürdürenler kuralların dışına atılarak kapsam alanına dahil edilirler. Çıplak hayatın içindeki bu insan türünün öldürülmesi hiçbir yaptırıma tabi olmamakla birlikte artık kutsallığını da yitirmiş bir edimdir.

Bununla amaçlanan şey, bir çıplak hayat alanı (belirli bir belirsizlik alanı) yaratmaktır. Kapıyı herkes için açık bırakmak ama kimseyi içeri almamak. Mahkemenin kapısını sadece erkin suçlu olarak damgaladıkları için açık bırakıp aslında herkese açık olduğu algısını baştan mahküm edilmiş olana yedirmek. Böylelikle belirsizliğin ve kuraldışılığın kural olduğu alanın güncelliğinin ve işlevselliğinin korunması, keyfiyetin akışkanlığının sağlanması amaçlanmaktadır.

Freud, yas sürecinin başarılı bir şekilde sonlanabilmesi için kayıp nesnenin yerine bir başkasının koyulması gerektiğini öne sürer. Samuel Butler, sevdiğimiz insanları kaybettiğimizde ya da bir mekândan yoksun kaldığımızda yaşadığımız üzüntünün geçici olduğunu, yasın nihayete ereceğini ve önceki düzenin yeniden kurulabileceği görüşündedir. Homo Sacer uzun bir süredir sosyolojik yas tutuyor, ya da tuttuğunu düşünüyor. Homo Sacer için düzen kuşkusuz yeniden kuruldu. Ancak özne yas sürecinde kayıpla yüzleşmekten ısrarla kaçınmayı sürdürüyor. Çünkü kayıp nesnenin yerine bir küçük Bay Golyadkin konulmuştur. Bu ikâme kendilik bilincini tahrip ederken yasın adamakıllı tutulmasını olanaksız hale getirmiştir.

Josef K. muhtemelen topluma adanacak bir hayatı olsun diye orta sınıf bir ailede doğmuştu. Kişisel hikâyesinin etrafındakilerin hikâyeleriyle uyumlu olduğu sürece anlam kazandığı algısı ona yedirildi. Mutluluğa dair hedefleri orta sınıfın ortalama beklentileriyle ve kamusal olanla örtüşüyordu. Josef K. yargılanmayı kabullenmekle küçük burjuva konformizmine mesafe aldığı izlenimi verse de, aslında davayı kabul etmekle korkakça konformist bir tutum sergilediğinin farkında değildir.

Yarattığımız dinler, insan hakları, para, kapitalizm ve mitler sayesinde büyük ölçekli işbirlikleri oluşturyoruz. İnsan, yaşama atfedilen herhangi bir anlamın sadece sanrıdan ibaret olduğunu unutup bu mitlerle distopik bir dünyayı yönettiğini düşünüyor. Özne, cinselliğin, bedenin, duygulanımların, güncel politikaların, alt kültürlerin ve militarizmin queer perspektifle sorgulandığı, ikiliğe sıkışmış siyasi atmosfer içindeki alternatiflerin özgürlük olarak sunulduğu yanılsamalı bir mekanla oyalanmaktadır.

O halde dünyayı nasıl değiştirmeli? Yanıt aslında zevk verici: Sahici ve mutlu olmayı temel ilke olarak benimseyip hakikatten yara almayı kabul ederek.

Alain Badiou, Gerçek Mutluluğun Metafiziği’nde şöyle diyordu: “Bizler bütün evrenin ancak çok küçük bir bölümünü, önemsiz bir parçasını oluştururuz. Ebedi mutluluğun hiç bilinmeyen tamamen farklı biçimleriyle karşılarız umuduyla distopik bir yere çevirdiğimiz zavallı dünyamızın ötesinde yaşam belirtileri arıyoruz.”

Mutluluk her bir kişinin tatminine ilişkin bir olanak değildir. Mutluluk herkesin tatmin olduğu iyi bir topluma dair soyut bir fikir de değildir. Mutluluk, zorlu bir görevin öznelliğidir. Bir olayın sonuçlarıyla baş etmek, dünyamızdaki yavan ve kasvetli varoluşun altında, olumlayıcı gerçek -ki bu dünyanın yasası bu olumlayıcı gerçeğin gizli olumsuzlanmasıdır- tarafından sunulan aydınlık olanakları keşfetmektir. Mutluluk, dünyanın bakış açısından, imkânsız olan bir şeyin güçlü ve yaratıcı varoluşundan zevk almaktır.

Bu distopik dünyayı değiştirmenin bir yolu da kendi küçük krallıklarımızı anlamlı kılarak, hikayemizin istikametini hep evimize, sevdiklerimizin yanına doğru kırmaktır. Bu bir seçimdir, belki de hayatlarımızın en hakiki ve sahici seçimi. Arthur Rimbaud: “Hakiki yaşam yoktur” der. Benim bu karamsar söylemde olumlamaya çalıştığım şey, hakiki yaşamın mevcut olmasına karar verecek olanın ancak bu yeni mutluluğu seçip bedelini ödemeye hazır olan kişi olduğu gerçeğidir.

Ütopya bu açıdan uygarlığın simgesel düzeninde tek başına yarık oluşturabilecek en sahici ve mutlak talep olarak kendini dayatıyor. Ütopyanın utancın akışkanlığını kesen ama utanmayı (sorumluluk duygusunun yol açtığı mahcubiyet anlamında utanmayı) kalıcı kılan bir özelliği var. Çünkü Josef K.’nın bir köpek gibi öldürülmesiyle, “utanç sanki, ondan sonra da hayatta kalmayı sürdürür”.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here