Kategori: İnceleme

Esrarlı bir uğursuzluk belirtisi: Maça Kızı

Boşaldı dünya… Şimdi beni Alıp da nereye götürsün okyanus? Yeryüzü yazgısı aynı her yerde, Nerede birazcık iyilik varsa Ya aydınlanma, ya tiran tetikte (Puşkin – Denize) Maça kızı deyince aklınıza ne geliyor? “Aman canım sen de sorduğun şeye bak! İskambil destesindeki kartlardan biri işte!” dediğinizi duyar gibiyim. Evet, haklısınız aslında. İlk başta herkesin aklına bu

okumak için tıklayınız

Antigone’ye Giriş: Sabahattin Ali

Antigone trajedisi Sofokles’in elde mevcut yedi dramının en eskisi olarak kabul edilmektedir. İlk defa, İsa’dan evvel 442 senesinde oynanmıştır. 123 tane tiyatro eseri yazmış ve bunlardan 24 tanesi ile birincilik almış olan Sofokles, bu eserinde tamamile olgun bir sanatkâr görünmektedir. Antigone, Oedipus faciasının bir devamıdır: Oedipus, babası Laios’u bilmeden öldürmüş, Thebai’yi ejderhadan kurtarmış ve şehre hükümdar

okumak için tıklayınız

Orhan Veli öldüğünde cebinden çıkan şiir

Sabahattin Eyuboğlu, Orhan Veli’nin ölümünden yaklaşık bir ay sonra Nahit Hanım’a yazdığı mektuptan üzerinden çıkan şiirin “Gelirli Şiir” olduğunu öğreniyoruz. Mektupta ilgili bölüm şöyle: “Cebinden otuz kuruş ile birlikte yalnız Gelirli Şiir çıkmıştı. Hani şu İstanbul’dan ayva da gelir, nar gelir.. Biliyorsunuz.” (Bir Roman Kahramanı Orhan Veli, Haluk Oral, YKY, 270.sayfa) GELİRLİ ŞİİR İstanbul’dan ayva

okumak için tıklayınız

Uyuşukluk evrensel bir olgudur; çeşitli şekillerde ifade edilir ve çok çeşitli nedenlerle oluşur, ancak her yerde şu korkunç soru önemli bir rol oynamaktadır: Neden yaşamalı? Niçin çalışmalı?

Pisarev: “Gonçarov’un romanında tasarladığı düşünce, der, her yaştan insana ve millete aittir, ama zamanımızda da Rus toplumu için özel bir anlama sahiptir. Yazar, insan üzerinde zihinsel bir uyuşukluk yaratan, tüm gücüyle ve yavaş yavaş insanları kontrol altına alan, tüm iyi insanları felç edercesine etkisi altına alan ve mantıklı hareketleri duyguları tek başına kuşatan hissin yıkıcı

okumak için tıklayınız

İnsanların gürültücü ve can sıkıcı konuşmalarını durdurun ve onlara şöyle deyin

Bu insanların gürültücü ve can sıkıcı konuşmalarını durdurun ve onlara şöyle deyin: “Hiçbir şeyin iyi olmadığını söyleyip duruyorsunuz, o halde ne yapmak gerekir?” Ama onlar bilmezler. Onlara en basit yöntemleri sunduğunuzda şöyle diyecekler: “Evet ama nasıl bunlar bu kadar ani oldu.” Kesinlikle böyle söyleyecekler, çünkü Oblomovgiller başka türlü cevap veremez. Onlarla konuşmaya devam edin ve

okumak için tıklayınız

Erkek şovenizmi ile savaş arasındaki ilişkiyi anlamanın en iyi yolu kadın cinsini hor gören ilkel askersel özel bir grubun yaşam biçimlerini incelemektir.

Yabanıl Erkek Kız çocuklarının öldürülmesi erkek egemenliğinin açık belirtilerinden birisidir. Sanırım erkek egemenliğinin öteki belirtilerinin köklerinin de silahlı çatışmanın ivedi pratik gereksinmelerine dayandığı gösterilebilir. İnsanların cinsel hiyerarşilerini açıklamak üzere biz gene değişmez içgüdüleri vurgulayan kuramlarla yaşam biçimlerinin değişken pratik ve dünyasal koşullara göre uyarlanabilirliğini vurgulayan kuramlar arasında bir seçim yapmak zorundayız. Benim eğilimim kadın özgürlüğü

okumak için tıklayınız

Yabancıl özlemler yeterince gerçektirler, ama bunlar savaşların nedenleri değil sonuçlarıdır.

Maring’ler gibi dağınık ilkel kabileler tarafından açılan savaşlar insansal yaşam biçimlerinin temelindeki sağduyu konusunda kuşkular yaratmaktadır. Çağdaş ulus-devletler savaşa gittiklerinde çoğu kez olayın gerçek nedeni üzerinde epey kafa yorarız, ama içinden seçim yapacağımız makul alternatif açıklamaların eksikliğini çekmemiz seyrek olur. Tarih kitapları savaşçıların tecim yolları, doğal kaynaklar, ucuz işgücü, ya da kitlesel pazarlar üzerinde egemenlik

okumak için tıklayınız

Hindular ineklere büyük saygı duyarlar çünkü inekler canlı olan her şeyin simgesidirler

Ana İnek Ben her ne zaman yaşam biçimleriyle ilgili kılgısal ve dünyasal faktörlerin etkisine ilişkin tartışmalara girsem, birisi mutlaka diyecektir ki, “Peki ama Hindistan’daki aç köylülerin yemeyi reddettikleri o ineklere ne demeli?” Büyük besili bir ineğin yanıbaşında yırtık pırtık giysileri içinde açlıkla boğuşan bir çiftçi tablosu Batılı gözlemcilere güven yenileyen bir gizem duygusu verir. Bu

okumak için tıklayınız

Yaralarım Benden Önce de Vardı… Ulus Baker

Metafiziği altetmek, demişti Heidegger, imkânsız! O, basit bir felsefi eğitim yöntemi değildir. Sanki birilerinin fikrini, kanaatini reddediyormuş gibi onu silip atamazsınız. Nietzsche’nin “hakikat sorunu” konusunda vurguladığı gibi, Dünya’nın Batısında yaşayan bir insan türü “metafizik” olmadan değil düşünmek, yaşayamaz bile. Bilginin “bir şeyleri bilmesi” modern metafizik varlıkbiliminin temelini atan Descartes’tan beri, Batı düşüncesinde neredeyse Varlığın tanımının

okumak için tıklayınız

Efsun Elif Bostancı: Yürek burkarken umut aşılayan, zihnime mıhlanan muhteşem Tereza!

Ah Tereza ! Yürek burkarken umut aşılayan, zihnime mıhlanan muhteşem Tereza! Çok büyük acı, hüzün, çok fazla tecrübe ve inanılmaz bir direngenlik hikayesi. Hem beni yerle bir etti hem umutlarımı göklere çıkardı, tezatlar abidesi. 12 yaşında öz teyzesi tarafınfan sapık bir kadın tacirine satılan Tereza’nın gülen yüzü birden solar. Büyük bir karanlığın içinde yolunu bulmaya

okumak için tıklayınız

Tüm çocukluk masallarımız kadınların ev içi mekânları üzerine kuruludur.

Tüm çocukluk masallarımız kadınların ev içi mekânları üzerine kuruludur. Bu bazen Pamuk Prenses’in mutluluğu yakaladığı bir kulübedir. Bazen Külkedisi’nin prensese dönüştüğü mutfak… Bazen de Rapunzel’in kapatıldığı kule! Hepsinin de ortak noktası, yarı aç yatılan kulübeden ve mutfaktan kurtaran, dışardaki yaşamdan haberdar olmanın özgürlüğünü sağlayacak “beyaz atlı prens”tir. Genellikle tüm çocuklar, kız-erkek demeden bu masalların büyüsüyle

okumak için tıklayınız

Locarno Dilencesi hakkında – Efsun Elif Bostancı

Hayran kaldığım bir eser, klasikler içinde ama çağının çok ötesinde, her öykü muhteşemdi. Hem klasik hem farklı. Yazar Alman edebiyatının temel taşlarından, kitaptaki öyküler de insanın yüzüne tokat gibi çarpıyor. En ilgimi çeken Şili’den Haiti’ye kadar çok farklı coğrafyalarda geçen öykülerle karşımıza çıkıyor yazar. Öyküler konu bakımından zengin, yarattığı karakterler güçlü ve çarpıcı. Dönemini de

okumak için tıklayınız

Eşyaların Patriyarkası / Dünya Kadınlara Neden Uymaz? – Rebekka Endler

“Tasarım, bizim fikirlerimize verdiğimiz biçimdir. İnsan yapımı olan her şey tasarlanmıştır. Hem maddi dünyanın eşyalarını -arabalar, seks oyuncakları, matkaplar, bisikletler, kıyafetler gibi- hem de sosyal tasarım gibi -kamusal alan, şehir planlaması, ayrıca dil, yasalar ve politika- maddi olmayan şeyleri içerir. […] Bu kitap, dünyanın neden şu anda olduğu gibi olduğu ve neden pek çok insana

okumak için tıklayınız

Osmanlı‘dan Erken Cumhuriyet‘e / Hayvan Katliamları ve Himaye / Kediler, Köpekler, Kargalar – Ömer Obuz

Daha çok Ortaçağ Avrupası, kediler ve veba özelinde akla gelse de, tarihin belli dönemlerinde kedi ve köpekler başta olmak üzere birçok hayvan katliamı oldu ve bu katliamlar insan-hayvan ilişkisinin ne derece katılaşabileceğini gösterdi. Ömer Obuz, Osmanlı’dan Erken Cumhuriyet’e Hayvan Katliamları ve Himaye: Kediler, Köpekler, Kargalar adlı kitabında, II. Mahmud döneminden erken Cumhuriyet dönemine kadar ele

okumak için tıklayınız

Teorinin Cini / Edebiyat ve Sağduyu – Antoine Compagnon

Bir metni edebi metin yapan nedir? Eserin anlamı yazarın tekelinde midir? Kurmaca gerçekliği taklit mi eder? Okurun metinde yeri var mıdır? Üslubu meydana getiren nedir? Bir eseri anlamak için muhakkak yazıldığı bağlamı bilmek mi gerekir? Evrensel edebi değerler var mıdır? Teorinin Cini bu kilit sorular etrafına kurulmuş bir kitap. Amacı modern edebiyat teorisinin, özellikle de

okumak için tıklayınız

Çalınan Dikkat / Neden Odaklanamıyoruz? Johann Hari

Gazeteci-yazar Johann Hari, son yıllarda bir şeylere odaklanmakta ne kadar zorlandığını fark ettiğinde suçu önce kendisinde aramış. Ama sonra aslında çoğu insanın aynı sorundan muzdarip olduğunu görmüş. Böylece meseleyi araştırmaya, uzmanlarla görüşmeye başladığında çok daha derin ve kapsamlı nedenlerin söz konusu olduğunu keşfetmiş. Çalınan Dikkat’te Hari bu nedenleri detaylarıyla ele almanın yanı sıra, dikkatimizi geri

okumak için tıklayınız

Sait Faik’in Dünyası – Afşar Timuçin

Edebiyatımızın yapı taşlarını düşündüğümüzde ilk akla gelen kişilerden biri de Sait Faik’dir. Öykü sanatının bu büyük ustası gerçek bir insancı ve kılı kırk yaran bir gözlemci olarak bu ülke insanının yaşam değerlerini her yönüyle tartışmış bir düşünürdür. Onun öykülerinde özellikle İkinci Dünya Savaşı’yla gelen sıkıntıların yansılarını buluruz. Sait Faik gerçek bir İstanbul insanıdır. Onun İstanbul’u

okumak için tıklayınız

Gülmeye ve Deliliğe Dair – Hippokrates. ‘Statükocu çizgiyi aşma cesaretini ve bilgeliğini gösterme üzerine’

Hippokrates’ın (Hipokrat) ‘Gülmeye ve Deliliğe Dair’i, ancak delilik ile akılı ayıran çizginin, toplumun genel geçer yargılarının sınırında yer aldığını bilen biri tarafından yazılabilir. Çizginin öteki tarafına geçene deli sıfatını takarak acımak, aslında çoğunluğun kendi varoluş biçimini aklamasından başka birşey değildir. Ama çizgiyi aşma cesaretini ve bilgeliğini gösterebilen de, ciddiyet sayılarının komiğini ortaya koyabilme özgürlüğünü kazanmaktadır.

okumak için tıklayınız

Dostoyevski: “Zorbalık karşısında duyarsız kalan bir toplum zehirlenmiş demektir”

“Kaplanlar gibi kana susamış insanlar var. Birisi; bir insan bedeni, eti ve ruhu üzerinde sınırsız hâkimiyet kurmaya görsün -ki aslında kendi de böyle bir insandır-, aslında Tanrı’nın sureti olan başka bir canlıyı yerin dibine batırma ve alçaltma hâkimiyetini ve özgürlüğünü ele geçirmeye görsün, bu kişi farkında olmadan kendi duyguları üzerindeki iktidarını yitirir.” Zorbalık, alışkanlık olmuştur.

okumak için tıklayınız

Sabahattin Ali’nin eserlerinde doktorlar ve hastaneler

DOKTORLAR VE HASTANELER Sabahattin Ali, doktorlarla hastaneler üstüne yazmaya 1940’tan sonra başlamıştır. Ancak 1942’de “Sulfata” hikayesini yazmış, 1945’te “Böbrek” hikayesini, 1947′ de “Cankurtaran” ile “Hakkımızı Yedirmeyiz”i ve “Dekolman”ı kaleme almıştır. Sonra, bunlardan birinciyi Yeni Dünya’ya, geri kalan dördünü de Sırça Köşk’e koymuştur. “Sulfata”, karısı sıtmaya yakalanmış bir köylünün başından geçen acıklı, gülünçlü olayların hikayesidir. (Bu bakımdan, adı

okumak için tıklayınız