Çalınan Dikkat / Neden Odaklanamıyoruz? Johann Hari

Gazeteci-yazar Johann Hari, son yıllarda bir şeylere odaklanmakta ne kadar zorlandığını fark ettiğinde suçu önce kendisinde aramış. Ama sonra aslında çoğu insanın aynı sorundan muzdarip olduğunu görmüş. Böylece meseleyi araştırmaya, uzmanlarla görüşmeye başladığında çok daha derin ve kapsamlı nedenlerin söz konusu olduğunu keşfetmiş. Çalınan Dikkat’te Hari bu nedenleri detaylarıyla ele almanın yanı sıra, dikkatimizi geri kazanmanın yollarına kafa yoruyor.

Bireysel çabaların, yani sırf kendi hayatlarımızda birtakım değişiklikler yaparak sorunu çözmeye çalışmanın ancak bir yere kadar etkili olabileceğini vurgulayan Hari, “dikkatimizi bizden çalan kuvvetlerle kolektif olarak yüzleşip onları değişime zorlamamız gerektiğini” belirtiyor. Bunun ise acil bir mesele olduğunu, çünkü dikkati dağılmış bir toplumun, önündeki en önemli sorunlara bile odaklanamayacağını ve çözüm üretemeyeceğini söylüyor.

“Böyle az uyuyup çok çalışan, üç dakikada bir faaliyet değiştiren, zaaflarımızı öğrenip manipüle etmek için tasarlanmış sosyal medya siteleri tarafından takip edilip gözlemlenen, stres fazlalığından aşırı tetikte yaşayan, enerjinin sıçrayıp çakılmasına yol açan bir şekilde beslenen, her gün beyne zarar veren toksinlerle dolu bir kimyasal çorbası soluyan bir toplum olmaya devam ettiğimiz takdirde – ciddi dikkat sorunları yaşayan bir toplum olmaya da devam edeceğiz, evet. Ama bunun bir alternatifi var. Örgütlenip karşı koymak – dikkatimizi ateşe veren kuvvetlerle mücadele edip yerlerine iyileşmemize yardımcı olacak kuvvetler geçirmek.”


OKUMA PARÇASI
Giriş, Memphis’te Yürürken, s. 11-12

Dokuz yaşındayken vaftiz oğlumda kısa ama feci şiddetli bir Elvis Presley saplantısı gelişmişti. Kral gibi mırıltılarla kalça sallayarak avaz avaz “Jailhouse Rock” şarkısını söylüyordu. Bu tarzın alay konusu haline geldiğini bilmediği için, havalı olduğunu zanneden bir çocuğun yürek ısıtan içtenliğiyle yapıyordu bunu. Şarkıya tekrar başlamadan önceki kısa aralarda Elvis hakkında her şeyi öğrenmek istiyor (“Her şeyi! Her şeyi!”), ben de o heyecan verici, üzücü, aptalca hikâyeyi anahatlarıyla bir çırpıda anlatıyordum.

Mississippi’nin en yoksul kasabalarından birinde doğmuş Elvis, çok çok uzak bir yerde, diyordum. Birlikte dünyaya geldiği ikiz kardeşi birkaç dakika sonra ölmüş. Büyürken annesi ona, her gece aya şarkı söylerse kardeşinin onu duyacağını söylemiş; o da öyle yapmış. Tam televizyonun patladığı dönemde sahneye çıkmaya başladığı için, daha önce kimsenin yakalayamadığı bir üne kavuşmuş birdenbire. Gittiği her yerde insanların çığlıklarıyla karşılaştıkça dünyası bir çığlık odası haline gelmiş. Bunun üzerine kendi inşa ettiği bir kozaya çekilip kaybettiği özgürlüğün ikamesi niyetine sahip olduklarının tadını çıkarmaya başlamış. Annesi için bir malikâne satın alıp adını Graceland koymuş.

Hikâyenin kalan kısmını hızla geçiyordum – bağımlılık, Vegas’ ta sahnede vıcık vıcık terleyerek, yüzünü çarpıtarak mütemadiyen saçmalaması, kırk iki yaşında ölümü. Adam diye anacağım vaftiz oğlum (kimliğini saklı tutmak için bazı ayrıntıları değiştirdim) ne zaman hikâyenin sonunu soracak olsa, birlikte “Blue Moon” şarkısını söylemeye koyuluyorduk. “Tek başıma dururken gördün beni,” diyordu incecik sesiyle Adam, “yüreğimde tek bir düşten bile yoksun. Bana ait bir sevgiden yoksun”.

Bir gün bana gayet ciddi gözlerle bakıp, “Johann, beni bir gün Graceland’e götürür müsün?” diye sordu Adam. Hiç düşünmeden olur dedim. “Söz mü? Söz mü?” Söz, dedim. O ânı daha sonra hiç düşünmedim – ta ki her şey sarpa sarıncaya kadar.

On yıl sonrasına geldiğimizde Adam yolunu kaybetmişti. On beş yaşındayken okulu bırakmıştı, uyanık olduğu saatlerin –hiç abartmıyorum– neredeyse tamamını boş gözlerle baktığı ekranların karşısında geçiriyordu: Whatsapp ve Facebook mesajlarının kesintisizce akıp durduğu telefonunun, YouTube ve porno videolarının birbirine karıştığı iPad’inin karşısında. “Viva Las Vegas” şarkısını söyleyen o neşeli ufaklığın izlerini gördüğüm anlar oluyordu, ama küçük küçük, kopuk kopuk parçalara ayrılmıştı sanki o çocuk. Belli bir konu hakkında en fazla birkaç dakika sohbet ettikten sonra kafasını ekranlardan birine çeviriveriyor ya da başka bir konuya geçiveriyordu. Snapchat hızında, durağan ya da ciddi bir şeyin ona dokunamayacağı hızda uçuyor gibiydi. Akıllı, efendi, nazik bir delikanlıydı – ama zihninde hiçbir şey tutunamıyor gibiydi.

Adam’ın büyüyüp erkek olduğu on yılda bu parçalanma bir ölçüde pek çoğumuzun başına geliyor gibiydi. Yirmi birinci yüzyıl başında hayatta olmak, dikkatimizi toplama –odaklanma– becerimizin çatlayıp kırılmasını beraberinde getiriyordu. Bunu kendimde de hissediyordum – satın aldığım yığınla kitaba göz ucuyla suçlu suçlu bakarken kendi kendime, son bir tweet daha, diyordum. Halen çok okuyordum, ama geçen her yılla birlikte, aşağı inen bir yürüyen merdivenden yukarı doğru koşuyormuş gibi hissediyordum. Kırk yaşımı yeni devirmiştim ve benim kuşaktan insanlarla ne zaman bir araya gelsek konsantrasyon kapasitemizin kaybolduğuna hayıflanıyorduk – bir gün denizde kaybolmuş, bir daha da gören olmamıştı sanki.


ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER
Bahar Çetiner, “Yaşamayı denedim ama dikkatim dağıldı”, edebiyathaber.net, 19 Aralık 2022

En son ne zaman bir işe gömülüp zamanın nasıl geçtiğini unuttunuz? Kendinizi akışa bırakıp yaptığınız işle hemhâl olmaktan ne zaman zevk aldınız? Son zamanlarda bu benim için imkânsız hâle geldi. Bilgisayarımın başına oturup çalışmaya başladığımda ya da elime bir kitap aldığımda sık sık telefonuma gelen bildirimlere, epostalarıma baktığımı fark ettim. Tam da böyle dikkatimin daldan dala konduğu bir anda, Metis Yayınları’ndan çıkan Çalınan Dikkat sosyal medyada karşıma çıktı.

İskoç asıllı gazeteci-yazar Johann Hari, düşündüğümüzden daha tehlikeli, manipülatif, zehirli bir sisteme karşı gözlerimizi açmaya çalışıyor. Bizi sürekli “meşgul edip” internette gezinmemizi sağlayan ve ne kadar çok vaktimizi çalarsa o kadar çok para kazanan manipülatif bir sistem. “Özgür olduğunuza, seçimler yaptığınıza, neye dikkat göstereceğinizi belirleyen karmaşık bir zihniniz olduğuna inanıyorsunuz ama bunlar hikâye.” Hepimiz like ve retweet bağımlısı hâle geldik. Johann Hari, telefonlarımıza her 24 saatte 2617 defa dokunduğumuzu söylüyor ve ekliyor: “Amaç insanlarda bir açlık yaratmak. Kullanıcıları kendinize mi bağlamak istiyorsunuz, delirtin onları.” İnsanların yaşam tarzlarını, neleri göreceklerini, neleri görmeyeceklerini şekillendiren bir sistemin içinde, iplerimizi kendi ellerimizle sahiplerimize teslim etmişiz.

Yazar, zihninin uyaranlarla kirletildiği bir hayatı yaşamayı reddederek, Amerika’da küçük bir kasaba olan Princetown’da üç aylığına dijital detoksa çıkar. Telefon ve bilgisayar bağımlılığından kurtulmak üzere akıllı telefonunu ve bilgisayarını bırakır, internete bağlanmayan eski bir telefon alır. Peki bu uzaklaşma işe yaramış mıdır? İlk zamanlar sosyal medya ve eposta bağımlılığından kurtulmak çok zor olsa da Johann Hari zamanla doğayla iç içe olmayı, yavaşlamayı, insanlarla yüz yüze sohbet edip bir şeyler paylaşmayı, doğada olmaktan ve hiçbir şey yapmamaktan keyif almayı öğrenir. Dijital dünyadan tamamen kopamasa da onu istediği şekilde kullanıyor ve kısıtlayabiliyordur.

Her an bir bildirim uyarısının geldiği, eposta kutumuza yeni bir iletinin düştüğü dikkati paramparça olmuş bu dünyada, irademize hâkim olmak mümkün mü? Telefonlarımıza bakmadan, küçük egolarımızı beslemeden durabilir miyiz?

“Dikkatinizin üstüne asit boşaltan bir sistemin içinde yaşıyorsunuz.”

Aslında bir işi yaparken bile yeterince kendimizi veremiyor, kısa videolar, moral bozucu tweetler, sahte haberler arasında oyalanarak bir ömrü tüketiyoruz. Sisteme sürekli enformasyon pompalanıyor, enformasyona boğuluyoruz, sahte haberler müthiş bir hızla yayılıyor. Neyin gerçek neyin yalan olduğunu anlayamaz olmuşuz çünkü algılarımızla oynuyorlar. Bu gerçeklikten kopuş ve öfke denizinde sürüklenirken, kendi hayatımızdan, kendi gerçekliğimizden giderek uzaklaşıyoruz. Değerli bir eser yaratmak istiyoruz belki ama önemsiz like ve retweet hedeflerine saplanıp kalıyor, dış dünyadan gelen sinyallere bağımlı hale geliyoruz. Sanki tüm dünya küçük egomuz etrafında dönüyor, bizi seviyor, bizi linç ediyor veya bizden bahsediyor gibi. Halbuki tüm bunlar doğanın umurunda değil ve okyanusta bir kum tanesinden farkımız yok.

Dikkatimizi çalan sadece dijital araçlar değil. Çalışma saatlerinin fazlalığı, uykusuzluk, çocukluk çağında istismar edilmek, çocukların oynayabilecekleri serbest alanların ve saatlerin olmaması, sürekli kısıtlanmaları ve uyarılmaları, evde ekran başında ve ödev yaparken geçirilen sürenin uzaması, yaratıcılıklarını körükleyecek, oyun kurmalarını sağlayacak bir eğitim sisteminin olmaması, test ve sınav odaklı öğrenme, kötü beslenme, işlenmiş, şekerli, boyalı gıdalara maruz kalma da bu etkenlerden bazıları.

Bu çılgın koşuşturma, baş döndüren hız ve durmaksızın uyarılmalardan kurtulmamızın tek çaresi yavaşlamak, derinleşmek. Derin düşünmemiz, derin ilişkiler kurmamız, yüzeysel olan her şeyden uzaklaşmamız, kendimizi akışa bırakmamız gerek: “Bir doruk ya da ütopya aramak değil, akışın içinde kalmak. Egonuz kaybolup gitmiş de yaptığınız şeyle birleşmişsiniz gibi. Hayatı yaşamaya değer kılan şeylere odaklanmamız gerekiyor.”


KÜNYE
Johann Hari
Çalınan Dikkat
Neden Odaklanamıyoruz?
Özgün adı: Stolen Focus
Why You Can’t Pay Attention
Çeviri: Barış Engin Aksoy
Yayıma Hazırlayan: Özde Duygu Gürkan
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Kasım 2022
Metis Yayınları


İÇİNDEKİLER
Giriş Memphis’te Yürürken

1 Birinci Neden: Hızın, Geçişlerin ve Süzme
Faaliyetinin Artışı

2 İkinci Neden: Akış Halinin Ketlenmesi

3 Üçüncü Neden: Fiziksel ve Zihinsel Bitkinliğin Artması

4 Dördüncü Neden: Uzun Süreli Okumanın Kaybolması

5 Beşinci Neden: “Zihin Gezinmesi”nin Aksaması

6 Altıncı Neden: Sizi Takip Edip Yönlendiren
Teknolojilerin Artışı (Birinci Bölüm)

7 Altıncı Neden: Sizi Takip Edip Yönlendiren
Teknolojilerin Artışı (İkinci Bölüm)

8 Yedinci Neden: Zalim İyimserliğin Artışı (ya da:
Bireysel Değişim Neden Önemli Bir Başlangıç
Ama Yeterli Değil)

9 Derinlikli Çözüme İlk Bakışlar

10 Sekizinci Neden: Stres Artışı ve Tetiklediği
Teyakkuz Hali

11 Hız ve Bitkinlik Artışını Tersine Çevirmenin
Yollarını Bulanlar

12 Dokuzuncu ve Onuncu Nedenler: Beslenme Düzeninin
Bozulması ve Kirliliğin Artması

13 On Birinci Neden: DEHB’nin Artışı ve Buna
Verdiğimiz Yanıt

14 On İkinci Neden: Çocuklarımızın Maruz Kaldığı
Fiziksel ve Psikolojik Kapatılma

Sonuç Dikkat İsyanı

Dikkat Becerisinin İyileştirilmesi İçin
Mücadele Veren Gruplar

Teşekkür

Notlar

Dizin

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here