Hayat – Engin Geçtan

Hayat, psikiyatrist Engin Geçtan?ın, uzun yıllardır sürdürdüğü klinik deneyimin ardından psikiyatriye, ülkemiz insanına ve bugün kaosun kenarında yaşanan süreçlere bakışını dile getirdiği bir çalışma. Özellikle büyük kent insanının günlük yaşamında hiç düşünmeden gerçekleştirdiği onlarca ayrıntıyı sade bir dille gözlemleyen Geçtan, bunların hayatımızda aslında ne büyük boşluklara karşılık gelebileceğini saptıyor.
Geçtan terapi deneyimlerinden örneklere de yer verdiği kitabında yabancılaşmadan kuantum kuramına, kaostan ?gölgeler?e kadar pek çok konuya değiniyor.

“Başlarken”, s. 5-6
Bu kitapta okuyacaklarınız, kendi akışında sürmekte olan bir yolculuğun şu sıralar gelinen yerinden bir şeyler anlatıp paylaşma ihtiyacından kaynaklandı. Geriye dönüp baktığımda, yola çıktığım yer ile vardığım yerin farklılığı önceleri bilinçli zihnime şaşırtıcı gelmişti, ama beni asıl şaşırtan, geçmişte, böyle bir yere doğru hareket etmeyi zaten beklemiş olduğumu fark etmek oldu.
Çoğumuz gibi geleneksel bilim çerçevesinde eğitilip şartlandırıldım, benden beklenenleri oldukça iyi bir şekilde yerine getirip, bana öğretilenlerin beni pek de ilgilendirmemesinin nedenlerini kendimde arayıp bir türlü bulamayarak. Sunulan bilgilerin yaşamdan kopuk olduğunu zaman zaman fark ettiğim halde, deneyimli insanların böyle düşünmediklerini gördükçe bu düşünceyi zihnimden uzak tutmaya çalıştım. Üstelik, daha sonraları, geleneksel bilim dünyasına doğrudan katılıp kendimi bilimciliğin biçimselliği içinde buldum. Ancak yine de bugün, bana uysun uymasın, yaşadığım her şeyin bana bir şey kattığına inanma eğilimindeyim.
Uzmanlık eğitimimi yabancı bir ülkede aldım. Orada yaşadıklarım ve öğrendiklerim bana çok şey kattı ve sanırım benden biraz bir şeyler de götürdü o sıralar, bunu çok sonraları fark ettim. Bugün, farklı dünyaların karşıtlıklarını yaşamış olmamın, sonradan kendi yolumu bulmamı kolaylaştırmış olduğuna inanıyorum. Hatta belki de zaman içinde, dünyanın neresine ait olduğumu ve olmak istediğimi anlamama da katkıda bulunarak. Psikiyatri söz konusu olduğunda, düşünce düzeyindeki bilgiyi daha çok dışarıdan aldım ve almaktayım, deneyimlerimi ise daha çok burada edindim ve edinmekteyim. Bu durumun bana bir bölünmüşlük yaşattığını sanmıyorum, çünkü günlük yaşamın bilimiyle uğraşan kişiler zaten kitap bilgisiyle gerçekten sahip olunan bilgi arasında sürekli bağ kurma durumundalar.
Bilemediğim bir zamandan bu yana psikiyatriyle aramda zaten bir mesafe yok gibi, bir süredir o artık benim yaptığım bir iş değil. Dolayısıyla neyi nereden edindiğimin de önemi yok. Yine de, yıllardır iç dünyalarını benimle paylaşan insanlar olmasaydı herhalde bu satırları yazıyor olamazdım diye düşünüyorum. Buna bir boyut daha eklendi son yıllarda. İlgilendiğim konuları pek konuşmamama rağmen, insanlar bana ne aradığımı biliyorlarmışçasına kitaplar önerdiler ya da armağan ettiler; nasıl bir sezgi gücüyle bu isabetli seçimleri gerçekleştirdikleri konusunda beni hayrete düşürerek. Hangi şekilde olursa olsun, insanların benimle, benim de onlarla paylaşımlarımızın sonucu edindiklerimin bugününü daha geniş bir kitleyle paylaşmak istedim ve bu kitapta yazılanları kaleme aldım.

Abdullah Tekin, ?Hayat?, Cumhuriyet Kitap, 5 Eylül 2002
Daha önce Kızarmış Palamutun Kokusu, Kimbilir, Dersaadet’te Dans ve Bir Günlük Yerim Kaldı, İster misiniz? kitaplarını yazan Engin Geçtan, uzmanlık eğitimini yurtdışında alan bir psikiyatris. Bu nedenle Geçtan, günümüzde “farklı dünyaların karşıtlıklarını yaşamış olmamın, sonradan kendi yolumu bulmamı kolaylaştırmış olduğuna inanıyorum” diyor. (s. 5) ve ekliyor “Yıllardır iç dünyalarını benimle paylaşan insanlar olmasaydı herhalde bu satırları yazıyor olamazdım.” (s. 6) İnsanların kendisiyle paylaştıklarını daha geniş kitlelere aktarmak istemesi, klinik çalışmalarını psikoterapist olarak sürdüren Geçtan’ın paylaşımcı yönünü ortaya çıkarır. Ne var ki konuştuğu kimselerle paylaştığı düşünceleri geniş kitlelere aktarma aşamasında daha özenli, daha seçici ve daha farklı bir yöntem uygulaması beklenirdi. Konuştuğu kişiler -mümkündür ki- aynı çizgide, aynı donanım ve düzeyde olabilirler. Ama geniş kitleler için aynı şeyleri söylememiz söz konusu olamaz elbette… Geniş kitlelere yönelirken daha özenli ve farklı olma yaklaşımı “popülist” bir edim olarak değerlendirilemez.
Bazı deyimleri, sözcükleri ve bazı kavramları dar ve özel çevreler, arkadaş veya meslektaş grupları kolay anlayabilirler. Ama bunu geniş kitlelerden bekleme hakkına sahip olamayız. Yok eğer geniş kitlelerden amacımız sınırlı sayıda anlayanlar ise ve Hoca Nasrettin örneği “Bilenler bilmeyenlere anlatsın” biçiminde bir yaklaşımımız olacaksa zaten sorun yok demektir. Öbür türlü “terapötik” sözcüğünün “tedavi eden, şifa veren veya dirilten” anlamına geldiği belirtilmeliydi. “Kartezyen” sözcüğünün “Descartes’ci, Descartes ve ondan yana olanların felsefesi” biçiminde bir açıklaması bile yok. Kaldı ki bu bile yetmez, “Hem bilimsel düşünceye hem de modern metafizik akımlara kaynaklık etmiş bir öğreti” diye açılım gerekir. Aynı yaklaşım “Determinizm” için de söz konusu “Gerekircilik” biçiminde bir karşılık yetmez. “Doğasal ve toplumsal bütün varlıklar arasındaki bağlılığın zorunluluğunu savunan öğretilerin genel adı” olarak bir açılım, bir tanımlama yapılmalıydı. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Yazılan ne bir ders kitabıdır ne de psikoloji, felsefe veya sosyoloji alanına yönelik özel bir çalışma… Böyle bakıldığında bu tür özel kavram ve sözcüklerin dipnotu olarak sayfa altlarında, yahut kitabın sonunda bir dizin olarak sunulması yararlı olurdu.

“Eşref saati”

Doğa, yaşam, zaman, iletişim ve uygarlık kavramlarına açılım getiren ve bunları hayatın etrafına yerleştirerek değerlendiren, irdeleyen Geçtan, oldukça zahmetli bir iş gerçekleştirmiş, emek verip çaba harcamıştır. Geçtan zaman kavramına büyük önem vererek “eşref saati” ile saatimizi ayarladığımız zaman arasındaki ayrıma dikkat çeker. Çünkü bu, “alaturka” toplumların “şark tevekkülüyle (= Her şeyi Tanrıya yöneltme Doğululuğu) Batılı toplumların uygarlığı arasındaki önemli ve temel ayrımlardan biridir.
Engin Geçtan’ın Hayat adlı çalışmasının “sonsöz” bölümünü hayat ve ölüm çizgisini aynı sıcaklıkla buluşturan bir Kızılderiliye bırakalım “Büyük ve eminim ki iyi beyaz şef toprağımızı almak istediğini söylemiş, ama bize üzerinde rahat rahat yaşayabileceğimiz kadar arazi bırakacakmış. Halkımız tüm ülkeyi kaplıyordu, tıpkı fırtınalı bir denizdeki dalgaların deniz tabanını kapladıkları gibi… Ama bu çok eskilerde kaldı, kabilelerin yüceliği neredeyse unutuldu bile. Bu zamansız yokoluşun yasını tutacak değilim. Ama umalım ki kızılderililer ile soluk benizli kardeşleri arasındaki düşmanlık artık dönmemecesine sona ermiş olsun. Bu düşmanlıktan hiçbirimiz bir şey kazanamayız, ancak kaybederiz. Sizin Tanrınız sizin halkınızı seviyor ve benimkinden nefret ediyor, güçlü kollarını beyaz adamın omuzuna atıyor ve bir babanın küçük oğluna yol gösteridği gibi yol gösteriyor ona. Ama kızılderili çocuklarını çoktan gözden çıkarmış durumda. Sizin insanlarınızı sürekli güçlendiriyor, yakında tüm ülkeye yayılacaklar. Benim halkımsa medcezir gibi çekiliyor ama geri dönmeyecek. Beyaz adamın Tanrısı kızılderili çocuklarını sevseydi, onları korurdu. Oysa kızılderililer kime başvuracağını bilmeyen yetimler gibi. Nasıl kardeş olabiliriz ki? Sizin ölüleriniz mezara girer girmez sizleri ve topraklarını sevmeyi bırakır. Yıldızların ötesine gidip unutulurlar ve hiç geri dönmezler. Bizim ölülerimizse onlara verilmiş bu güzel dünyayı hiç unutmazlar. Kıvrılan nehirlerini, yüce dağlarını ve zaptedilmiş vadilerini sevmeyi sürdürürler, yalnız bıraktıkları yaşayanları şefkatle özlerler ve sık sık onları avutmak üzere geri dönerler. Topraklarımızı alma teklifinizi düşüneceğiz ve karar verince size bildireceğiz. Ama kabul edecek olursak şu anda ve burada birinci şartımı belirtiyorum. Her arzu ettiğimizde atalarımızın ve arkadaşlarımızın mezarlarını rahatsız edilmeksizin ziyaret etme hakkı verilecek bize. Bu ülkenin her yanı benim halkım için kutsaldır. Bud ünyadan en son kızılderili de yok olduğunda ve anısı beyaz adamlar arasında bir efsaneye dönüştüğünde, bu kıyılar benim kabilemin görünmez ölüleriyle dolu olacak. Geceleri, kent ve köylerinizin sokaklarından el ayak çekildiğinde, siz onların boşaldığını sanacaksınız. Oysa yollar bir zamanlar bu güzel toprakta yaşamış olan ve onu hâlâ seven esas sahipleriyle dolup ta;şacak. Beyaz adam hiç yalnız kalmayacak. Beyaz adam adil olsun ve halkıma iyi davransın. Çünkü ölüler hiç de sandığınız kadar güçsüz değildir.” (s. 167)

Ümran Kartal, ?Rağmen varolabilmek?, Radikal Kitap Eki, 28 Haziran 2002
İlkokulda “Hayat Bilgisi” dersimiz vardı. Ortaokulda fen ve sosyal bilgisine dönüşecek olan bu ders doğa, biyoloji, toplum, coğrafya vb. konularda bilgi veriyordu vermesine ama ezberci sistemimiz bunları sonradan unutulmak üzere beynimize kaydetmemizi sağlıyordu.
“Hayat”, hayat bilgisi kitaplarından ezberlediğimiz şekilde yaşanmıyordu. Bunu o zamanlar bilmiyorduk, bilemiyorduk. Sonradan tam da “hayat”ın içine düşünce, büyüyünce, hayat karşısında büyülenince anlayacaktık ki bir gün öğrendiğinizi sandığınız şey ertesi gün karşınıza kocaman, içinden çıkılmaz bir sorun olarak çıkabiliyor. Ya da “anladım” dediğiniz, sorduğunuz sorulara cevap bulduğunuzu sandığınız an yeni sorulara doğru açıldığınız an oluyor.
Sonra, ama çok sonra sonra içinizin karardığı kapkara bir gecede bir şairin “daima güzel bir yanıttır daha güzel bir soru soran” sözleriyle ferahlıyorsunuz. Evet, evet belki de hayat işte böyle bir şey diyebiliyorsunuz, sabaha taze sorularla buluşmak üzere, sırf o gecelik rahatlamış uyuyarak.
Hayat, işinize git-gellerle, içinizdeki gel-gitlerle devam ederken elinize bir kitap geçiyor. O gün hayatınızın kötü günlerinden biri. Yılgın, yorgun, bıkkın, kızgınsınız. Ruh kırgınlığının beden kırgınlığına dönüşmüş olduğu o gün bu kitabı okumaya başlıyorsunuz. Akşamüstü güneşi vuruyor pencereden, yatağa uzanmışsınız. Okudukça hem yatağın hem de kitabın içine gömülüp “terapi gibi” diye düşünerek “bu kadar da uygun zamana denk düşemezdi bir kitap” diyorsunuz. Sanki kitabın yazarı karşınızda, sanki sizi tanıyor, sanki siz onu tanıyorsunuz. Sanki bir itiraf dinler gibi dinliyorsunuz bu tanıdığın sözlerini. Dinliyorsunuz evet, okumuyorsunuz. Sanki siz, siz olamadığınız o bir sürü günden sonra kendinizle buluşuyorsunuz. Hızla çevirdiğiniz sayfalardaki kelimelerin gücünü fark ediyorsunuz. Kitabı yarılıyorsunuz, ancak göz kapaklarınız daha fazlasına izin vermiyor, uyuyorsunuz.
Sonra bir gün elinize bu kitabı alıp ruhunuzun dinlendiği yere, her şeyden ama her şeyden sıyrılabildiğiniz yere, Moda’ya, Moda’da hep çay içtiğiniz yere gidiyorsunuz. Çay ve deniz keyfi arasında kitapla ilgili notlar almaya başlıyorsunuz. Hayatın ince noktalarındasınız o aralar, ince bir ip üzerinde bir sürü cambazlık yapıp da yere düştüğünüz, düştüğünüz yerde etrafa saçılan ruh kırıklarınızı topladığınız bir noktadasınız. Kırıklar elinizi acıtıyor.
“Hayat”ın kendini başarması için elinizden geleni yaptığınız bu ip meğer pamuk ipliğiymiş, bunu iyice anladınız. Arka masaya bir grup geliyor, siz böyle Hayat’ı okur ve notlar alırken. Belli ki iş çıkışı buluşması. “Bu havada (biraz esintilidir hava) nasıl giyinmişim, tüh” diyor aralarından bir kız. Diğeri de “yok mu üzerine giyecek bir şey” diyor. O da “buraya gelmek gibi bir programım yoktu ki sabah evden çıkarken” diye karşılık veriyor.
Hayat’la ilgili bir şeyler yazarken, tam da hayata dair, hayatın programlanamayacağına dair ne güzel bir örnek oldu diye düşünüp şöyle yazıyorsunuz notlarınızın arasına:
“Hayat, çamaşır ya da bulaşık makinesi değil ki proglamlansın. Bazen renkli çamaşırları 30 derecede değil de 90 derecede yıkayıp renklerinin solmasına neden olabiliyorsunuz”. Sonra biraz denize dalıyor gözleriniz, bir cümle var kafanızda, onu toparlamaya çalışıyor ve toparlıyorsunuz:
“Düğümlerini kendiniz attığınız, sonra o düğümleri çözmeye çalıştığınız bir pamuk ipliğinde ip cambazı olabilmek işte bu hayat, düşmek pahasına yaşamak”. Bir çay daha söylüyorsunuz.
“Düştüğünüz noktada gölgenizle buluşmak işte bu hayat” diye ekliyorsunuz sonra. O an aklınıza kitaptaki “gölge” ile ilgili bölüm geliyor: “Gölge, yani ruhumuzun öteki yüzü, bilinçli zihnin karanlık kardeşidir… kökenini evrim tarihinin derinliklerinden alan gölge basitçe kötü değildir. Aşağılık, ilkel, sakil, hayvansı, çocuksudur; güçlü, canlı ve kendiliğindendir… ego ile gölge işbirliği yaptığı zaman insan kendisini hayat dolu ve canlı hisseder… gölgesine yabancı olmayan insan saçmaladığı zaman kendisini yadırgamaz.”
Gölgemi seviyordum, şimdi daha çok seviyorum diye düşünüyorsunuz.
Kitapta hangi konulara değiniliyor, bunları yazmak istiyorsunuz ama kâğıtta not alacak yer kalmadı, arka yüzünü çeviriyorsunuz ve sıralamaya başlıyorsunuz: “Kitapta dertleşme var, bilim var, psikiyatri var, dünyanın bugün geldiği durum var, küreselleşme var, yabancılaşma var, kızgınlık var, anlayış ve hoşgörü var, tanıklıklar var, hayata dair ipuçları var, hayat’ın kendisi var. Sanki duvarlar var bazen. Yazara ve onun düşüncelerine yaklaştığınızı sandığınız an duvara çarpabilirsiniz, dikkat edin. Öyle olmasına rağmen sizinle konuşuyormuş gibi yazar. Bir anda sizi içine çekiveriyor, kendi deneyim ve düşüncelerini aktarırken bir yandan da sizi, sizin deneyim ve düşüncelerinize götürüyor. Soru sorduran, sayfanın bir yerinde bir an durup derinlere dalmanızı sağlayan, aslında daha önce aklınızın bir ucundan mutlaka geçen ama bir türlü ifade edemediginiz düşüncelerle buluşuyorsunuz, ‘hah, işte bu, işte bu’ diye heyecanlanıyorsunuz. Değişikliğe yol açan düşünceler, paylaşımlar bunlar. Değişimi sevenler ve ondan korkmayanlar için bu kitap başka değişim alanları açabilir. Eğer değişime eğilimli ve dayanıklı biri değilseniz bu kitabı okumayın, ya da okuyun, değişimi neden istemediğinizi anlayacaksınız.”
Sonra aklınıza kuantum fiziğinden hiç söz etmediğiniz geliyor, öyle ya yazar metin boyunca kuantum fiziğinin etkisini sürdürdüğünü yazıyor. Atom-altı dünyanın, bize evrenin doğasını ve gizemini anlatabilecek tek alan olduğunu, cansız diye nitelendirmiş olduğumuz, dağların, taşların, tepelerin atom-altı dünyaları bizlerinkiyle özdeş olduğunu söylüyor.
“Hayat, ayrıntı olarak bakmaya şartlandırıldığımız için göz ardı ettiğimiz yerlerde aslında” diyor. Ve hemen aklınıza ‘Microcosmos’ filmi geliyor. Yazacak daha ne kadar çok şey var diye düşünüyorsunuz ve kitabın ilk bölümünde Suzuki’den alıntılanan bir cümleyle kendinizi teselli ediyorsunuz. “İçsel yaşantının sınırları konuşma dilinin sınırlarını aşıyor.” Bence yazının da sınırlarını da aşıyor diye bir ekleme yapıyorsunuz ve bir küçük not daha alıyorsunuz kâğıdın kalan kısmına: “Aman kitabın ‘Başlarken’ bölümünde yazarın o ilk cümlesini yazmayı unutma.” Dönüp bir göz atıyorsunuz o cümleye: “Birazdan okuyacaklarınız, kendi akışında sürmekte olan bir yolculuğun şu sıralar gelinen yerinden bir şeyler anlatıp paylaşma ihtiyacından kaynaklandı.” Aklınıza bir fikir geliyor, “yazıyı ‘bütün bu okuduklarınız Engin Geçtan’ın Hayat’ının bende bıraktıklarını anlatıp paylaşma ihtiyacından kaynaklandı diye bitirebilirim” fikri. Çayınızdan son yudumu alıyorsunuz.
“Bir kızılderili şefin konuşma metni var ‘sonsöz’ olarak kitapta?” diye soruyor içinizden bir ses, onu da merak etsinler biraz, hem zaten bu kitabı okusunlar, sonra bir daha okusunlar!
Güneşin batmasını beklemeden ayrılıyorsunuz çay bahçesinden, tuttuğunuz notları Hayat’ın arasına koyarak… Birkaç gün sonra temize çekmeniz gerekiyor o notları, Engin Geçtan’ın Hayat adlı kitabının tanıtım yazısı olacak bu notlar, oturuyorsunuz bilgisayarın başına ve şöyle başlıyorsunuz:
İlkokulda hayat bilgisi dersimiz vardı. Ortaokulda fen ve sosyal bilgisine dönüşecek olan bu ders………..

Feridun Andaç, “Bir Yazarın Kanatlarında…”, Cumhuriyet, 12 Eylül 2002
Yeraltından Notlar’ı okurken bana çekici gelen yan, okumanın ilerlediği yerlerde ürkütücü olmaya başlamıştı. Camus’nün Yabancı’sından sonra Dostoyevski’nin bu labirentine girmek ezici gelmişti. Tüm bunların yeterince ayrımında mıydım? Sanmıyorum! Dahası, psikanalizlealışverişiminpek olmadığı bir yaş dönemindeydim. O günlerde, on yedi on sekiz yaşlarındaki bir gencin dünyasında, sağaltıcı gelebilen tek şey butür klasik yapıtlardı.
Sıkıntılar çektiğim matematiğin, öfkelendiğim tarihin, dersi bitse diye dakikalarını saydığım fiziğin zamanla bilme/öğrenme tutkumun aracı olmasında edebiyatın payını hiçde yadsıyamam. Gelip Freud’la, Jung’la yüzleşmemde de öyle olmuştu. Kafka’nın en açmaz metinlerine buradan yürümüş, Dostoyevski’ye, Camus’ye onların ışığından bakmaya çalışmış; Yaşar Kemal anlatılarında sık sık yinelenen cinayet olgusuna buralardan edindiklerimle bakar olmuştum. Psikanaliz bir başka görüyü getirip sunuyordu bize. Ama edebiyat tüm bilimlerin açkısı gibi ötemizde duran oylumlu bir yapıydı. İnsana/topluma dair her şeyi derleyip sunan, gösteren, baktıran, hissettirendi.

Uzun Erimli Bir Yol Arkadaşı

Nice sonra İnsan Olmak yapıtıyla yüzleştiğim Engin Geçtan da yepyeni bir ufuk açmıştı bende. Zamanla onu, yazdıklarını benzersiz bir yol arkadaşı kılmıştım kendime.
Engin Geçtan’ın her bir anlatısı insana dairdir. İnsanın yaşamsal gerçekliklerle yüzleşme durumlarına, oradan ağanların içsel yansılarına içgörüsünün, bilgi ve sezgi gücünün penceresinden bakar. Duyarlıklıdır, etkileyici ve donatıcıdır. Sizi her bir sözüyle yol arkadaşı kılmasını bilir.
Yıllar önce, İnsan Olmak’ını okuduğumda, bu kitabın daha sonra da benim için bir çekim odağı olabileceğini, yazarının her bir yazdığına o ilgiyle yönelebileceğimi düşünmüştüm. Yanıltıcı da olmadı bu. Geçtan’dan okuduğum ikinci etkileyici kitap Varoluş ve Psikiyatri olmuştu. Varoluşun anlamı, varlık ve yokluk kavramlarının edebiyatta nasıl/ne yönde ele alındığı, “İkinci Yeni” ve “1950 Kuşağı” edebiyatçılarında varoluşun gerçekliğinin nasıl algılandığı üzerine düşününce, Geçtan, benim için uzun erimli bir yol arkadaşı olmuştu bile. Sonra, Sartre’la Hiç Kopmadan Yürümek’i adım adım yazarken, artık yöncümdü o benim.
Bazı yazarlar öyledir. Aranızda kurduğunuz kan bağı, duygu/düşünce yolculuğunun ateşleyicisi olur. Onun sesini taşır, elden ele, dilden dile alıp götürürsünüz de.
Bu anlamda, Geçtan’ın yazdıklarının ibresi yaratıcı metinlere yönelince, Kırmızı Kitap’ın o albenili içeriği daha da anlatır olmuştu yazarımızı bize. Bunların ardı da geldi. Her bir anlatısının uçlandığı yerdeki “insan” onun yaşamsal macerası içtenlikli, yalın bir anlatımla dile getirildi.

Bir Tür Ayna Tutar Bize

Yazdıklarını nasıl algılarsınız bilmem. Bildiğim şudur ki; siz bir metni nasıl okursanız öyle algılar/anlarsınız. Yani sizin bakışınız/donanımınız belirleyicidir burada. Oysa, Geçtan’ın anlatılarında, o içgörünüzün getirdiklerini bir yana bıraktıran bir eda var. Bir anda kabuk değiştirip bir başka “ben” olma durumuna geçip, zamansız/mekânsızlığın diliyle yeni bir dilin ardına düşersiniz.
Bir yolculuk ânında rastlaştığım bir dostum, sözümüzün ucu hiç oralarda gezinmezken şunları söylemişti bana: “Bu yolculuğunda Kızarmış Palamutun Kokusu’nun yanında olmasını isterdim. Ah, bir bilsen nasıl sardı, sarsaladı beni…”
İçtenliklice söylenmiş sözlerdi bunlar. O yolculukta olmasa da dönüşümde bu romanla şenlikli bir içsel yolculuğa çıkmıştım. Geçtan’ın bu anlatıları öyledir. Sizi metnin içine alır, asla kopmazsınız. Söyleyecek sözü olan bir anlatıcının güzergâhlarında hiç yüksünmeden gezinirsiniz. Değişimin rengini, kopuşun ve tükenişin dilini bu denli sıcak, yüreklice anlatan bir yazarın kanatlarında olmak…
Geçtan’ın yeni kitabı Hayat’a dönünce, bir an o duyguların sergerdesi gibi hissettim kendimi. İyi de oldu. Her şeyden önce ufuk açıcı bir metin. Üstelik, arada bir onun diğer kitaplarına dönerek (özellikle de Kimbilir’e) okunduğunda daha da anlamlı gelen bir okuma yolculuğuna çıkarıyordu yazarımız.
Doğrusu, şunun altını çizmek isterim: Geçtan’ın bu kitabını ağır çekimli okumayla okumalı. Katmanlı, göndermeli bir metin. Sıkıcı, yorucu, hatta paralayıcı değil; tam tersi iç açıcı, yönlendirdici. Buna bir tür ayna tutmak da diyebilirim.
Evet, evet öyledir Geçtan; bir tür ayna tutar bize. Hayatı karşılayan her günün anlamına/anlamsızlığına döneriz anlattıklarıyla. Bunlar bir/er hayat dersi olmasa da; değişken bakabilmeye, içte ve dıştakini görebilmeye kapı aralar.
Hayat’la yolculuğa çıkın bunu daha iyi anlayacaksınızdır. Üstelik onun yansıttığı renklerin tutkunu da olacaksınızdır.

“Engin Geçtan’la ‘Hayat’ Üzerine Bir Röportaj”
Söyleşi: Ayşe Arman, Hürriyet Pazar, 30 Mart 2003

>>>Siz bu kitabı bize neyi göstermek için yazdınız?”
İleri yaştaki bir adamın dünya görüşünü insanlarla paylaşmak isteğinden başka bir şey değil benimki.
>>>Psikiyatri profesörü olmasaydınız da yazabilir miydiniz?
Başka bir mesleği icra eden ikinci bir Engin Geçtan yok ki, kontrol grubu olarak kıyaslayayım. Düşünün ki, 45 yıl boyunca pek çok insanın hayatını paylaştım. Onlar sürekli benim hayatıma bir şey kattılar ve beni zenginleştirdiler…
>>>İyi de pek çok psikiyatr var, neden siz bunları damıtabildiniz?
Hepimiz yapıyoruz. Kendiliğinden oluşan bir şey. İnsanın yaşı ilerledikçe daha belirgin hale geliyor. Süzme süreciniz için daha çok zamanınız olmuş oluyor.
>>>Siz bizi eğitmek mi istiyorsunuz, bize birtakım yanlışlarımızı mı gösteriyorsunuz?
Hayır kesinlikle öyle değil.
>>>Ama siz bizden daha iyi görebiliyorsunuz?
Böyle bir kıyaslama doğru değil. Benim göremediğim şeyleri de siz görüyorsunuz. Hepimizin daha iyi görebildiği ve göremediği şeyler var.
Ama ben o Hayat kitabında kendi yanlışlarımı görüyorum. Siz bana ayna tutuyorsunuz.
Bu soruya şöyle cevap vereyim: Kitap taslak halindeydi. Yayıncım okudu ve dedi ki: “Bu kitap biraz fazla utangaç değil mi?” Grafiker arkadaşımız ise “fazla mütevazı” bulmuş. Hoşuma gitti. Antik Yunan tiyatrosunda bir kural vardır: Katarsis, seyirciye aittir. Yıllar önce, tiyatronun politize olduğu dönemde Ankara’daydım. Politik mesajlı bir oyun oynanıyordu. Oyunun sonunda oyuncular sahneye çıkıp “Bağımsız Türkiye!” diye bağırdılar ve ben çok rahatsız oldum. Çünkü onlar bağırdılar. Oysa beni bağırtmalıydılar. Bu kitap da farkındaysanız, okuyucuyu bir yere kadar getirip bırakıyor. Ötesi onlara ait…
>>>Bir psikiyatrın hayatı algılaması diğer insanlardan, diğer mesleklerden farklı mı?
Ben başkaları adına konuşamam. Tarafım!
>>>Ama bir marangoz olsaydınız bu kadar çok insan öyküsü dinliyor olmayacaktınız!
Ben dinlemiyorum ki. Paylaşıyorum. Bazen “Nasıl dinliyorsunuz o kadar insanı?” derler. Valla benim odam, hiç öyle “dinlenilen” bir yer değil. Her türlü şeyin yaşanabildiği, gayet dinamik bir yer. Ne zaman neyin konuşulacağı ve neyin olacağı hiç belli olmaz. Yani dinlemek sözcüğü benim yaşadığım psikiyatriye uymuyor. Edilgen bir konum…
>>>”Depresyon”, çağın özellikleriyle birlikte şekil mi değiştirdi? Önce maskesizdi de sonra mı maskeli oldu? Yani yaşadığımız dönemle mi ilgili?
Bence öyle. Maskeli depresyonun giderek arttığına inanıyorum.
>>>Farkında olmadan da maskeli depresyon yaşıyor olabilir miyiz?
Elbette.
>>>İyi de farkına varmadığımız bir şeyin içinden nasıl çıkacağız?
Fark edemiyorsak, zaten bizim için içinden çıkılması gereken bir durum da yok!
>>>Belirtileri var mıdır bunun?
Saymakla bitmez! İşler yolundaymış gibi yaşayanlar. Yani mış gibi yapanlar. Evinde yalnız kalamayanlar, sürekli çalışanlar, durmaksızın koşturanlar, uyuşturucusu “hız” olanlar. İçimizdeki boşluk sözünü ettiğim. Bir şeylerle sürekli doldurmaya çalışıyoruz. Victor Frankl bu olguyu “nojenik nevroz” olarak adlandırmıştı. Varoluş ve Psikiyatri adlı kitabımda ben ancak üç sayfada anlatabildim.Sonra bir gün Balık Pazarı’na alışverişe gittiğimde bir duvar yazısı gördüm. Yazdıklarımı bir cümlede bu kadar iyi anlatacak başka bir laf yoktu, şaşırdım. Şöyle yazıyordu: “Hayat boştur, ama içine sıçınca dolar!”
>>>Kitabınızda şöyle bir diyalog var: Biri size “Beni anlayabilmen zor” diyor, “Sen kolay bir hayat yaşadın.” Siz de “Haklısın. Ama benim senin gibi bir tarihim olmayacak!” diyorsunuz. İnişli çıkışlı bir hayatım olmadı diye üzülüyor musunuz?
Söz konusu kişi benden büyük biri. Farklı bir kuşak. Onlar bir imparatorluğun çöküşüne, savaşlara tanık oldular. Görkemler, düşüşler, yeniden belirişler yaşadılar. Bir geçiş dönemi yani. Hiç kuşku yok ki, benim yaşadığım hayata göre çok daha renkli.
>>>Peki bizim kuşak ne yapsın? Bırakın sizden bir önceki kuşağı, sizinkine göre bile çok kolay bir hayatımız oldu…
Kolay ve kendiliğinden akan bir hayatla, ucuza çıkarılmaya çalışılan hayatlar arasında fark var. Buna dikkat etmek gerekiyor. Çünkü o zaman insan çok ağır bedeller ödeyebiliyor.
>>>İnsanın kendine yeni bir hayat ısmarlaması neden mümkün değil? Bir dolu şarkı var bize ümit veren, sanki bu olabilirmiş hissini geçiren…
Hayat kitabını yazarken bir tanesini ben de duydum. Yanılmıyorsam Sertab Erener’in. “Yeni bir ben”den söz ediyor. Ben kendimi kabul etmiyorsam, “yeni bir ben” ısmarlamak durumundayım, değil mi? Kendi tarihini kabul edememiş insanlar ve toplumlar var. Türkiye de onlardan biri. Böyle bir kopukluğumuz var…
>>>Peki “aynı ben”le yeni bir hayat ısmarlamak?
Tanıdınız mı bunu başarabilen birini, ben tanımadım da! Hayatı projeler olarak yaşayan insanlar var. Tabii ki planlar, projeler yapacağız. Ama biz o giden yolu denetleyemeyebiliriz, sapabilir bir yerde. Kendini de proje olarak yaşayanlar var…
Bana da soruyorlar bunu, sen bir proje misin diyorlar. Ben de bir proje olamayacak kadar abuk sabuk şeyler yapıp her şeyi mlahvedebilme yeteneğine sahip olduğumu söylüyorum.
İsabet ediyorsunuz! İnsanın an be an kendi içinden gelen sese uyabilmesi önemli. Ben sizden ayrıldıktan sonra kim olacağımı, ne yaşayacağımı bilmiyorum. Projelerde geleceği ipotekleme eğilimi var. Yani geleceği denetim altına almak adına şimdiki zamanın içine etmek!
Bazen dışarıdaki ses o kadar fazla oluyor ki, o gürültüde insan kendi iç sesini duyamaz hale geliyor…
Dalay Lama diyor ki, günde bir süre yalnız kalın. Ama öyle bir durumdayız ki, bir kesimin yaşayış şekli şu: “Annem nerede?” Bebeklikten çocukluğa geçildiği dönemde, çocuk, ilk bağımsız denemelerini yaparken, bir taraftan da annesinden uzakta olmasına rağmen onun evin neresinde olduğunu sürekli denetler. Şimdi bu durumu hatırlatırcasına cep telefonu devreye giriyor. “Yerinde mi telefonları” diyorum ben ona. “Security check” yani. Sevgilisinin, eşinin dostunun nerede olduğunu bilmek istiyor. Kendini öyle güvende hissediyor. İyi ama ben sürekli sizin nerede olduğunuzu biliyorsam, siz de benim nerede olduğumu biliyorsanız, hababam telefonda anlamsız konuşmalar yapıyorsak, bir araya geldiğimizde birbirimize anlatacak hikâyemiz olmuyor! Bunda aynı zamanda insanların o anda kendileriyle ne yapacaklarını bilememelerinin de payı olabilir. Bir hikâyesizliktir gidiyor. Bazen bana “Siz dünyayı nasıl böyle olduğu gibi kabul edebiliyorsunuz?” diyorlar. “Cepten yiyorum” diyorum. Kendi kuşağıma bakınca şunu görüyorum: Bizim hayatlarımız kendiliğinden akmış gibi. Telaşsız bir biçimde. Halbuki şimdi bazı genç insanlarınki ya akmıyor ya da dişli çark gibi duruyor. Bir dinozor olduğum için de böyle görüyor olabilirim tabii! Ama hayatı kendimize ısmarlamak için debelenmediğimizde hayat bize gelir…
>>>Aşk da öyle midir? Çağırmayınca mı gelir?
Zaten çağırsanız ya kimse gelmez ya da yanlış kişi gelir!

Engin Geçtan
Hayat
Yayına Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
İlk Basım: Haziran 2002
8. Basım: Ekim 2006

Yorum yapın

Daha fazla İnceleme, Psikoloji
Amerika?dan Bitlis?e William Saroyan ? Derleme

?Amerika?dan Bitlis?e William Saroyan?, ünlü Amerikalı yazar William Saroyan?ın yaşamı, yazarlığı ve ailesinin memleketi olan Bitlis?le olan ilişkisine dair çeşitli...

Kapat