Adler: Yaratıcı Güç, Toplumsal İlgi, Yüreklilik ve Sağduyu

Adler, insanın bazı gizilgüçlere sahip olduğu ve bunların ya­şam boyu giderek etkinlik kazandığı görüşündedir. Bu gizilgüçleri sistematik bir biçimde incelemiş olan Adler, bunları iki ana grupta toplamıştır:

(1) Yaratıcılık, toplumsal ilgi, yüreklilik ve sağduyu gibi genel birimler;
(2) algılama, öğrenme, bellek, dikkat, düşleme, duygu ve eylem gibi sınırlı birimler. Adler yazılarında özellikle birinci gruptaki kavramları incelemiştir.

İnsan, bebek ve çocuk da dahil, dış dünyadan gelen uyaranlardan edilgin bir biçimde etkilenen ya da kendi içinde oluşan dürtülerin tutsağı olan bir varlık değildir. Adler’e göre insan, kendi algılarını, eylemlerini, düşüncelerini ve görüşlerini oluşturma ve biçimlendirme konusunda doğuştan yeteneklidir ve yarattığı kavramlar, kendisini ve dünyasını anlamlı bir biçimde temsil ederler. Adler, insanın bu yeteneğini yaratıcı güç olarak adlandırmıştır. Adler’in toplumsal ilgi adını verdiği davranışlar dizisi, normal bir insanın uyum yapabilmesi için kesinlikle zorunlu bir öğedir.
Bu tür davranışların geliştirilmediği durumlarda kişilik bozuklu­ğu söz konusudur. Adler’in toplumsal ilgi kavramını çok iyi işlemiş olduğu söylenemezse de yazılarından derlenebilenler aşağı­daki biçimde özetlenebilir.

Toplumsal ilgi doğuştan var olan bir yetenektir ve toplumsal ortam içinde kendiliğinden ortaya çıkar. Toplumsal ilgi belirtileri ilk kez çocuğun annesiyle ilişkisinde gözlemlenir. Başlangıçta oldukça ilkel biçimde olan bu eğilim, çocuk büyüdükçe birbirini izleyen gelişme dönemlerinden geçer ve yetişkin yaşama ulaşıldı­ğında, “yaşam felsefesi”nin de oluşmasıyla, karmaşık bir biçim alır. Toplumsal ilginin ilk belirtileri, çocuğun birinci yaştan itibaren çevresindeki insanlara sevgi ve yakınlık tepkileri göstermesi, daha sonraki yıllarda oyuncaklarını diğer çocuklarla paylaşması, 
ana-babasma yardımcı olmaya çalışması gibi davranışlarda görü­lür. Adler’e göre, insan aslında dost ve yardımsever bir varlıktır. 

Benmerkezcilik, çocuğun çevresiyle etkileşiminde “öğrenmediği” kusurlu bir davranıştır.

Sevgi gösterilerine annenin ve diğer aile üyelerinin karşılık vermesiyle çocukta bu tür tepkiler giderek artar ve zenginleşir, çocukla çevresindeki insanlar arasında karşılıklı bir sevgi bağı oluşur. Çocuk bu yetişkinleri sevdiği için, onların konuşmalarını dinler, davranışlarını gözler, onların düşüncelerini ve eylemlerini örnek alır ve onlarla do st olabilmek için çaba gösterir. Çevresiyle ilişkileri uyum içinde gelişirse, çocuk, bir yandan diğer insanlarla sevgi alışverişini geliştirirken, diğer yandan algılamayı, düşünmeyi, davranışlarını yönelteceği amaçlan saptamayı öğrenir. Her iki davranış grubu birlikte ve birbiriyle ilişki durumunda gelişir. Adler’in diliyle, eksiklik duygusundan kurtulma çabası ve toplumsal ilginin gelişimi birbirini tamamlayıcı öğelerdir. Böylece çocuk, başarılar kazanır ve engelleri aşarken bunları, yalnız kendisinin değil, diğerlerinin de yararlanabileceği biçimde gerçekleştirir; amaçlarına ulaşma yöntemlerini diğer insanlara zarar vermeyecek bir biçimde seçer; toplumun onaymı yitirmeden üstün olabilmenin
yollarını arar. Gerçek üstünlüğe, yıkıcı olmadan ve diğer insanlarla sevgi ilişkisini geliştirerek ulaşılabileceğini öğrenir.

Adler’e göre, toplumsal duygunun eksikliği ya da yokluğu normaldışı davranışların temel belirleyicisidir. Çevresi tarafından sömürülen ve itilen çocuk diğer insanlara karşı sevecenlik geliştirmediği gibi, amaçlarını da diğer insanların çıkarlarına karşıt bir biçimde tasarlar. Örneğin, bir insan toplum sorunlarına çözüm getirebilme isteğiyle politikaya atılabilir, bir diğeriyse aynı atılımı insanlar üzerinde ezici bir üstünlük kurmayı amaçlayarak gerçekleştirir. Adler’e göre böylesi bir bencillik, Freud’un savunduğu gibi, biyolojik bir gerçek olmayıp, toplumsal bir geli­şim kusurudur. Sevgi duygusunun doğal gelişiminin engellenebilmesi için çocuğun oldukça aşırı bir baskı altında kalmış olması gerekir. Psikolojik tedavide engeller kaldırılabildiği oranda, insanda doğal olarak var olan bu eğilim kendiliğinden ortaya çı­kar.

Adler, her insanda sevgi duygusunun var olduğunu, ancak oranının bir kişiden diğerine farklı olabileceğini savunur. Bir insanın toplumsal ilgisi yalnızca kendi aile üyeleri ve yakın dostlarıyla sınırlanabildiği gibi, tüm insanlığı, hatta hayvanları, bitkileri ve bazı cansız nesneleri de kapsayabilir. însan doğuştan eksik bir varlık olduğu için ancak elverişli koşullarda ve özellikle diğer insanların yardımıyla yaşamını sürdürebilir. Bir çocuk anababasız, bir yetişkin toplum olmadan varlığını sürdüremez. Kişisel ve toplumsal, amaçlarına “diğer insanlarla birlikte” ulaşabileceği yolu bulabilmek, insanın doğal eksikliğine karşı geliştirebileceği en sağlıklı ödünlemedir.

Adler her normal insanda yüreklilik ve sağduyunun geliştiğini savunur. Normaldışı davranışlar gösteren kişi, bu niteliklerden yoksundur, ama başarılı bir tedavi sürecinde bu yetenekler geliş­tirilebilir. Adler’e göre, yüreklilik, kişinin amaçlarını diğer insanların çıkarlarına ve ihtiyaçlarına yönelik bir biçimde gerçekleştirebilmesidir. Adler sağduyu sözcüğünü, konuşma dilinde alışılagelmiş yüzeysel anlamından farklı, Freud’un “gerçeklik” kavracının karşılığı olarak kullanmıştır. Ona göre sağduyu, kişinin kendisinin ve diğer insanların ortak amaçlarına uygun düşen de­ğer yargıları geliştirebilmiş olmasını tanımlar. Sağduyuyla ger­çekleştirilen çözümler daima toplumun çıkarlarını da içerir. Sağ­ duyudan yoksun insan, kendisini ve dünyayı yalnızca kendi bakış açısından görür, kendi çıkarlarına yönelik amaçlardan başkasını düşünemez.

Adler’in tanımına göre sağlıklı bir insan, varoluşunun getirdi­ği sorunlara güvenli ve gerçekçi bir biçimde yaklaşır. Yenilgiden korkmadığı için karşılaştığı durumlardan ve kendisiyle ilgili ger­çeklerden kaçmaz, içsel çaresizliği ve dış güçlükler onu yapıcı çabalara yöneltir. Buna karşılık, benzer koşullar içinde olan sağlıksız bir insan gereken çabayı göstereceği yerde yanıltıcı düşlere sı­ğınır. Güçlükleriyle yüzleşmemek için kendi zihninde kurmuş olduğu yapay üstünlük dünyası ile gerçek dünya arasındaki uzaklık giderek büyür. Adler’in tedavi yaklaşımında hastanın bu açığı
kapatabilmesine yardımcı olunur, büyüklük düşlerini terk ederek sorunlarına gerçekliğe uygun çözümler araması beklenir.

Prof. Dr. Engin Geçtan
Psikanaliz ve Sonrası
Remzi Kitabevi

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here