Karşıdevrimciler – Devrimciler 2, Kaan Arslanoğlu

Kaan Arslanoğlu’nun romanı Karşıdevrimciler yayınlandığında ?Onu pisliğin ortasına attım. Yolu açık olsun.? diye yazdı. Biz alalım pisliğin ortasından, okuyalım, tartışalım, kurtaralım temiz kalanları pislik bulaşmadan sağına soluna? Daha iyileri yapılabilsin diye, romanlar okuyanlar için reklâm ve şişirilmiş satış rakamlarının ötesinde içeriği ile bir şey ifade etsin diye.

Bu nasıl bir pislik? Arslanoğlu?na göre ?kapitalizmden başka ufuk görmeyen insanlık çoğunluğunun dünyayı hızla kirlettiği, doğayı iştahla öldürdüğü bir alem?? Ama daha da önemlisi dünyayı bu pislikten kurtarmaya niyetlenen, bunun için harekete geçen, örgütlenen, çeşitli işler yapan, bu uğurda yaşamını tehlikeye atan, hayatını karartan solcular için bile tehlikeli bir alem? O yüzden diyor ki: ?Solcuların bile büyük çoğunluğunun sahte gündemler yaratarak kokuşmayı unutturmaya çalıştığı bir ortamdır.? Bu dünyada zekâ düzeyi düşüklüğü, tekelcilik hızla zemin kazanıyor. Ve üstelik bu piyasanın işine geliyor, işini kolaylaştırıyor.
Arslanoğlu?nun Karşıdevrimciler romanında anlattığı ve tartışmaya açtığı topluluk çoğunlukla eski solculardan oluşuyor. Herkesin hemen hemen birbirini uzun yıllardır tanıdığı, değişimini, karakterini, cibilliyetini yakından bildiği, kapalı devre bir topluluk. Burada soruna bakışını şöyle dile getirmiş: ?Öyle bir kapalı sistem kurmuş ki adamlar, ne söylerseniz söyleyin, isterseniz devrimci, isterseniz Marksist olun, sisteme ve sistemin daha da gericileşmesine hizmet ediyorsunuz. Bir kod sistemi kurmuşlar, sekiz on peşin yargıdan oluşan bir yorum kalıbı oluşturmuşlar, entelektüel olun, sıradan vatandaş olun, o kısır kavram havuzundan düşünmek; tüm kişi, grup eğilim ve olgulara ona göre yorum getirmek zorunda kalıyorsunuz.? Hani halk arasında söylendiği gibi ?ölmüşüm gömenim yok? hali; yani bir ?ölü adamlar topluluğu? oluşturuyor geride kalanlar. Kendini hala solcu, devrimci, şucu, bucu zannedenlerin aslında ?karşıdevrimciler? haline geldiklerini anlatıyor bu romanda. Sosyalist ruhları on yıllar önce ölen, ama bunu yaşattıklarını sanan ölüler topluluğu? Buna ne kadar inandıkları tartışmalı olsa da çoğunlukla projecilik üzerinden maddi çıkar elde ettikleri için yarattıkları büyük yanılsama, ideolojik bozulma devrim davasına büyük zarar vermekte. Sorun da bu zaten.

Arslanoğlu gizemli olmaya çalışan, kendini ve eserini bilinçli olarak ?gizemlileştiren? bir yazar değil. Tersine son derece ortada, olanak verildiğinde kendini çeşitli fırsatlarda anlatmayı önemseyen bir yazar. Bu aralar pek çok eleştiri çıkıyor eserleri hakkında. Şöyle diyor yeni romanı için: ??Karşıdevrimciler?de, ki ikinci adı: ?Devrimciler-2?dir, bir karşıdevrim cenneti olan ülkemizdeki her tür karşıdevrimciyi görebilirsiniz. Böyle bir ortamda hala devrimci kalmaya çalışanları, umudu, yeniden göveren, duruşuyla insanıyla çoğalan direnç damarını da fark edebilirsiniz.? Ve ??Karşıdevrimciler? eleştiri ve yorumlarınıza, destek ve kösteklerinize, övgü ve küfürlerinize açıktır.? Tamam, biz de o halde kitabı okuyalım, okutalım, abone olalım, abone bulalım! Tamam, umudu artıralım, ama Kaan Arslanoğlu?nu aramızda daha çok görmek şartıyla? Zaten onu ilk gördüğümde soracağım şey bu romanın teknik kurgusu ile Orhan Pamuk?un Kar romanı arasındaki benzerlikler olacak. Bu ikisini birbirinin negatifi, eskilerin deyişiyle ?arabı? olarak görmek mümkün değil mi? O roman aslında iddia edildiğinden az okunduğu için, hatta Arslanoğlu ve bir dizi önemli aydının birlikte yazdığı Orhan Pamuk eleştirisi kitap da (5.Sanattan 5.Kola: Orhan Pamuk, İthaki Yayınları, 2007) o kadar çok okunmadığı için, bunun üzerinde düşünen, böyle benzerlikler bulan yok şimdiye kadar bildiğim kadarıyla. Ben Kaan beye soruyorum yalnızca, tanışmak ve tartışmak isterim bir boş zamanında?

Cumhuriyet kitap ekinde (12 Haziran 2008) Şule Cepcepoğlu?nun sorularına verdiği yanıtlarda önemli noktalara değiniyor Arslanoğlu: ?1980 darbesi öncesinde sosyalist sol kesimde güçlü bir biçimde var olan olumsuz özellikler darbeden sonra iyice baskın hale geldi. Kısmi direnişe karşın eziliş, teslimiyet ve büyük hayal kırıklığı o dönemin en baskın özellikleri. Sol içi ayrışmalar ve çatışmalar önemli bir güç kaybına yol açıyordu. Bugün ise etnik ayrışma özgürlüğünü ve demokrasiyi ülkenin temel meselesi sayıyor ?karşıdevrimci? sol ve bu nedenle ABD, AB, AKP ile ittifak yapmak ?helal? görünüyor.? Bu önemli denklemde Arslanoğlu kendini zaman zaman milliyetçilikle suçlansa da ?sosyalistlikle antiemperyalizmi, yurtseverlikle komünistliği birleştirmeye çalışan?, antikapitalist olan ve antiemperyalizminde tutarlı olan tarafa yakın hissediyor. O yüzden kitapta sevebileceğimiz kişilerden biri, Serkan şöyle diyor: ?Majesteleri, açıkçası ben sizin gibilerin himayesindeki cafcaflı, rengarenk, süslü püslü, salkım saçak solculuktan bıktım. (?) Sade sosyalizmi savunuyorum. Sade sosyalizm. (?) Kod sisteminizi çok iyi oturtmuşsunuz hocam. Emperyalizme karşı durmak eşittir ulusalcılık.?(s.207)

Arslanoğlu solu düşünürken ?emperyalist müdahalelerden? başka, daha içsel meselelerle de ilgili. Haklı olarak soruyor, büyük ütopyalarımız için gündelik hayatımızda ne yapıyoruz kardeşler? Ya da solculuk diye yaptıklarımız bizi o ütopyaya yaklaştırıyor mu yoksa daha uzağa mı götürüyor? Ve bugünkü solu da eleştiriyor. Yine aynı okumama, tek yanlılık, az kavramla düşünme ve sorunları kısa yoldan halletme alışkanlığı, sığ bir taraflaşma, kodlama ve bunun dışında olup bitenleri anlamama hali bugünkü solda da mevcuttur, diyor. Solun sinsi, gizli pazarlıkçı, ikiyüzlü tavırların yaygınlık kazanmasıyla ve bunun hoşgörüyle karşılanmasıyla bir yere gidemeyeceğini düşünüyor. Karşıdevrimcilerde önemli bir şey daha var: Bu toplumun solcuları, sol çevreleri dışarıdan gelen ve kendilerine yönelik düzeltme müdahalelerinde bulunanlara sıcak bakıyor, buradan sebeplenmeye çalışıyor. Arslanoğlu bu ülkenin bazı sol siyasilerinin kendi ülkesinde, bu toplumun ?İngilizleri? olduğunu söylüyor. Eskiden beri böyleydi ama artık daha fazla küresel ölçekte oynanan oyunun parçası olmak için bu kadar hevesli olmak nasıl açıklanabilir?

?Değiştiremiyorsak düzeni, bu kadar mı kulu kölesi kesilmek lazım?? diye soruyor. Yaptıkları şey hiç de etik değil, ?bir tür entelektüel çetecilik gibi?(s.243) Karşıdevrimciler telaşsız ve sakin, ilk bakışta sinir bozucu değiller, hatta bir noktada içinde bulundukları durumu kendilerinin de gayet iyi bildiğini söyleyebiliriz. Bilerek yapıyorlar.

Bütün bunlar doğru, o halde yine de, her şeye rağmen nerden çıktı bugünün devrimcileri? Bu yangın yerinden, bu yıkıntıdan, enkazdan bir devrimci enerjiyi yeniden üretmek gerekiyordu geçtiğimiz on yıllarda. Gençler vardı, hala da var, bu bir. İkincisi, herkes yanlış işleri o kadar da bilerek yapmıyor olabilir, hiç olmazsa bazılarının bu işe böyle devam etmeyi kaldıramadığını görüyoruz. Romanda daha da iyisi gösteriliyor, örneğin Serkan?ın bu işlere bulaşmadığı ve daha samimi, dürüst bir devrimcilik kanalı bulduğunu düşündürecek ipuçları veriliyor. Türkiye sadece yorgun, yılgın karşı devrimciler üretmiyor. Mücadelenin insanları dersler alıp burunlarını sürterek, yine deneyerek, öğrenerek yollarına devam ediyorlar ve arkadan yeni nesiller, gençler geliyor. ?Bir daha fenersiz yakalanmamak için? atılan adımları, toprağa salınan kökleri önemsemek, kıymet vermek, onlara emek katmak gerekiyor. Sadece yine, bu sefer her zaman olduğundan fazla ?zaman sosyalistleri sıkıştırıyor.?
Açıklık, içtenlik, temkinli iyimserlik, dürüstlük, sabır, gayret? Biz devrimcilere gereken budur

Kaan Arslanoğlu?nun Devrimciler adlı ilk romanı 1988?de yayınlanmış, daha sonra Adam Yayınları?ndan 1997 ve 1998 yıllarında yeni baskılar yapılmış. Arslanoğlu?nun ?içten ve ciddi bir özeleştiri yapma kaygısıyla yazılmıştı? diye tarif ettiği romanı 1998 baskısından okumuşum on yıl önce. Bu yazıyı yazmaya karar verdiğimde yeniden gözden geçirdim doğal olarak. Genellikle kitapları son derece ?temiz? okuma alışkanlığım olmasına karşın, bu romanı ?çizerek? okumuşum. Kurşun kalemle çizmişim kimi yerlerin altını, üstelik bazı ifadelerin yanına da kendi düşüncelerimi yazmışım ki çok az yaparım. Böyle yaptığımı tamamen unutmuştum, bu yazıyı yazarken kenar notlarım ve çizgilerim epey işime yaradı.

Kaan Arslanoğlu?nun okuduğum romanları beni fazlasıyla ?rahatsız? etti ama aynı zamanda ilgimi de çekti. Rahatsızlık duymak, rahatlık ve konformizmle, umursamazlıkla, kayıtsızlıkla kıyaslandığında o kadar da kötü bir şey değil. Bir parantez açarsak, Michael Haneke?nin insanları ?rahatsız etmek? üzere yaptığı filmleri son derece ilgi çekici ve önemli bulduğumu söylemeliyim. Arslanoğlu?nun romanlarına dönersek, bu rahatsızlığın nedeni üzerinde düşündüğümde ele aldığı konuların hayli önemli ve benim ve yakın dostlarımın yaşamı, yaşamımızın merkezine koyduğumuz sorunlarla çok yakından ilgili olduklarını fark ediyorum. Nedeni bu olsa gerek. Herkes kendisinden söz etmeyi, söz edilmesini sever, ama derinde olanın, asıl önemli olan vurucu noktaların çevresinde geziniriz genel olarak. Bu romanlarda Türkiye?de 1980 sonrasında devrimcilerin karşı karşıya kaldıkları dışsal baskılar ve daha da önemlisi içsel hesaplaşmalardan söz ediliyor. Derine inme işaretleri var. Dışsal baskılar deyip geçmemek lazım. 1980 sonrasını yaşayanlar bizzat hatırlamalıdır, devrimcilere karşı yürütülen sürek avları, aramalar, davalar, hapisler, öldürmeler, kayıplar, işkenceler, sokak ortasında üzerine gazete örtülmüş ölüler? Faşizan ?huzur ve güven? ortamları, ?12 Eylül öncesine dönme? tehditleri? Korkular, hesaplaşmalar, hesabını yapamama, hesap verememe durumları ve giderek yeni konumlanışlar?

Bu süreçten alnının akıyla çıkanlar oldu elbette ama toptan yenilgi hali solu derinden etkiledi, bu konuda Kaan Arslanoğlu’yla aynı fikirdeyim. 1980?lerde, darbenin ardından sola temiz bir kan gerekiyordu, temiz bir tartışma, yeni bir adım atma enerjisi? Bunu bulmaya çalışanlar, böyle onurlu bir adımı atmayı deneyenler oldu hiç kuşkusuz. Ama zorluklar bununla da bitmedi, Türkiye?nin yaşadığı dönemeçler çoğunlukla uluslararası planda yaşanan değişim dinamikleriyle çakışmıştır, 1980 yılı için de böyle söylenir, dünya çapında yaşanan gericileşme dalgası, Yıldız Savaşları projeleri, yeni soğuk savaşlar ve düşünsel plandaki etkileri bir kat daha etkili oldu solun geçirdiği dönüşüm üzerinde? Ardından da zaten büyük sallantı geldi, Sovyetler Birliği ve sosyalist ülkelerde büyük değişim, yön değiştirme, karşı devrim, adına ne derseniz deyin solu bir kez daha altüst edecek, tersyüz edecek gericilik dalgası geldi. Hatırlarsınız duvar kimin üzerine yıkıldı tartışmalarını?

Arslanoğlu 1980 sonrasında ortaya çıkan durumu şöyle değerlendiriyor: ?Türkiye?de sol, 12 Eylül darbesiyle sadece fiziksel olarak değil, moral anlamda da ezildi. 12 Mart bunu yapamamıştı, çünkü devrimcilerin baskın tavrı direnişti azgın gericiliğe karşı. 12 Eylül?de de direnenler çoktu, fakat yazık ki baskın tavır çözülüştü. Bugün her kesimden sol neden bu kadar güçsüz diyorsanız, cevabını bu acı gerçekte aramalısınız. İnkâr etme, karşıt tepki oluşturma tavırlarıyla gizlenmeye çalışılan, ancak alttan alta durmadan zehirleyen derin utancı aşamama sorunundan. Bu yozlaştırıcı eziklik duygusunun üstesinden gelebilmek için samimiyet ve özeleştiri cesareti gerekiyordu, o da yeni solda pek zayıftı. Kötücül psikolojik karmaşalar üstünden ancak karşıdevrimcilik gelişebilirdi, öyle de oldu.? (http://www.mevsimsiz.net/kose_yazi.php?cy=166)Devrimciler
Biz de sırayı izleyelim, devrimcilerle başlayalım.
Devrimciler romanı ilk yayınlandığı yıllarda fazla ilgi görmemiş, suskunluğa terk edilmiş. Ama yıllar geçtikçe uyandırdığı ilgi artmış ve bu ilgi genellikle, geçerli, popüler sol değerleri benimseyenlerce değil, onu sorgulayanlarca, içten ve özgün edebiyatı arayanlarca gösterilmiş. Kaan Arslanoğlu Devrimciler kitabının ikinci baskısına önsözünde ?her şeyden önce bir roman?? demiş, ben de başa ?her şeyden sonra roman?, en sona da ?tehlike gerçek, korku haklı? diye not düşmüşüm. Bu yüzden ?buradan ne çıkar? diye düşünmüşüm belli ki? Karşıdevrimciler çıkmış.
Genç devrimcilerde ?Kolay devrim hayallerinin yarattığı heyecan? vardı. Sonra zorluklar ve hatalar arttıkça ?Eski heyecanını giderek kaybediyorsun; ? arkadaşlarının hiç birine eskisi kadar güvenmiyorsun.? hali ortaya çıktı. Hitap edilen, davaya kazanılmaya çalışılan kitle sorgulanmaya başlandı. ?Konformizm? büyümeye başladı içlerinde. Akın şöyle düşünüyordu: ?Disipline edilmekten hoşlanmıyor, örgütlü mücadeleden kopmak da istemiyor. Aslında herkesin içinde yaşanıyor bu çelişki. Bizde herkes kendini alabildiğine zorluyor. Hatasız, zaafsız, kararlı, cesur, ideal devrimci görünmek için. Kimse zorlamasa kendini, Turan gibi aldırmaz olsa, belki çoğunun hali onu aratacak. Sayımızın azlığının farkına vardıkça açığı yine kendimizle kapatmak istiyoruz. Daha ilkeli, daha yetenekli, daha kararlı, daha çalışkan, daha cesur, daha kusursuz insanlar haline gelerek.?(s.66) Olumsuz anlamda ve belki de geç kalmış bir ?kendini tanıma? ve ?farkına varma? durumu ortaya çıkıyor: ?Ama bir noktada kendimi tanıdım. İnsan ne ölçüde iddialı olursa, ne kadar kusurlarını, zaaflarını aşmaya çalışırsa o ölçüde zayıflıklarının, yetersizliklerinin farkına varıyor.?(s.66) 1980 sonrasının devrimcileri siyasi düşünce ve çalışma yürütemeyecek kadar teknik ayrıntı ve polisiye önlem içine gömülmüş durumdadırlar. Çünkü giderek amaç ve hedef uzaklaşıyor, bu yöntemlere olan inançlarını kaybediyorlar: Kahramanlardan Turan düşünüyor: ?Yaptıklarımıza inancım var (?) yapılış şekillerine inancım yok.?(s.69) Hatta kendi gazetelerinde çıkan yazıları beğenmiyorlar, solun gücünün çok abartıldığını düşünüyorlar. Sürekli amaç değil, biçim üzerinde tartışılıyor.(s.86)

İlk yıllarda yapılanlar ?topluca oynanan çok zevkli, eğlendirici bir oyun? iken, giderek zevkli olmaktan çıkıp tehlikeli ve isteksizce yapılan işler toplamına dönüşüyor. ?İlerledik, büyüdük, parti olduk, yürüdük gidiyoruz? söylemini eleştirenler, buna güvensizlik duyanlar ve bunu dillendirenler ortaya çıkıyor.(s.95) Akçeli konulardan söz edilmiyor ama profesyonellik meselesi hep tartışmalı bir konu.(s.104) Akçeli konular hep var, ama daha sonra, projecilik zamanında daha görünür ve tartışılır hale geliyor.

Zaman zaman Kaan Arslanoğlu?nun mesleğinden bir şeyler kattığı ?psikolojik? incelikler var analizlerde; bir çeşit psikolojizm diye not almışım.* Devrimcilerde devrimciliğin kitlesel, düşünülmeden girilmiş, dalgaya kapılınmış bir etkinlik olduğu vurgulanıyor: ?Önemli bir iç hesaplaşmadan geçmeden girmişti bu yola. O yıllarda arayış içinde olan, bir şeyler yapmak, bir ideal için özveride bulunmak, kişiliğini sağlamlaştırmak ve kanıtlamak isteyen gençler, öğrenciler, aydınlar için hızla politikleşme olgusu uzak durulması imkânsız bir kitlesel cereyandı.?(s.78) Şimdilerde de yakındığımız okuma eksikliği, farklı konulara ilgi duymama, farklı alanlarda (hiçbir alanda) derinleşmeme eğilimi uzun bir geçmişe sahip sol harekette. ?Devrimci bir kadronun siyasi faaliyet dışında başka alanlara ilgi duymasına açıkça karşı çıkılmazdı. Ama yine de bu tür eğilimlerin tuhaf karşılanıp, küçümsendiğini bilirdi.?(s.108) Kültürel ortamın şekillenişinde böyle bir genel eğilim var ama solun bu konuda hataları olduğu da bir gerçek. Solun kadroları kendilerini engellenmiş ve daraltılmış hissediyor: Ancak önder kadrolar ?Mücadelede uzlaşmaz ve sonuna kadar fedakâr olanlara özgü gönül rahatlığı içinde varılan düşünce özgürlüğü?? içinde bakıyorlar meselelere.(s.109) Türkiye solunda çeşitli uluslar arası modelleri taklide yönelen, Çinci, Arnavutlukçu, Sovyetik olan, hatta yıkılışta bile glasnostçu, perestroykacı olmak suretiyle bizzat önder kadrolar tarafından bu sefer tersten tekrarlanan şablonculuk ve dogmatizm düşünüldüğünde bundan bile o kadar emin olmamak gerekiyor.

Solun yaptığı hatalar bitmek bilmiyor, fazla okumuş yazmış, gözlüklü, entel tipler sevilmiyor; solda hep bir çeşit ?aydın düşmanlığı? bulunuyor: ??entelektüelliği hakkıyla kullananlara, arkadaşları gibi önyargıyla tepki göstermese de? ?entelce? bulur ve küçümserdi.?(s.139) Ve bir de okullarda, üniversitelerde çalışkan ve pratiğin içinde çok fazla olmayan öğrencilere dair ??ön sıra tutkunu bu ?inek? tipler arasında gerçekten demokrat denilebilecek birçok insan vardı.?(s.126), bunları da önemseyelim diyorsa haklıdır. Ve nihayet işler sıkışınca devrimciliğin hoş yanları azalıyor, geriye zorlukları kalıyor.(s.152)

Bu romanda daha sonra uzun ve ayrıntılı işkence, ihanet sayfaları geliyor: Yoldaşlarını satanlar, işkenceye direnemeyenler, bazı arkadaşlarını, daha önemli ilişkilerini, üst kadrolarını, ilişkilerini kollamak için verenler? Daha neler neler. Bunları 12 Eylülle ilgili birçok anı, inceleme ve romanda okumuş, filmde izlemiştik. Bana hep anti-komünist soğuk savaş ideolojisinin yapı taşlarından biri olan şu hikâyeyi anımsatıyor: ikinci savaşta karşı saflarda sosyalistler ve diğerleri siperlerde oturmaktadırlar. Sosyalist bir genç asker safını seçer; siperinden çıkıp kendi safı olduğunu düşündüğü karşı sipere atar kendini karanlık bir gece yarısı. Ama orada aradığını bulmak ne kelime, yoldaşları casusluk yaptığı gerekçesiyle asıverirler sabaha karşı? Romandaki trajik eylem sahneleri de farklı bir işe yaramıyor: ?Bir ant bile içemedik.? ?Ne andı. Şuraya bak, kaç kişi kaldı ortada.?(s.232) Arslanoğlu?nu taşlamak bu konuda en son isteyeceğim şey olabilir, ama dolayısıyla ?bunlar gerçekler, yaşananlar? diyerek uzun uzun anlatmanın vatana millete bir faydası olduğunu hiç düşünmüyorum.

İki roman arasında düşünsel bir süreklilik olduğu söylenebilir. Bu romanda sona doğru Kaan Arslanoğlu?nu Karşıdevrimciler?e taşıyan, onun inşasını kolaylaştıran gözlemler de yer alıyor, bizi karşı devrimcilere taşıyacak mühim sorunlara değiniliyor: ?Devrimcilerle entelektüeller arasındaki bu sağırlar diyaloğunun sonu nereye varacaktı? Acaba başkalarını kendi kalıplarına sokamıyorlarsa, o kalıpları değiştirmek mi gerekiyordu??(s.237) ?Hareketin yediği darbeler çok kişinin hayat akışını değiştirdi.?(s.258) Bir başka alıntı: ?? yaşamın tadını çıkarabilme olanaklarının gizli sevincini duyuyorlardı yüreklerinde. Ucuz kurtulmanın, yıllardan sonra bağımsız, bildiğince yaşayabilmenin, ilkesiz, kuralsız, kalıpsız bir hayatın sevincini. Hani yeni durumlarından açıkça memnun olanları da yok değildi aralarında.?(s.258) Yine Karşıdevrimcilere bir başka geçiş: Yeni dönemde kendilerini çoğunluğu apolitik, ama yine de kendilerinden çok daha anlaşılır ve açık buldukları yeni arkadaş grupları, söyleşilerin sınır tanımayan çeşitliliği içinde buluyorlar. Hiç kimsenin yeni görevler vermediği, sorumluluklarını hatırlatmadığı, kenara çekip, hocam bu meselede şöyle tavır almak gerekir demediği ilişki türleri.(s.259) Kadınlar için siyasi olmayan erkeklerin siyasi olmayan kızların siyasi olmayan basit, fakat hoş ve dinlendirici sohbetlerine katılmak, değişik, yepyeni özendirici hisler uyandırıyordu. Geçmişte tamamen koptukları dışlarındaki dünyayı tanımaya çalışıyordu. (?) İdeal insanlar aramıyordu etrafında.(s.260) Kendi çevreleri dışından yeni insanlarla tanışıyorlar elbette. Her etkinliği, her yönelişi bir kişisel tatmin aracı olarak sayan Enginle tanışıyor mesela Aylin. Sevgiyi de, nefreti de, mutluluğu da, mutsuzluğu da küçümseyen? çoğu demokrat gibi devrimciliği de? Ama tümünü öyle kendinden emin, öyle esprili, öyle ince formüle ediyor ki, bu üsluba hayranlık duyuyor.(s.262)
Konformizm, sınıfsal kökene dair özellikler su yüzüne çıkıyor iyice: Ailece Sapanca gölüne gidiş, arabayla seyahat etme, etrafın güzelliğini izleme, yaşamın dinginliğini keşfetme? her şey memnuniyet ve mutluluk veriyor.(s.263) Örgütten ayrı düşünce, bağımsız olunca ?ben de kimseyi beğenmeyeceğim? diyor Aylin.(s.266) Böyle bir dönüşün, makas değiştirmenin sadece işkence ve polis baskısından kaynaklandığını kim söyleyebilir?

Diğer yandan yalnızca bireysel kopuşlar değil bunlar, kolektif olarak da bir çöküş halinde devrimciler: yapılan hatalardan kimse ders çıkartmıyor, yani iş bittiğinde, bir dönemin defteri kapandığında bile ders çıkartılmıyor, herkes sokağa salınmış oluyor. Buradan karşı devrimcilerden başka bir şey çıkmıyor, yeni bir sayfa açacak enerji çıkmıyor ne yazık ki? ?Direniş ve cesaret siyasi doğruluğun göstergesi olarak sunulmaya devam edecek.?(s.267) ?Senin bin gün düşünüp de ettiğin bir lafa kimse bir dakikasını vermeyecek, fakat beylik nakaratlara insanlar aylarını, yıllarını, hayatlarını feda edecek. Neyse, bunlar boşuna??(s.267) Karşıdevrimcilerin geleceği yer, kaynaklar buralardan çıkarsanabiliyor.
E. Zeynep Güler ‘in 23.06.2008 tarihinde Günlük İnternet Gazetesi haber.sol.org ‘da çıkan yazısı http://haber.sol.org.tr/okumaodasi/473.html

Kaan Arslanoğlu’nun Karşıdevrimciler – Devrimciler 2 adlı romanı *her kesimden okuyucunun kendinden bir şeyler bulacağı bir malzemeye sahip. Zira, güncel olaylardan, kolay çağrışım yapacak süreçlerden ve tanıdık mekânlardan sesleniyor. Kaan Arslanoğlu, Karşıdevrimciler?de bir kez daha içinde yaşadığımız çağa, topluma ve bizi çevreleyen siyasi, sosyal, kültürel değerlere bakarak, toplumsal süreci belirleyen ayrıntılara dikkat çekmiş. Okuyucusunu siyasi gerilim atmosferi içine çekerek, kriminalize durumlar ve olaylar içinde gezdiren Karşıdevrimciler, klişeleşmiş doğruların nefile varlığı, bilgi eksikliği ya da yokluğunun yıkıcılığı, geniş çoğunluğun olmayan iradesi, boş bulunan meydanda isteyenin istediği gibi ?at oynatması? sonucu oluşan karmaşa üzerinde şekillenmiş. ?AB, demokratikleşme, insan hakları, özgürlükler, kimlik politikaları, azınlıklar ve liberalleşme? gibi kavramların Türkiye?nin kritikleşmiş siyasi, sosyal, ekonomik sorunlarında nasıl rol oynadığı şeklinde de özetlenebilecek olan Karşıdevrimciler?in başkarakterlerini sürecin aktörleri ve figüranları oluşturmuş.”
Kaan Arslanoğlu romanın içeriğini şu sözlerle açıklıyor: “Korku filmlerinde zaman zaman yinelenen etkileyici bir izlek: Kişi yaşamını sürdürür, konuşur, sorunlarla boğuşur, sevinir, kaygılanır. Ama aslında ölüdür. Öldüğünün farkında değildir. (Altıncı His, Diğerleri filmlerini anımsayın.) Bizde de kendini solcu, devrimci sanan on binlerce insan sol için kaygılanıyor, sol söylemi sürdürmeye çalışıyor. Ama farkında değildirler, aslında karşıdevrimcidirler. Sosyalist ruhları yıllar, on yıllar önce ölmüştür; onlar hala yaşattıklarını sanmaktadırlar.

?Karşıdevrimciler? işte bu gerçeğin ruhsal düzeneklerini anlatıyor. Sanki ilk başladığı yerden devam ederek. Sonraki romanlarımdaki gibi gerçekçiliğin tüm gerçeküstücü – kübik – hayalci olanaklarını zorlayarak değil. Düz, basit bir anlatımla. Elbette, yaşamın ve insanın karmaşıklığını aktararak, yorumlayarak. Biraz da dalga geçerek.

?Karşıdevrimciler? romanının kapağındaki ikinci adı: ?Devrimciler-2?. Bir karşıdevrim cenneti olan ülkemizdeki her tür karşıdevrimciyi görebilirsiniz. Böyle bir ortamda hala devrimci kalmaya çalışanları, umudu, yeniden göveren, duruşuyla insanıyla çoğalan direnç damarını da fark edebilirsiniz… ?Kitaba Karşıdevrimciler adını koydum, çünkü; roman yirmi sekiz yıl sonra devrimciliğin neden karşıdevrimciliğe dönüştüğünü bir kez daha irdeliyor. Neden ikinci ismi Devrimciler 2: Devrimciler?den sonraki hemen her kitabım siyasi roman, kendi romanlarım için yeğlediğim terimle politik-psikolojik roman. Bu onuncu romanın ikinci ismi Devrimciler?le başlayan bir sürecin (aynı zamanda bir romancının yazma sürecinin) günümüzde Karşıdevrimciler?le belli bir noktaya gelişini simgeliyor. Çember umarım tamamlanmamıştır.”

“Karşıdevrimciler onuncu romanım. Onu da ötekiler gibi pisliğin ortasına attım. Yolu açık olsun” diyor Kaan Arslanoğlu…
Peki nasıl bir pisliktir, yazarın gözüyle kitabın içine atıldığı pislik. Kaan Arslanoğlu, bu soruyu da şöyle yanıtlıyor:
“Nasıl bir pisliktir bu içine attığım pislik. Kapitalizmden başka ufuk göremeyen insanlık çoğunluğunun dünyayı hızla kirlettiği, doğayı iştahla öldürdüğü bir alemdir. Solcuların bile büyük çoğunluğunun sahte gündemler yaratarak kokuşmayı unutturmaya çalıştığı bir ortamdır. Edebiyattan sanattan hoşlanan, anlayanlar azınlıktı, sayıları daha da azalıyor. İnsanlığın zekası pek parlak değildi, medya her geçen gün daha da aptallaştırıyor. Düşüncede, yazıda, çizide, haberde tekelcilik dizginlenemez, gidiyor.

Öyle bir kapalı sistem kurmuş ki adamlar, ne söylerseniz söyleyin, isterseniz devrimci, isterseniz Marksist olun, sisteme ve sistemin daha da gericileşmesine hizmet ediyorsunuz. Bir kod sistemi kurmuşlar, sekiz on peşin yargıdan oluşan bir yorum kalıbı oluşturmuşlar, entelektüel olun, sıradan vatandaş olun, o kısır kavram havuzundan düşünmek; tüm kişi, grup eğilim ve olgulara ona göre yorum getirmek zorunda kalıyorsunuz”
Aslanoğlu, “Türkiye?de sol, 12 Eylül darbesiyle sadece fiziksel olarak değil, moral anlamda da ezildi. 12 Mart bunu yapamamıştı, çünkü devrimcilerin baskın tavrı direnişti azgın gericiliğe karşı. 12 Eylül?de de direnenler çoktu, fakat yazık ki baskın tavır çözülüştü. Bugün her kesimden sol neden bu kadar güçsüz diyorsanız, cevabını bu acı gerçekte aramalısınız” diyor. “İnkar etme, karşıt tepki oluşturma tavırlarıyla gizlenmeye çalışılan, ancak alttan alta durmadan zehirleyen derin utancı aşamama sorunundan. Bu yozlaştırıcı eziklik duygusunun üstesinden gelebilmek için samimiyet ve özeleştiri cesareti gerekiyordu, o da yeni solda pek zayıftı” diyen Aslanoğlu, “Kötücül psikolojik karmaşalar üstünden ancak karşıdevrimcilik gelişebilirdi, öyle de oldu. Devrimciler romanına geniş bir sol kesimce gösterilen bilmeme, duymama tutumu da toplumdaki genel bilgisizlik ve ilgisizlik niteliklerinin dışında, sözünü ettiğim karmaşadan temelleniyordu” şeklinde düşüncelerini dile getiriyor. “İYİ EDEBİYAT SANILANDAN GÜÇLÜDÜR…” Eserlerinin sadece içeriğiyle değil, sanat yönü ile de kayda değer olduğuna inanan Kaan Arslanoğlu, “İyi edebiyat sanılandan da güçlüdür. Kendine bir alan yaratır, o alanları korur. O alana giren kötü edebiyatı da, gericiliği, piyasacılığı da çok kötü pataklar. Bu bir gerçektir ve bu gerçekten ötürü iyimser olunabilir. Ama edebiyatın bu alanı çok geniş değildir. Sınırlıdır. Etkisi daha çok uzun vadede görülür. O yüzden de temkinli bir iyimserlikle sabırlı olmak, gayretli olmak gerekir…” diyor.

Kitabın tanıtım yazısında, ?Kaan Arslanoğlu, yeni romanı Karşıdevrimciler’de; devrimcilik, solculuk, ulusalcılık, sosyal-demokratlık, liberallik ve sivil toplumculuk gibi artık iç içe geçmiş ve birbirinin yerine kullanılmaya başlanan kavramları sorguluyor, tabii ki devrimciliği referans alarak?
Avrupa Birliği, insan hakları, özgürlükler, kimlik politikaları, azınlıklar ve liberalleşme gibi Türkiye’nin güncel sorunlarına odaklanan romanda, Arslanoğlu, zor olanı seçiyor ve içinden geçtiğimiz günlerin siyasal olay ve aktörlerini ele alıyor. Devrimcisi, karşıdevrimcisi, liberali, sivil toplumcusu, sendikacısı, entelektüeli, yazarı, yayıncısı, sosyal demokratı, ulusalcısıyla tüm karakterlerini yer yer ironik yer yer de trajik biçimlerde betimleyen Arslanoğlu, onları bir kuklaya dönüştürmeden, canlı ve dinamik bir biçimde anlatarak, hem içinde yaşadığımız siyasal atmosferin bireysel ve toplumsal etkilerini hem de onu üreten ve dönüştüren bilinçleri tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor.
?Karşıdevrimciler’de bir karşıdevrim cenneti olan ülkemizdeki her tür karşıdevrimciyi görebilirsiniz. Böyle bir ortamda hâlâ devrimci kalmaya çalışanları, umudu, yeniden göveren, duruşuyla, insanıyla çoğalan direnç damarını da fark edebilirsiniz.? ifadeleri yer alıyor.

*Aysel Sağır’ın 16.05.2008 tarihinde Radikal Gazetesi Kitap Eki’nde Çıkan Romana Dair Yazısı
(…) Başlangıç tarihini 12 Eylül dikta rejiminden bugüne kadar gelen süreç doğrultusunda takip edeceğimiz kitap, gizemli kimliğiyle İngiltere?den Türkiye?ye Vakıf yetkilisi olarak gelen Mr. Erwin Atkins etrafında dönüyor. Türkiye?de daha önce irtibatta olduğu Sedat Hoca ve yardımcısı Meral?le İstanbul turlarına başlayan Atkins, attığı her adımda çözülmesi gereken sırları da birlikte sürükleyecektir. Tabii, burada Atkins?in turları turistik bir gezi olarak anlaşılmasın. Aslında Atkins?in Türkiye?yi ve Türkçeyi çok iyi bildiğine dair ipuçları İstanbul?da geçirdiği her gün giderek su yüzüne çıkacaktır. Yetkilisi olduğu vakfın, bağımsız gazetecilik, sendikalar ve meslek örgütlerinin vakıfla eşgüdümlü çalışmasını gerektiren fon kaynaklı projesinin pilot görüşmelerini yapan Aktins?in muhatapları, tanınmış gazeteciler, sendikacılar, parti başkanları ve entelektüeller olacaktır. Sadece projenin gerektirdiği ilişkiler sonucu gelişen faaliyetlerle sınırlı kalmayacak çok geniş alana yayılacak bir başlangıc eşiği söz konusudur. Sedat hoca, yardımcısı Meral, Meral?in eski sevgilisi Serkan, Nesim Başkan, Nilüfer, Laz Kemal, eski örgüt lideri Yılmaz, romanda kendi başlarına birer kimlik olmakla birlikte onun ötesinde belirli zamanları ve toplumsal durumları temsil ederler.

Soğuk kuytular
Söz konusu kimlikler aynı zamanda Atkins?in taşıdığı sırların esrarını ele verecek potansiyel de taşırlar. İstanbul?un içine dalarak birçok insanla tanışan Atkins, tanışmalarına geçmişten gelen tanışıklık ve ilişkileri de ekleyince olaylar giderek karmaşıklaşacaktır. Geçmişten gelen yoğun yaşanmışlıkların ağırlığıyla giderek kafası karışan Aktins?in içinde bulunduğu duruma anılarının çağrıştırıcı gücü de eklenince gerilim elle tutulur bir hal alır.
Romanda tanıştığımız Nilüfer gibi isimler bizi tıpkı Aktins gibi ağırlığını üzerimizde hissedeceğimiz yüzleşilmesi yapılmamış gerçeklere götürür. ?Türkçeyi bile zor toparlıyormuş. Beyninin kalmadığına dair işaretler yaptı. Durumunu tahmin etmiştim de, farkındalığı ve bu şekilde ifade etmesi içime dokunmuştu. Kendimi zor tuttum birkaç şey söylememek için. Kim bilir neler yaşamıştı. Ölüm orucunda, cezaevinde ve hele onun öncesinde. Ne büyük bir hazineydi, ama kapalıydı, kapalı ve kısıtlı. Bu derinliğe dalmak için neler vermezdim. Kayıp arşive sızmak için. Burası acımasızlığın, katliamların ülkesiydi hala. Nilüfer?e baktıkça korkulu rüyalarıma düşmüş gibi hissediyordum kendimi. Ortak bilinçaltımızın soğuk kuytularına. O tekinsiz rüyalara.?

Temsil ettikleri toplumsal durumları aracılığıyla karakterlerin ustalıkla iki ayrı kategoride sergilendiği kitapta, her ne kadar söz konusu kişiler hayat hikâyeleriyle ayrı olaylar ve süreçlerden beslenseler de giderek ortak bir noktada buluşurlar. Eski örgüt lideri Yılmaz buna bir örnektir. Geçmişte arkadaşlarını ele veren örgüt lideri Yılmaz?ın, Aktins?le tanışıklığı nerelere dayanmaktadır? Sedat hocanın yardımcısı Meral?ın ağzından ?entelektüel çetecilik? lafları bir küfür gibi dökülecektir. Bir köşeye sıkışmış hissini veren Meral?in kadınlık konumuyla yaptığı iş arasındaki bağlantının dile gelmeyen etkileri bir kültürel durumu yansıtmanın ötesinde, dejenerasyonu mu işaret etmektedir?

Benmerkezci solcular
Aktins?in diplomatik diyalogları, iç dünyaları harekete geçirir. Kişiler adeta sahtekârlıktan usanmışçasına, söylediklerini, yaptıklarını temize çekerler. Her diyalog ve tanışma sonrası bu kez de onların iç dünyasına tanık oluruz. ?Ne biçim insanlar bunlar! Ne kadar umursamazlar başkalarını… Dünyası nasıl bu denli benmerkezci olabilir bir solcunun, bir devrimcinin? Neden böylesine kanıksamışlar yalanı dolanı?… Tamam, militanlık bana göre değil. Zayıfım. Korkağım. Ama hiç mi değerim yok, onurum?… Devrimcilik bana göre değil, ne yapalım. Şimdi aktivistlik deniyor. Polis sopası, biber gazı yemek var, saçlarından tutulup yerlerde sürüklenmek… Mücadele gibi değil, aşağılanmak gibi geliyor bana. Kahrolası gururum. Evet, ödleklik de cabası. Yanlış ama elden ne gelir. Bir kez başıma geldi topu topu, ta yıllar önce. Herifin kenef kokulu ellerini hâlâ yüzümde hissediyorum. Evet, kimseyi suçlayamam, sen aktivist, devrimci şucu bucu değilsin diye, kendim ne bokum sanki. Fakat devrimci olma hadi, düzeni yıkmak için de kelle koltukta çabalama. O zaman bu kadar mı savrulmak lazım? Değiştiremiyorsak düzeni bu kadar mı kulu kölesi kesilmek lazım??
Meral ve anlatımlarından tanıdığımız eski sevgilisi Serkan, dürüstlük ve doğruluk çabalarıyla yakınlık hissettiğimiz karakterler arasında yer alırlar. Ama genel bir bozulmuşluk herkesi etkisi altına almıştır. Bizzat buna hizmet edenlerle, direnenler arasında gizli bir savaş olduğunu hissetsek de, felsefi yoksunluk ve bilgi eksikliğine çarparız bu kez de. Mutlaklaştırılmış doğrular hareket alanımızı sınırlayacaktır. Sorgulama geçidinde sıkışıp kalan işçi sınıfı öğretileri gibi. ?Usta ne diyordu, devrimin asıl gücünün proletarya olduğunu söylerken: ?Onların zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktur? Halbuki en başta canları var, sonra rahatları var, az ya da çok… Evleri, karıları, çocukları var. Bazen hayli yüklü ücretleri de var. Kaybedecek şeyleri çok diye ilerici güç olmaktan çıktılar mı, hayır. Belki hepsi devrimci değil, ama yeri geldiğinde soldan yana potansiyel koyuyorlar. Ya ben, bizim gibiler…?

Her ne kadar Atkins, Türkiye?ye Avrupa fonlarıdan akıtılacak paraların hedeflenen projeyle ilişkisinin organizasyonu için gelse de, bir Türkiye gerçeğinin içine dalacaktır. İslami yükseliş, derin devlet, pazar edebiyatı, ölüm oruçları, oryantalizm, özel güvenlikçiler, eski devrimciler… Toplumsal ve siyasi mozaik üzerinde şekillenen Karşıdevrimciler, her kesimden okuyucunun kendinden bir şeyler bulacağı bir malzemeye sahip. Zira, son derece güncel olaylardan, kolay çağrışım yapacak süreçlerden ve tanıdık mekanlardan sesleniyor.”

Kaan Arslanoğlu ile Karşıdevrimciler Romanı Üzerine Cumhuriyet Kitap Eki’nde Yapılan Söyleşi

İlk romanınız Devrimciler?in (1988) yayımlanmasından bugüne, siyasi ve entelektüel hayatımızdaki nasıl bir değişim sizi Karşıdevrimciler?i yazmaya yöneltti?

Edebiyat çevresinde yirminci yılımdayım, onuncu romanımı yazdım. Evet, ilki Devrimciler?di, bu da Karşıdevrimciler. Ben Darbe öncesindeki devrimcilik anlayışının darbeden sonra büyük ölçüde değiştiğini düşünenlerdenim. Veya şöyle de diyebiliriz: Darbe öncesinde sosyalist sol kesimde güçlü bir biçimde var olan olumsuz özelliklerin darbeden sonra iyice baskın hale geldiğini iddia etmekteyim. Bunu ilkin darbeye ve darbeyle şiddetlenen ağır baskıya karşı güçlü bir direniş sergilenememesinden anlamış, büyük hayal kırıklığı yaşamıştım. Bu öldürücü baskılara karşı direnişe de tanıklık etmiştik, ama hakim yön ezilişti. Devrimciler?de bunun nedenlerini sorgulamaya çalıştım. O kitaba gösterilen tepkiler ve tepkisizliklerle ikinci büyük hayal kırıklığını yaşadım ve sonrasındaki birkaç yıl içinde solun yeni kafa yapısını iyice kavradım. Ondan sonra buna rağmen, bu baskın olumsuz yapıya rağmen neler yapılabilire kafa yormaya başladım. Aradaki kitaplarım hep o arayışın kitapları oldu. Şimdi kafam neler yapılabilir konusunda daha da netleşti. Yeni gelişmelerle umudum birazcık arttı. Karşıdevrimciler bu tablonun ve bu ruh halinin romanıdır.

Roman boyunca bir kavram kargaşasına tanık oluyoruz ve günümüzün popüler tanımlarıyla sık sık karşılaşıyoruz; ulusalcı, liberal, demokrat, dinci vb.
Bu kavram kargaşasını neye bağlıyorsunuz?

Geçmişteki solcuları, okumadıkları, araştırmadıkları, düşünmedikleri yönünde eleştirilerle içten ve dıştan çok hırpalıyorlardı. Bir de tek yanlı okudukları yönünde. Söz konusu eleştirilerin haklılık payı da vardı, abartılı yanları da. Şimdiki sol nedense daha az eleştiriliyor o konuda. Peki, olumluya giden bir şeyler mi görülüyor da eleştiriler azaldı? Hayır, okuma oranlarının iyiye gittiğini düşünmüyorum. Tek yanlılık azaldı mı? Aksine, korkunç ölçekte arttı. Solda birkaç cephe güçlü ve dolayısıyla her cephe içinde cephe içi kavramlar geçerli. Kendini aydın olarak, solcu olarak gören çoğu insan sekiz on kavram üstünden düşünüyor ve o şekilde kafasındaki tüm sorunları hallettiğini sanıyor. Hallediyor da. Bu kavramlar kendi konumunu haklı ve doğru gösterme, karşı tarafı da hain ve satıcı gösterme işlevine hizmet eden kavramlar. Kafalarda kodlar var, o kodların dışında bir dille konuştuğunuzda karşı tarafın bilgisayarı (yani beyni) onu algılamıyor ya da hemen ?spam?e, çöpe atıyor. Ben hem buna işaret etmek istedim, hem söylediklerimin okunmadan beyinlerdeki çöp bölümüne gönderilmesine engel olmaya çalıştım. Herkesin kod sistemine uygun yazmaya çalıştım. Kendi düşüncelerim asla seçmeci-eklektik değil. Ama kavramları herkesin anladığı manada kullanmaya çalıştım.

Karşıdevrimci kimdir? Romanda, herkesin, her kahramanın kafasında farklı bir Karşıdevrimci tanımı olduğunu görüyoruz, bu bağlamda, 12 Eylül öncesinden günümüze, Karşıdevrimci sözcüğünün içerik değiştirdiğini söyleyebilir miyiz?

Tüccarın ticari rakibi aynı malı satan öbür tüccardır. Solcu bir grubun siyasi rakibi de öncelikle öbür solcu gruplardır, anlayışlardır. Sağ kanat içinde de geçerlidir benzer bir rekabet. Darbe öncesinde yaşanmıyor muydu bunlar? Solun içi küfür kıyametti, çatışmalarda ölümlerle karşılaşıyorduk. O zaman da karşılıklı faşistlik suçlamaları ciddi boyutlardaydı. Her ülkede neredeyse her dönem yaşanmıştır bunlar. Çatışmalar, suçlamalar bir ölçüde siyasi liderlerin ihtiraslarından, kötücüllüklerinden kaynaklanır. Ama her şeyi liderlerin, yazarların kötücüllükleriyle açıklarsak yanlış yapmış oluruz. Felsefi, siyasi görüş farklılıkları, kırılma anlarında ciddi duruş farklılıklarını da beraberinde getirecektir. O zaman da çelişkiler şiddetlenecektir. Sadece ağlayıp yakınarak sol içi ayrışmaları engellemek olası değil. Bugün bir kesim sol etnik ayrışma özgürlüğünü, böyle bir özgürlüğü başat olarak içeren kendince demokrasiyi ülkenin temel meselesi sayıyor. Böyle bir demokrasiye stratejik veya dönemsel olarak sıcak bakan kim varsa (ABD, AB, AKP) onunla ittifak yapıyor, en azından ittifak yapanlarla ittifak yapıyor. O kesime göre bu çizgiye uzak duran kim varsa ulusalcıdır, faşisttir veya az buçuk faşisttir. Karşıdevrimci kavramını fazla kullanmıyorlar. Karşıdevrimci kavramı şu dönem öbür kanatça kullanılıyor çünkü. Evet, diğer kesimden de bahsetmiş oldum. AKP, AB, ABD?ye karşı olan sol kanatsa ötekilere karşıdevrimci, dönek, satılmış diyor. Kitabım bu ayrımın neresinde? İkinci gruba daha yakın durduğunu itiraf edebilirim, ama onun içinde değil. En azından bu ülkede sosyalistle anti emperyalizmi, yurtseverlikle komünistliği birleştirmeye çalışan bir güç de var. Kitap en çok ona yakın. Çünkü ben ikinci büyük grubun anti kapitalist olduğuna da, anti emperyalizminde tutarlı olduğuna da inanmıyorum.

Roman, 12 Eylül?ü yaşamış ve o günleri bir şekilde atlatmış sol gelenekten insanların bugününü anlatıyor. Kimi parti başkanı, kimi sendika temsilcisi, kimi ölüm orucu direnişçisi, kimi öğretim üyesi. Hepsinde ortak olan, 12 Eylül?e ve kendi kişisel mücadele tarihlerine dair geliştirdikleri savunma mekanizmaları mı?

12 Eylül?e karşı başat tavrımızın teslimiyet olduğunu söylemiştim. Bu eziklik duygusu istisnalar dışında siyasi grupların ve siyasi şahsiyetlerin büyük çoğunluğunda baskın. Bir şeyleri hep örtmeye çalışıyorlar. Geçmişte kendilerini ezen güce karşı kim dikleniyorsa, ne olduğuna bakmaksızın ona sempati duymaya başlıyorlar. Artık çoğunda amaç kendi başlarına bir şeyler olabilmek, bir yerlere gelebilmek değil. Bir şeylerin arkasına asılarak bir şeyler yapabilmek. Bunu da açıkça söyleyemiyorlar. Sinsi, gizli pazarlıkçı, iki yüzlü tavırlar yaygınlık kazanıyor, hoşgörüyle karşılanıyor.

Olay örgüsüne eşlik eden, karakterlerin kendileriyle hesaplaşmalarına tanık oluyoruz; bu hesaplaşmalar bize en aydınından eğitimsizine, toplumca bir yanılgı içinde olduğumuzu söylüyor diyebilir miyiz? Edebi açıdan da devrimciliğin bir parodisini sunuyor, bu iç konuşmalar, biraz açabilir misiniz?

Kendi konumunu, kendi yaptıklarını bir şekilde haklı görmek için zihnimiz bir gayret gösterir. Bazılarımızda hafif bir gayret, bazılarımızda kendini paralarcasına bir gayret… Kişilik farklılıklarımıza göre artık. Bunları roman dilinde yansıtma olanağı bulunuyor. O zaman da o kişinin karakteri, tavırları, tutarsızlıkları hakkında içerden daha derinlemesine fikir edinebiliyoruz. Asıl amacım buydu, ama aynen aktarınca, kişinin konuştuğu ettiğiyle, düşündüğü arasındaki çelişki gösterilince ister istemez parodiye dönüşüyor anlatım. Bunu da istemedim değil, romanın eğlenceli yanına katkı sağladı.

Karşıdevrimciler?i bir yabancılaşma eleştirisi olarak okumak mümkün mü; bireye, topluma ve moda kavramlara?
Kapitalist toplum düzeninde şu veya bu ölçüde bir yabancılaşmaya düşmemiz kaçınılmaz. Fakat bu olumsuz verili durumdan kurtulmaya değil yararlanmaya çalışanlar çoğunlukta. Solda, okumuşlar arasında da çoğunlukta. İyiyle kötü arasındaki fark bence tam da burada ortaya çıkar zaten. Kirlilikten bir ölçüde uzaklaşmaya mı çalışırsın, ondan yararlanmaya mı çalışırsın? Oradan, o ilişkilerden, ikiyüzlülükten, aldatmacadan siyaset yapanlar, yazarlık, sanat yapanlar… Evet, roman onların eleştirisi.

Kapitalizmin ve 12 Eylül?ün bireysel ve toplumsal hayatlarda nasıl sonuçlar ve yıkımlar doğurduğunu kahramanlarınızın yaşamlarında görmek mümkün. Romandan gerçeğe dönersek, bütün bu yıkımları ve yanılgıları onaracak, bizi gerçeğe götürecek olan yine nedir ve edebiyatın bu konuda söyleyecek sözü var mıdır?

İyi edebiyatın her zaman söyleyecek sözü olur. Boş laf anlamında değil, gerçekliği ifade etmek anlamında. Nedir bu gerçeklik: İyi edebiyat ve felsefe zaten insanın temel sorunları üstünde dururlar esas olarak. Böyle etkinlikler insanı daha da insanlaştırır, geliştirir. En azından bir kesim insana güç ve motivasyon verir. Yıkıma karşı ne yapılabilir? Benim ilaç olarak önerdiğim şey açıklık, içtenlik ve dürüstlüktür. Bunların hepsi ahlaksal kavramlardır diyeceksiniz. Ben de evet, tam da bunu, ahlaklı olmayı öneriyorum diyeceğim. İnsanın doğru, düzgün ve ahlaklı olmasının yolu açıklıktan, dürüstlükten geçer. Hatasız insan olmaz. Hataları ortaya koymak gerek, hataların kabul edilmesi gerek. Hataları kabul etme, unutturmaya çalış, gündemi bulandır, içtenliğini kaybedersin. Bir süre sonra hata senin karakterin olur, hatasız yaşayamazsın. Söylediklerinle düşündüklerin her zaman tam olarak birbiri üstüne oturmaz, böyle bir şey beklemiyorum, önermiyorum. Ama arada bu denli farklar bulunursa, şimdi yaşadığımız siyasi ortamdaki gibi traji-komik farklar bulunursa, yaptığımız siyaset de yalan siyaseti olur. Arkamızda sadece yalancıları buluruz o zaman.

Romanın baş karakteri ?yabancılaşmış? yani, siyasi nedenlerle İngiliz vatandaşı olmuş bir mülteci. Bu durumu aydın yabancılaşmasına yorabiliriz gibime geliyor. Ne dersiniz?

Yayınevinin editörü Ahmet Öz tam da bunu söylemişti. Baş kahraman İngiliz. Geliyor, burada birtakım aydınlarla, siyasilerle iyi ilişkiler kuruyor. Romanın göndermesi tam da bu demişti Ahmet. Bizim bazı aydınlarımız, bazı sol siyasilerimiz artık bu toplumun İngilizleri olmuşlar.

Kahramanlarınız siyasi ve entelektüel hayatımızdaki bazı kişileri çağrıştırıyor, onları yaratırken gerçek kişilerden esinleniyor musunuz?

Esinlenmemek olası değil. Bu romandaki özellikle iki kahraman gerçek hayattaki iki şahsiyetten kuvvetli esinlenmeler taşıyor. Yine de sonuçta kurgusal tipler bunlar. Esinlenmek ve o esin üstünden gitmek hem çekici, hem kolay edebiyatta. İyi edebiyatta bunlar hiç olmaz diye bir kural da yok elbette, fakat olabildiğince kaçınmaya çalışıyorum o yoldan. Bir orta yol bulmaya çalışıyorum bazı tipler için.

Aynı zamanda bir ruh hekimisiniz, romandan alıntılarsak ?Bizi ayakta tutan ütopyalarımızdır,? sözünü günümüz insanı için nasıl yorumluyorsunuz?

Öncelikle suyu çıkarılmış bir söz olarak yorumluyorum. Güzel bir sözü yerli yersiz en olmadık kişiler yineleyip durursa o sözün kıymeti kalmaz. Yeni bir söz bulmak gerekir. Bu söz de zaten pek olumlu olmayan bir tipçe söyleniyor romanda. Keyifli veya efkarlı anlarımızda, romantik bir havamızdaysak hepimizin birtakım ütopyaları tütüyor sigara dumanı gibi kafalarımızın üstünden. Sosyalizmle tanışmış, altmış sekize, yetmiş sekize, seksen sekize bulaşmış herkesin muazzam ütopyaları mevcut! İyi de kardeşler, gündelik basit hayatımızda ne yapıyoruz o ütopya için? Veya solculuktur diye yaptıklarımız o ütopyaya mı yaklaştırıyor bizi, yoksa ondan daha mı uzaklaştırıyor? O ütopyaların neler olduğu, ona yaklaşmak için neler yapılması gerektiği tamamen bir ütopya değil. Açık seçik belli. Biz bu açık seçik belli olanları da yakıp duman ediyoruz, belirsiz hale getiriyoruz, onları da ütopya haline getiriyoruz. Bizi ayakta tutan şey boş duygulanımlar değil, akıl, bilgi ve sorumluluklarımız olmalı.

68’den söz açılmışken, 68’in kırkıncı yılını yaşadığımız şu günlerde herkes devrimcileri yazarken ve onlara güzellemeler yaparken, siz ?karşıdevrimciler?i yazıyorsunuz. Bu durumu nasıl açıklıyorsunuz?

Yaşarken mücadele etmek çok zordur. Öldükten sonra bazen kapılar önünüzde açılıverir. Artık ölü olduğunuz için zararsız görünürsünüz. Fikirlerinizden, tavırlarınızdan dileyen istediğini alır ve özgürce sizi kendine göre yorumlar. Ona müdahale edecek gücünüz
bulunmamaktadır artık. Geçmişin büyük edebiyatçıları şimdi yaşasalar çoğu kitaplarını bastırmakta zorlanırdı. Geçmişin büyük devrimcileri, Denizler, İbolar, Mahirler bugün aramıza dönseler o zamanki kadar bile yandaş bulamayabilirler. Şimdi onları öven çok geniş yelpazedeki inanılmaz derecede büyük kalabalığa bakıp şaşırmamak elde değil. Onlar devrimci militandılar. Bildikleri kadarıyla inançlı birer Marksist-Leninisttiler. Buna rağmen Mustafa Kemal düşmanı değildiler. Kararlı anti-kapitalist, anti-emperyalisttiler. Özgürlükçülükleri bu temelde bir özgürlükçülüktü. Halkın birliğine inanıyor, güveniyorlardı. Kürt-Türk-Ermeni vb, ayrım düşünmüyorlardı. Onlar bir bütün olarak böyle bir çizgideydiler. Şimdi isteyen istediği yönlerini alıyor, öbür yönleri yokmuş gibi kendini inandırıyor, 68 ruhu bende, bizde yaşıyor diyebiliyor. Korkunç boyutlarda yaşıyoruz ikiyüzlülüğü. Karşıdevrimciler bu ikiyüzlülüğü anlatmaya çalışıyor.

Turgay Fişekçi’nin Karşıdevrimciler Cumhuriyet’teki Yazısı
Kaan Arslanoğlu 1980 sonrası toplumsal hayatımızı edebiyata taşıyan -Oya Baydar?la birlikte- önde gelen iki isimden biri. ?Karşıdevrimciler? (İthaki Yayınları), 1988?de yayımlanan ilk romanı ?Devrimciler?den bugüne onuncu romanı.

Yirmi yılda on roman. Her iki yılda bir yeni roman yazmış Arslanoğlu. Arada yine ülkemizin geçirdiği büyük sarsıntıların toplumsal ve insani dünyaları nasıl etkileyip değiştirdiği üzerine yazdığı düşünce kitapları da var.

Kaan Arslanoğlu, geleneksel bir çizgide, bir hikâye anlatmak için roman yazmıyor; eski deyimle ?tezli roman? denilen, bir düşünceyi savunmak, açıklamak, okurlara iletmek için yazıyor.

Nedir Kaan Arslanoğlu?nun romanlarındaki tez?

Kaba bir tanımlamaya gidebilmek güç. Ama şunu söyleyebiliriz: 1980?den bugüne ülkemiz ve dünya yeni bir döneme girdi. Bu dönem insanoğlu için de, onun üzerinde yaşama alanı bulduğu yerküremiz için de pek olumlu bir süreç değil. İnanılmaz boyuttaki bilimsel ve teknolojik gelişimlere karşın, insanlığın düşüncede ve pratikteki olumlu birikimlerinin yok sayıldığı; daha vahşi, yok edici bir dünya düzenine ulaşıldı. Bu acımasızlığın geldiği noktada ise insan soyunun da, yerkürenin de varlığı tehlikede.

?Kuşbakışı?, ?Yoldaki İşaretler? ve geçen yıl yayımlanan ?Sessizlik Kuleleri -2084-? bu sorunlara küresel ölçekte yaklaşan romanlardı.

?Karşıdevrimciler?, ülkemizin bugününde hemen her gün türlü gazetede yazılarını okuduğumuz, akşamları televizyon kanallarında karşımıza çıkan günümüz ?aydın?larının yaşamlarından kesitler getiriyor. Kimileri üniversitede öğretim üyesi olmuştur, kimi parti başkanı, kimi türlü vakıfların yöneticisi.

1980 darbesinin cezaevlerine, işkence odalarına, yurtdışı sürgünlere gönderdiği, arkalarında öldürülmüş, sakat bırakılmış yakınlar, arkadaşlar bırakan aydınlar, bu derin yenilginin intikamını alır gibi, yıllar içinde sol görüşlü ama iktidar çevreleriyle içli dışlı ?liberal?lere dönüşmüşlerdir.

?Değiştiremiyorsak düzeni, bu kadar mı kulu kölesi kesilmek lazım??

Üstelik artık ?oyun? küresel ölçektedir. Küresel güçler, her şey gibi insanları, düşünceleri, siyasal oluşumları da kendilerinin bile sezemeyeceği inceliklerle alıp satmakta, süreci istedikleri gibi yönlendirmekte hiç zorlanmamaktadırlar.

?Karşıdevrimciler?de karşımıza çıkan ?devrimciler? işte böylesi bireylerdir.

Kaan Arslanoğlu, yalnızca roman yazmış olmak için roman yazmıyor. Onun derdi başka. Toplumumuzun, insanlığın içinde bulunduğu çıkmaz yola, insani bir çıkış yolu gösterebilmek. Bunun için temel araçlardan biri de yalansız olabilmek. İçine gömüldüğümüz, kuşatıldığımız, inandırıldığımız yalanlardan kurtulmak.

Bunun için sorgulayıcı, ufuk açıcı düşünceler koyuyor okurun önüne. Gerçek diye bildiğimiz şeylerin başka yüzleri olabileceğini gösteriyor.

Tezli romanlar yazması, örnekleri edebiyatımızda çok görülen, düşünceye boğulmuş, zor okunan metinler ortaya çıkarmıyor. ?Karşıdevrimciler?, ilginç olay örgüsü, birbiri içine geçen ajanlık, cinayetler, kayıplar vb. ögelerle kolay okunan, sürükleyici bir roman.

Ama Kaan Arslanoğlu?nun asıl önemli yanı, günümüzde söylenmeyeni söylemesi, dillendirilmeyeni dillendirmesi. Önümüze, yaşadığımız günleri sorgulamamızı sağlayacak pencereler açması.

Bu özelliği, onu günümüz edebiyatında benzersiz bir konuma yükseltiyor.”

Yazar: Kaan Arslanoğlu
Yayınevi: İthaki Yayınları
Sayfa Sayısı: 244
Basım Tarihi: Nisan 2008

Kaan Arslanoğlu ‘nun Hayatı (1959-)
Orman mühendisinin oğlu olarak Bartın’da dünyaya gelen Kaan Arslanoğlu, babasının mesleği nedeniyle çocukluğunu ve gençliğini Türkiye’nin çeşitli illerinde geçirdi. 1970’li yılların sonlarında girdiği Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nden 1984’te mezun oldu. Aynı yıl evlendi ve hekim olarak mecburi hizmete gitti.

Arslanoğlu, edebiyat dünyasına mecburi hizmetini yaptığı Eskişehir’de başladı. 1985 yılında yazmaya başladığı ilk romanı “‘Devrimciler”, BDS Yayınları tarafından 1988’in Şubat ayında yayımlandı. Mecbiri hizmetini tamamlayan Kaan Arslanoğlu, 1990 yılında Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde psikiyatri ihtisası yaptı. O tarihten bu yana psikiyatri uzmanı olarak çalışan yazar, halen Kartal Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde görev yapmaktadır.

Yazarı edebiyat dünyasına tanıtan “Devrimciler”, ilk yayınlandığı zaman çok dar bir çevrenin ilgisini çekmiş ve Arslanoğlu beklediği tepkiyi alamamıştı. Ama eleştirmen Semih Gümüş’ün bu kitap hakkında yazdığı olumlu değerlendirmenin ardından, hem “Devrimciler” hem de yayınlanan diğer kitaplar edebiyat çevreleri ve eleştirmenler tarafından daha dikkatli incelenir oldu.

Ancak eleştirmen Fethi Naci’nin Kaan Arslanoğlu’nun kitaplarına ilgi göstermesi ve gerek dil-anlatım gerekse konu seçimi hakkında olumlu yazılar yazması yazarın yaşamında dönüm noktası olarak değerlendirilebilir. 1996 yılından itibaren Fethi Naci, “Kişilikler”, “Öteki Kayıp” ve “Çağrısız Hayalim”i değerlendirmiş ve Türk romanının yeni soluğunu Kaan Arslanoğlu’yla kazanacağını söylemiştir. Bu durum yıllardır yazın hayatı içinde bulunsa da kısıtlı bir çevrenin adından söz ettiği yazarın geniş bir okur kitlesi tarafından tanınmasını sağlamıştır. Kaan Arslanoğlu roman dışında İn Vivo, İnsancıl, Evrensel Kültür, Söz, Bilim ve Ütopya adlı dergilerde inceleme, deneme ve makale türünde yazıları yayımlandı. Dergilerde çıkan yazıları arasında konusal bütünlük gösterenlerin önemli bir bölümü “Yanılmanın Gerçekliği” adıyla kitaplaştırıldı.

Gerçekçi bir sanat anlayışı olan Kaan Arslanoğlu, romanlarının ana konusunu politika ve psikolojiden alır. Psikiyatrist olmasının da yardımıyla kahramanlarının içdünyasına girerek kişilik çözümlemeliri yapar. Kahramanlarını daha çok uç noktaralarda bulunan, marjinal yaşam sürdüren tipler arasından seçer. Yaşayan yeni karakterler yaratmak ve gerçekçi bir olay örgüsü içirde bu karakterleri karşı karşıya getirmek, ciddi bir insan ve toplum eleştirisi yapmak yazarın en önemli ilgi alanlara arısındadır.

“Kişilik” adlı romanı “Charaktere” ismiyle 2000 Temmuz’unda Almanya’da Unrast Verlag yayınevi tarafından basıldı.
Kaan Arslanoğlu yimi yıldır yazıyor. Onuncu kitabı ?Karşıdevrimciler? dışında, yazarın ?Devrimciler? (Roman, 1988), ?Kimlik? (Roman, 1989), ?Çağrısız Hayalim? (Roman, 1992), ?Kişilikler? ( Roman, 1995), ?Öteki Kayıp? (1998), ?İntihar? (Roman, 1999), ?Yanılmanın Gerçekliği? (İnceleme, 1994), ?Memleketimden Karakter Manzaraları? (Anlatı, 2006), ?Sessizlik Kuleleri 2084? (Roman, 2007) adlı eserleri bulunuyor.

Yorum yapın

Daha fazla İnceleme, Politika, Psikoloji
Latin Amerika’da İsyanın Tarihi, hazırlayan: Sibel Özbudun, bir isyan ansiklopedisi

Araştırmacı yazar Sibel Özbudun, derlediği ?Latin Amerika?da İsyanın Tarihi? adlı kitapta, ?isyanın anatomisini? çıkarıyor. Kitabın özelliği, ne uzmanca bir değerlendirme,...

Kapat