Kaybolan Bağlar / Depresyonun Gerçek Nedenleri ve Beklenmedik Çözümler – Johann Hari

“Ben kendi hayatımda depresyon hakkında iki hikâyeye inanmıştım. Hayatımın ilk on sekiz yılında bunun ‘tamamen kafamın içinde’ olduğunu düşünmüştüm – yani gerçek değildi, hayaldi, sahteydi, şımarıklıktı, utanç vericiydi, zayıflıktı. Sonraki on üç yılda ise yine ‘tamamen kafamın içinde’ olduğuna inanmıştım ama bu defa çok farklı bir şekilde: Beyindeki bir arızadan kaynaklanıyordu. Ama bu hikâyelerin ikisinin de doğru olmadığını öğrenecektim. Depresyon ve kaygının bu kadar yükselişte olmasının öncelikli sebebi kafamızın içinde değildi. Ben bu sebebin büyük ölçüde etrafımızdaki dünyada ve o dünyada nasıl yaşadığımızda yattığını keşfettim.”

Kaybolan Bağlar, gazeteci yazar Johann Hari’nin kendisinin de uzun yıllar mücadele ettiği depresyonun altında yatan nedenleri ve olası çözümlerini bulmak üzere çıktığı yolculuğun hikâyesini anlatıyor. Şahsi olduğu kadar toplumsal da olan, deneyimler kadar bilimsel olgu ve araştırmalara da dayanan bu hikâye, mutsuzluğumuzu kanıksamak ve ilaçlar yoluyla bastırmaya çalışmak yerine daha kalıcı, daha sağaltıcı çözümlere yönelebileceğimizi gösteriyor.

“Depresyon ve kaygının nedenlerine ilişkin okuma yapmanın ilk bakışta göz korkutucu geldiğini biliyorum, zira bu nedenler kültürümüzün derinliklerine kadar uzanıyor. Benim de gözüm korkuyordu. Ama yolculuğuma devam ettikçe diğer tarafta yatanın ne olduğunu fark ettim: gerçek çözümler. Bunlar pek çoğumuzda işe yaramayan o kimyasal antidepresanlara benzemiyor. Satın aldığınız ya da yuttuğunuz şeyler değiller. Ama ıstırabımızdan gerçek bir çıkış yolunun başlangıç noktasını oluşturuyor olabilirler.”

OKUMA PARÇASI
Giriş: Bir Muamma, s. 15-19

İlk antidepresan hapımı yuttuğumda on sekiz yaşındaydım. Londra çarşılarından birindeki bir eczanenin dışında, cılız İngiliz güneşinin altındaydım. Beyaz ve ufak bir haptı; yutarken kimyasal bir öpücük gibi gelmişti.

O sabah doktoruma gitmiştim. Uzun bir ağlama nöbetinin içimden sarsıla sarsıla dışarı çıktığını hissetmediğim tek bir günü bile hatırlamakta zorlandığımı söyledim ona. Çocukluğumdan bu yana –okulda, üniversitede, evde, arkadaşlarımın yanında– sık sık ortadan kaybolur, bir köşeye çekilip ağlardım. Dökülen birkaç damla gözyaşı da değildi. Düpedüz hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Gözyaşları dökülmediğinde dahi, neredeyse hiç kesilmeyen kaygı dolu bir monolog zihnimi işgal ediyordu. Sonra kendi kendimi azarlıyordum: Hepsi kafanın içinde. Aş bunları artık. Bu kadar zayıf olma.

O zamanlar söylemeye utanıyordum, şimdi yazmaya.

Depresyon ya da şiddetli kaygı yaşamış olanların konu hakkında yazdığı kitaplarda, yazarın yaşadığı sıkıntının derinliğini –gitgide daha abartılı bir dille– tarif ettiği uzunca bir azap pornosu mevcuttur hep. Bir zamanlar, depresyonun ya da şiddetli kaygının nasıl bir şey olduğunun diğer insanlar tarafından bilinmediği dönemde buna ihtiyaç vardı. Uzun yıllardır bu tabuyu yıkan insanlar sayesinde ben artık böyle bir kitap yazmak zorunda değilim. Burada yazdıklarım bununla ilgili değil. Ama inanın bana: Sahiden canınız yanıyor.

O doktorun muayenehanesine girişimden bir ay önce, Barselona’ da bir plajda üzerime çarpan dalgalar eşliğinde ağlarken aklıma ansızın –bunun neden olduğuna ve dönüş yolunu nasıl bulacağıma dair– bir açıklama gelmişti. Bir arkadaşımla birlikte çıktığımız Avrupa seyahatinin tam ortasındaydık, o yaz sonrasında ailemde havalı üniversitelerden birine giden ilk kişi olacaktım. Öğrenciler için olan ucuz tren kartlarından almıştık; yani bir ay boyunca Avrupa’daki herhangi bir trende bedava yolculuk yapabilecek, yol boyunca da gençlik pansiyonlarında kalabilecektik. Hayallerimde sapsarı plajlar ve yüksek kültür vardı – Louvre, cigaralar, seksi İtalyanlar. Ama yola çıkmadan hemen önce, gerçekten âşık olduğum ilk insan tarafından reddedilmiştim; utanç verici bir koku gibi her zamankinden daha fazla duygu sızdırdığımı hissediyordum.

Yolculuk planladığım gibi geçmedi. Venedik’te gondolda gözyaşlarına boğuldum. Matterhorn’da feryat figan ağladım. Prag’da

Kafka’nın evinde titremeye başladım.

Benim için sıradışı bir durumdu, ama o kadar da sıradışı değildi. Hayatımda baş edilmesi mümkün değilmiş gibi gelen bir acı hissettiğim, dünyadan izin almak istediğim böyle dönemler olmuştu. Ama Barselona’da ağlamayı bir türlü bırakamadığımda arkadaşım bana şöyle dedi: Çoğu insanın böyle yapmadığını biliyorsun, değil mi?

Devamında hayatımın çok nadir aydınlanma anlarından birini yaşadım. Arkadaşıma dönüp şöyle dedim: “Depresyondayım ben! Bunların hepsi kafamın içinde değil! Mutsuz değilim, zayıf da değilim – depresyondayım ben!”

Kulağa tuhaf gelecek ama o an bir mutluluk şoku yaşadım – kanepenin arkasında yüklü miktarda para buluvermek gibiydi. Bu hissin karşılığı olan bir terim vardı! Şeker hastalığı gibi, hassas bağırsak sendromu gibi tıbbi bir durumdu bu! Elbette daha önce işitmiştim, kültürümüzün dört bir yanında yıllardır gezinip duran bir mesajdı bu; ama şimdi yerine oturmuştu. Kastettikleri bendim! Yine o an birdenbire depresyonun bir çözümü olduğunu hatırladım: antidepresanlar. Bana lazım olan buydu işte! Eve döner dönmez o haplardan alıp normalleşecektim, depresyonda olmayan diğer taraflarım da zincirlerinden kurtulacaktı. Depresyonla hiç ilgisi olmayan dürtülerim olmuştu hep – insanlarla tanışma, dünyayı tanıma, anlama dürtüleri. İşte bunlar serbest kalacak, dedim, çok yakında.

Ertesi gün Barselona’nın merkezinde bulunan Güell Parkı’na gittik. Antoni Gaudi tarafından alabildiğine tuhaf olması için tasarlanmış bir park bu – her şey perspektife aykırı, lunaparklardaki aynalardan birine girmiş gibi oluyorsunuz. Bir noktada, içindeki her şeyin sanki dalga vurmuş gibi bir açıda durduğu bir tünelden geçiyorsunuz. Başka bir noktada, neredeyse hareket halindeymiş gibi görünen binaların yakınında yükselen ejderhalar var. Hiçbir şey olması gerektiği gibi görünmüyor. Etrafta dolanırken şöyle düşündüm: Benim kafam da böyle işte – şekilsiz, yanlış. Ve çok yakında düzelecek.

Her aydınlanma ânı gibi bu da birden gelmiş gibiydi, ama aslında uzun zamandır yoldaydı. Depresyonun ne olduğunu biliyordum. Pembe dizilerde sahnelendiğini görmüş, kitaplarda okumuştum. Kendi annemin depresyon ve kaygıdan bahsettiğini işitmiş, bunun için haplar aldığını görmüştüm. Tedavisini de biliyordum, çünkü daha birkaç yıl öncesinde küresel medyada ilan edilmişti. Benim ergenlik dönemim Prozac Çağı’na denk geliyor – ilk defa depresyonu felç edici yan etkiler olmadan tedavi etmeyi vaat eden yeni ilaçların doğduğu zamana. 1990’ların çoksatan kitaplarından birinde bu ilaçların insanları “iyiden de iyi” yaptığı, sıradan insanlardan daha güçlü ve sağlıklı kıldığı yazıyordu. [1]

Üstünde hiç durup düşünmeden tüm bunları özümsemiştim. 1990’ların sonunda bu tür muhabbetler çok fazlaydı; her yanı sarmıştı. Ve şimdi –nihayet– bunların benim için de geçerli olduğunu anlamıştım.

Muayenehanesine gittiğim o öğleden sonra, doktorumun da tüm bunları özümsemiş olduğunu gördüm. Küçük ofisinde bana neden böyle hissettiğimi sabırla açıkladı. Bazı insanların beyinlerinde serotonin adlı kimyasalın doğuştan düşük düzeyde olduğunu ve depresyona –geçmek bilmeyen o tuhaf, inatçı, arızalı mutsuzluğa– yol açanın bu olduğunu söyledi. Neyse ki, tam da yetişkinlik çağıma denk gelen dönemde, serotonini normal insanlardaki düzeyine çıkaran yeni kuşak ilaçlar çıkmıştı – Seçici Serotonin Gerialım İnhibitörleri (SSRI). Depresyonun bir beyin hastalığı olduğunu, tedavisinin de bu olduğunu söyledi. Eline bir beyin resmi alıp ondan bahsetmeye başladı.

Dediğine göre, depresyon sahiden yalnızca kafamın içindeydi – ama bambaşka bir şekilde. Hayal ürünü değildi. Gayet gerçekti ve beyinde meydana gelen bir arızaydı.

Hiç çaba harcaması gerekmemişti. Ben bu hikâyeye çoktan inanmıştım.2 On dakika içinde cebimde Seroxat (ya da ABD’de bilinen adıyla Paxil) reçetemle birlikte oradan ayrıldım.

Bundan ancak yıllar sonra –bu kitabı yazdığım sırada– biri çıkıp doktorumun o gün sormadığı onca soruya dikkatimi çekti. Mesela: Bu kadar sıkıntılı olmanın bir sebebi olabilir mi? Hayatında neler oluyor? Canını yakan, değiştirmek isteyebileceğimiz bir şey var mı? Doktorum bu soruları sormuş olsaydı dahi yanıt veremezdim sanırım. Yüzüne boş boş bakardım tahminen. İyi bir hayatım olduğunu söylerdim. Bazı sorunlar yaşamıştım elbette; ama mutsuzluğumun –hele bu ölçüde bir mutsuzluğun– herhangi bir nedeni yoktu.

Her halükârda, o sormamıştı, ben de nedenini merak etmemiştim. Bunu takip eden on üç yıl boyunca doktorlar aynı ilaç için reçeteler yazmaya devam etti ve hiçbiri de bu soruları sormadı. Sormuş olsalardı içerleyip şöyle derdim muhtemelen: Mutluluk yaratan doğru kimyasalları üretemeyen arızalı bir beynim varsa şayet, böyle sorular sormanın ne anlamı var ki? Zalimlik değil mi bu? Bunamadan mustarip olan bir hastaya anahtarlarını nerede bıraktığını niye hatırlayamadığını sormazsınız. Aptalca bir soru bu. Tıp fakültesine gitmediniz mi siz?

Doktor ilaçların etkisini göstermesinin iki hafta süreceğini söylemişti, ama o gece, ilaçlarımı eczaneden aldıktan sonra, içimde ılık bir dalgalanma hissettim – beyin sinapslarımın gıcırdaya gıcırdaya doğru yerlerine oturması diye düşündüğüm hafif bir tıngırtı. Yatağıma uzanıp eski bir karışık kaseti dinledim; artık uzun bir süre ağlamayacağıma emindim.

Bundan birkaç hafta sonra üniversite için yola koyuldum. Korkmuyordum; yeni kimyasal zırhımı kuşanmıştım. Üniversitede antidepresanların havarisi haline geldim. Ne zaman bir arkadaşımın üzgün olduğunu görsem denemesi için kendi haplarımdan teklif eder, doktorundan da bunlardan istemesini söylerdim. Artık depresyonda olmadığım gibi daha iyi bir durumda olduğuma emin olmuştum – bunu “antidepresyon” diye düşünüyordum. Kendi kendime alışılmadık ölçüde dayanıklı ve enerjik olduğumu söylüyordum. İlacın bazı fiziksel yan etkilerini hissetmiyor değildim – çok kilo alıyor, birdenbire ter içinde kalıyordum. Ama etrafımdaki insanlara sızdırdığım üzüntünün önünü kesmenin yanında ufak bir bedeldi bu. Hem –bakın!– artık yapamadığım bir şey yoktu.

Birkaç ay içinde, beklenmedik biçimde geri dönen üzüntü kabarmalarını fark etmeye başladım. Açıklanır bir tarafı yok gibiydi, düpedüz akıldışıydı. Tekrar doktora gittim ve ilacın dozunu artırmamız gerektiğine karar verdik. Günde 20 miligram 30 miligrama çıktı, beyaz haplarımın yerini mavi haplar aldı.

Ergenlik dönemimin sonları ve yirmili yaşlarımın tamamı böyle devam etti. Ben söz konusu ilaçların faydaları üzerine vaazlar verdikten bir süre sonra üzüntü geri dönüyor, ilacın dozu daha da artıyordu; 30 miligram 40 oldu, 40 miligram 50 oldu ve en sonunda günde 60 miligrama denk gelen iki büyük mavi hap almaya başladım. Her seferinde daha da şişmanlıyordum; her seferinde daha da terliyordum; her seferinde tüm bunlara değdiğine emindim.

Soran herkese depresyonun bir beyin hastalığı olduğunu, tedavisinin de SSRI’lar olduğunu açıklıyordum. Gazetecilik yapmaya başladığımda, gazetelerde bunu halka sabırla açıklayan makaleler yazdım. Geri dönen üzüntüyü tıbbi bir süreç gibi tarif ediyordum – beynimdeki kimyasallarda kontrol edemediğim ve anlayamadığım bir azalma oluyordu belli ki. Neyse ki, diyordum, bu ilaçlar acayip kuvvetli ve işe yarıyor. Bana bakın işte. Kanıtı karşınızda duruyor. Ara sıra kafamda bir şüphe beliriyordu – ama o gün fazladan bir-iki hap daha alıp geçiştiriyordum.

Ben hikâyemi bulmuştum. Aslında şimdi bakınca bu hikâyenin iki parçalı olduğunu görüyorum. İlki depresyonun nedenine ilişkindi: serotonin eksikliğinin ya da zihin donanımındaki başka bir hatanın yol açtığı bir beyin arızası. İkincisi ise depresyonun çözümünün ne olduğuna ilişkindi: beyin kimyasını onaran ilaçlar.

Bu hikâyeyi sevmiştim. Bana mantıklı geliyordu. Hayatıma kılavuzluk ediyordu.

Notlar

[1] Bu formülasyonun kaynağı için bkz. Peter D. Kramer, Listening to Prozac: The Landmark Book About Antidepressant and the Remaking of the Self, New York: Penguin, 1997. Metne dön.

ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER
Can Öktemer, “Hayatla yeniden bağ kurmanın yolları”, edebiyathaber.net, 8 Haziran 2019

Depresyon, kaygı ve buna benzer sorunlar günümüzde sıklıkla karşımıza çıkan şikayetler arasında yer alıyor. Özellikle metropolde yaşayanlar, zorlu çalışma koşullarına ve rekabetçi gündelik hayatla boğuşmak durumunda olan bireylerde, bu tip sorunlarla sıklıkla karşılaşmaktadırlar. Bu durumun bir neticesi olarak, toplumumuzda antidepresan kullanımının da giderek arttığı görülmektedir. Bununla beraber, bazı insanlarda ki depresyon sebebinin beyinlerindeki serotonin kimyasalların doğuştan düşük düzeyde olmasından kaynakladığına dair hakim bir görüş mevcut. Depresyonu bu şekilde tarif edince, bazı insanlar için antidepresan kullanımı bir noktada zorunlu hale gelmekte.

Hari’nin geçtiğimiz günlerde Metis Yayınları’ndan yayımlanan Kaybolan Bağlar: Depresyonun Gerçek Nedenleri ve Beklenmedik Çözümler isimli kitabı, depresyonun nedenlerinin peşine düşüyor. Johann Hari’nin depresyonun doğuştan gelen bir takım kimyasal eksikliklerden kaynaklı olduğuna dair itirazı var. Yazar, bu durumun depresyon tedavisinde sorunun kaynağına bakılmadan tercih edildiğini söylemekte ve asıl meselenin kendimize inşa ettiğimiz medeniyetle alakalı olup olmadığını soruyor. Hari, kitap boyunca bir taraftan depresyonun nedenlerini sıralarken diğer taraftan da, kişisel gelişim kitaplarının düştüğü tuzaklara düşmeden, depresyon ve kaygıyı aşabilmek için mantıklı çözüm yolları arıyor.

Hayata yeniden bağlanmanın yolları

Kaybolan Bağlar, özetle Hari’nin dünya üzerinde gözlemlediği depresyon vakaları üzerinden ilerliyor. Hari kitap boyunca depresyon ve kaygı üzerine çalışan bir çok bilim insanıyla görüşmeler yapıyor, bu ruhsal sorunları yaşayan insanlarla görüşmeler yapıyor. Kaybolan Bağlar’da bir taraftan Hari’nin kişisel hikayesine odaklanıyoruz diğer taraftan da dünyanın farklı yerlerindeki ilginç örneklerle karşılaşıyoruz.

Johann Hari, ilk antidepresan hapını 18 yaşında kullanmaya başlamış. Hari, o güne dek kendisini sıklıkla ağlama krizinin ortasında buluyormuş ve sosyal kaygılar çekiyormuş. Bu sıkıntılarını aşmak için doktora gittiğinde doktoru ona, kendisinin serotinin oranın doğuştan düşük olduğunu ve çözüm olarak antidepresan kullanmasını tavsiye etmiş. O günden itibaren yaşadığı bu ruhsal sıkıntıları yapay kimyasallarla aşabileceğini düşünmüş. Lakin bir süre sonra işler beklediği gibi gitmemeye başlamış, ilacın etkileri bir süre sonra geçmeye ve yaşadığı bunalım ona daha sert bir şekilde dönmeye başlamış. İngiliz gazetecinin doktoru, çözüm olarak antidepresan dozajını arttırmayı önermiş ama bu da bir süre sonra soruna yanıt olmamış. Hari, tam bu noktada bu işte bir yanlışlık olduğunun farkına varmış. Antidepresanlar ve depresyon üzerine detaylı bir araştırma yapmak için yola çıkmış. Özellikle depresyon nedeni olarak, serotinin salgısının doğuştan düşük olduğu fikri ona bir süre sonra inandırıcı gelmemeye başlamış. Bu ciddi rahatsızlığın ya da sorunun sadece bireyin zihninden kaynaklanmadığını bunun tam aksine yaşama kültürümüzün ve toplumdan izolasyonumuzun depresyonun ana nedeni olduğunu düşünmeye başlamış. Dolayısıyla kaygı, depresyon ve izolasyonun çözümünün tek yolunun antidepresan olamayacağını fikrini geliştirmiş. Bu fikrini de dokuz başlık altında toplamış, bunlar: Anlamlı Çalışmadan Kopuk Olmak, Diğer İnsanlardan Kopuk Olmak, Anlamlı Değerlerden Kopuk Olmak, Çocukluk Travmalarından Kopuk Olmak, Statü ve Saygıdan Kopuk Olmak, Doğal Dünyadan Kopuk Olmak, Umutlu ya da Güvenli Bir Gelecekten Kopuk Olmak, Genlerin ve Beyindeki Değişimlerin Gerçek Payı.

Hari’nin sıraladığı bu dokuz madde de esasen tek bir ana yere bağlanıyor; o da hayat tarzımıza…

Hari, depresyon ve kaygının ana nedenlerinin arasında büyükşehirlerde kendimize inşa ettiğimiz tüm azami insani iletişimden uzak, rekabetçi çalışma hayatına, hırslarımıza, bireyci yaşamlarımızdan kaynakladığına inanıyor. Böyle bir ortamda insanın yalnızlığa gömüldüğünü üstüne stres ve baskıyla mücadele etmek durumunda kaldığına inanıyor. Son zamanlarda giderek yaygınlık kazanan sosyal medya bağımlılığının kaynaklarından birinin, içerisine düştüğümüz yalnızlık hallerinden kaynakladığını belirtiyor mesela. Facebook ve Instagram’la her gün yoğun miktarda ilgilenmemizin ana sebebinin başkaları tarafından fark edilme dürtümüzle alakalı olabileceği görüşünde yazar.

İşte, tüm bu garip hayat tarzımız da bize depresyon ve kaygı olarak dönüyor. İnsan sağlığını hiç sayıp sadece ceplerini doldurmak isteyen ilaç şirketleri de bu durumdan istifa edip, bu sorunları yaşayan insanlara antidepresan yüklemesi yapıyor. Sonuç ise işleri daha karmaşık hale getiriyor.

Peki buradan bir çıkış yolu var mı? Hari’ye göre var: İngiliz gazeteci, depresyon ve kaygıyla mücadele klasik yöntemin sorunun bireyden kaynaklı olduğuna ve bunun çözümünün de sadece bireyde olduğu görüşünü kesinlikle reddediyor. Hari, modern hayatın bir parçası olan depresyondan çıkış yolu için yeniden kuvvetli bir insani bağ oluşturmamız inancında. Her birimizin toplumun bir parçası olduğumuzu ve birbirimize ihtiyacımızın olduğunu yeniden hatırlamamız gerektiğini düşünüyor. Bu sürede sadece kendi mutluluğumuza değil, başkalarının da mutluluğu için çabalamamız, hayatımızı anlamlı kılacak ve kendimize saygımızı yeniden kazandıracak işlerle uğraşmamızın önemine dikkat çekiyor. Bireysel hırslarımızın, bencilliklerimizin ve toplumdan izole hayatlarımızın bize çok ciddi zararlarının olduğunu belirtiyor. Geldiğimiz noktada da birbirimize çok ihtiyacımızın olduğunu ve tüm bu zorlu süreçlerden çıkış yolumuzun da birbirimizle kuracağımız güçlü bağlar olduğunu söylüyor: “Genç halime bunu söylemek isterdim. Şimdi etrafındaki diğer yaralı insanlara dönüp onlarla bağ kurmanın, bu insanlarla birlikte bir ev- birbirinize bağlı olduğunuz, hayatlarınızda beraberce anlamı bulduğunuz bir yer- inşa etmenin bir yolunu bulmalisin. Çok uzun süredir kabilesiz ve bağlantısız yaşıyoruz. Hepimizin eve dönme zamanı geldi.”

Bu noktada kitapta ilginç bir örnek karşımıza çıkıyor. Berlin’de kaldığı sosyal konutun kirasını ödeyemediği için intihar eşiğine gelen Nuriye Cengiz‘in bu kararından vazgeçişi, çevresinde benzer zorluklar yaşayan insanlarla karşılaşması ve onlarla bir dayanışma içerisine girmesiyle mümkün oluyor. Zaten Hari de, intiharın eşine gelmiş ya da depresyonla mücadele eden insanların en büyük yanılgıların başında bu sorunu sadece kendilerinin yaşıyor sanmalarından geldiğini belirtiyor. Bu inancın kendimizi toplumdan soyutlamamıza ve daha da yalnız kalmamıza neden oluyor. Çıkış yolu ise oldukça basit, başkalarıyla yeniden kuvvetli bağlar kurmak. Hari, yaşadığımız sıkıntıların bize kılavuzluk edeceğini, doğru ve huzurlu bir hayata bizi sürükleyeceğini inanıyor. Bunun için de daha çok yüz yüze iletişim içinde olmak, başkalarının mutluluğunu paylaşmak, bize iyi gelecek işlerle meşgul olmak, uzun doğa yürüyüşlerine çıkmak gibi küçük detayları işaret ediyor. Hari, özetle aşırı bireyselleşmiş, rasyonelleşmiş, acılardan arınmış ve birlik olma duygusunu yitirmiş toplumların kaygı ve depresyonla uğraşmasının normal olduğunu bunun ilacının da yeniden insanı bir bağ kurmak olduğunu öne sürüyor.

Kaybolan Bağlar, çağımızın en büyük sorunlarından depresyon ve kaygıyla mücadelenin yolları arayan, bunu yaparken de kişisel gelişim kitapları saçmalığına yüz vermeden, sahici insan hikayeleri ve sahici çözüm metotları ortaya süren bir kitap. Hari, tüm içtenliği ve şeffaflığıyla kendi hikayesini anlatıyor ama kitap oyunca bir nevi kendimizle yüzleşiyoruz neticede ” anlatılan yine bizim hikayemiz.”

Emek Erez, “Hayatla yeniden bağ kurmak”, Gazete Duvar, 20 Haziran 2019

Zor bir çağda yaşıyoruz. Depresyon ve kaygı gündelik muhabbetlerin bile konusu artık. Sıkışmış, kaybolmuş, şimdisiz ve geleceksiz hissediyoruz. Peki neden? İnsanın tüm bunları hissetmesinin sebebi kendi kafasının içindeki bir şeylerden mi kaynaklanıyor, yoksa sorun hayatlarımız mı? Çözümü nerede arayacağız bize önerilen kimyasalların geçici rahatlığına mı sığınacağız yoksa daha derinde yatan toplumsal, ekonomik, yaşamsal nedenlere odaklanıp, hayatlarımızı mı değiştireceğiz? Mutsuz bir dünyada mutluluğu bulmak mümkün mü? Kaybettiğimiz bağların depresif olmamızda etkisi var mı? Dayanışma ve ortak anlam bulabildiğimiz durumlar çözüm getirebilir mi? Anlamsız iş yaşamımızın hayatımız üzerindeki etkileri depresyon ve kaygının nedeni olabilir mi? Onlarca soru sorabiliriz.

Johann Hari’nin geçtiğimiz günlerde Kaybolan Bağlar: Depresyonun Gerçek Nedenleri ve Beklenmedik Çözümler adlı, Metis Yayınları tarafından, Barış Engin Aksoy çevirisi ile basılan kitabı, sorduğumuz sorulara cevap ararken günümüz dünyasının hayatlarımızdan neleri çaldığını da görmemizi sağlıyor. Kitabı okurken, depresyon ve kaygı üzerine konuşurken genelde nedenlerine odaklı konuştuğumuzu, çözüm üzerine çok kafa yormadığımızı veya bu konuyu ele alırken bilindik klişelerle değerlendirdiğimizi fark ettim. Çoğumuz kaygı ve depresyon yaşıyoruz, haklıyız da çünkü devamlı olumsuz haberlere, şiddet içerikli görsellere, bize nasıl bir bedene sahip olmamız gerektiğini dayatan reklamlara, afişlere, belli ürünleri tüketmediğin sürece yok sayılacağın bir hayatı hatırlatan içeriklere, rekabete, hayatını idame etmeye yetmeyecek ücretlerle hayatta kalmaya, gündelik yaşamın eşitsiz ilişki biçimlerine maruz bırakılıyoruz. Ama genellikle Hari’nin de sorunsallaştırdığı gibi konu tedaviye ve tamire gelince çözümü ilaçlarda arıyoruz. Bu elbette kişiyle ilgili bir sorun olmanın ötesinde anlamlar taşıyor. Çünkü konu ilaç sanayisinin sistemle olan ilişkisi ile beraber yaşananlar karşısında “normal” olabilecek durumların, “anormalleştirilip” hastalık olarak kurgulanmasıyla da yakından ilişkili.

Johann Hari konuyu tartışırken kendi deneyimlerinin de etkisiyle önce depresyonun nedenlerine, bugüne kadar uygulanan tedavi yöntemlerinin sorunlarına odaklanıyor. Bunu yaparken, meseleyi farklı bağlamlarda sorunsallaştıran bilim insanlarıyla birebir temasa geçtiği veya depresyon ve kaygı yaşayanlarla tek tek görüştüğü bir yöntem izliyor. Nedenlere dair elde ettiklerinin çözümünü de yine yaşanmış hikâyeler üzerinden ortaya koyuyor. Kaybolan Bağlar: Depresyonun Gerçek Nedenleri ve Beklenmedik Çözümler kitabına dair eklenmesi gereken bir diğer nitelik ise herkese hitap edecek bir üslupla yazılmış olması, tıbbi literatürün anlaşılmaz kelime dağarcığına çok sapmadan, sade bir dille, gerçek hikâyelerle birlikte konuyu tartışan bir metin olduğunu söyleyebiliriz bu nedenle.

Yanlış hikâye

Depresyon çok sık karşılaştığımız bir durum ve kafamızda belli bir hikâye var. Peki, bu hikâye yanlışsa Hari bize önce bu soruyu sorduruyor. O bundan bahsederken kendi deneyimiyle ilişki kuruyor ve şöyle söylüyor: “Ben kendi hayatımda depresyon ile ilgili iki hikâyeye inanmıştım. Hayatımın ilk on sekiz yılında bunun “tamamen kafamın içinde” olduğunu düşünmüştüm. Yani gerçek değildi, hayaldi, sahteydi, şımarıklıktı, utanç vericiydi, zayıflıktı. Sonraki üç yılda ise yine “tamamen kafamın içinde” olduğuna inanmıştım ama bu defa çok farklı bir şekilde: Beyindeki bir arızadan kaynaklanıyordu.” Oysa kitap boyunca da göstermeye çalıştığı gibi bu yanlış bir hikâyeye inanmak. Çünkü depresyon ve kaygı kafamızda olup bitenlerden çok hayatımızda ve dünyada olup bitenlerle ilgili. Ancak genellikle sebep beyinde olup bitenlerle değerlendirilip, fiziksel bir hastalık olarak ele alınıyor ve çözüm olarak da ilaçlar sunuluyor. Yazarın deneyiminde de olduğu gibi ilaç sonrası hissedilen ilk rahatlama sonrası depresyon geri geliyor, her defasında ilacın dozu artsa da çözüm genellikle bulunamıyor ve ayrıca, yorgunluk, uyuşukluk ve kilo alma gibi olumsuz sonuçlar da ortaya çıkarabiliyor. Burada Hari’nin derdi bu konudaki tıbbi literatürü bütünüyle dışlamak değil ancak o depresyonun nedenine ve tedavisine dair yanlış bir öykünün içerisinde olduğunu yaşayarak öğreniyor. Ona bu araştırmayı yaptıran da bu belki. Yazar buradan yola çıkarak depresyonun yaşamla, dünyanın durumuyla, sınıfsal eşitsizliklerle ilgili nedenleri üzerine düşünüyor.

Kopukluk

Yazar, yaptığı araştırmada depresyon ve kaygıya dokuz neden buluyor ve bunları “kopukluk” altında topluyor. Hari, anlamlı bir çalışmadan, doğadan, diğer insanlardan, değerlerden, umutlu bir gelecekten kopuk olmak gibi nedenleri ayrıntıyla tartışırken, gerçekten de bu sebeplerin, bireyin bir anlamda hayata dair yaşanır olandan kopması olduğunu görebiliyoruz. Böyle bir kopukluk yalnızlık, baş edememe, mutsuzluk gibi pek çok şeyi beraberinde getiriyor. Çünkü yazarın deyimiyle, “Bunların hepsi kopukluk ve bağlantısızlık biçimleriydi. Doğuştan ihtiyaç duyduğumuz ama anlaşılan bir noktada kaybettiğimiz bir şeyden uzak düşme biçimleriydi.” Elbette Hari, bu dokuz neden üzerine düşünürken, insanlara depresyon ve kaygı üzerine bir reçete vermek niyetinde değil yoksa bu araştırma bir kişisel gelişim kitabı olmanın ötesine geçemezdi, dahası bahsedilenler kişiden kişiye tamiri değişebilecek, farklı yaşam pratiklerinden ortaya çıkıyor. Hari’nin metnini farklılaştıran, kendisinin de yaşadığı süreçleri başka insanların nasıl yaşadığı üzerine düşünerek; depresyonun ortaya çıkmasında etkili olan sebepler arasındaki ortaklığı bulmak ve bunun toplumsal nedenleri üzerine kafa yormak, bu konudaki literatürü de devreye sokarak, depresyonun beynimizde veya kafamızda olan bitenden çok toplumla, çevreyle kısacası dışsal bir nedenle olduğunu göstermek olarak özetlenebilir.

Yalnızlık

Kitapta, “Diğer İnsanlardan Kopuk Olmak” bahsi altında tartışılan yalnızlığın depresyonla ilişkisi konusu epey ilginç mesela. Bahsedilen yalnızlık insanların fiziksel olarak bulunmaması değil, amiyane tabirle “kalabalıklar içinde yalnızlık”. Bu yalnızlıkta belirleyici olan ilişkisizlik, bir şey paylaşmama, yazarın ifadesiyle “karşılıklı yardım ve koruma” hissinin bulunmaması. Peki, neden yalnızız, Hari’ye göre: 1930’lardan bu yana gitgide daha çok şeyi kendi başımıza yapmaya başlamakla kalmadık. Bir şeyleri kendi başımıza yapmanın insanlığın doğal hali, ilerlemenin tek yolu olduğuna da inanmaya başladık. Şöyle düşünüyoruz artık: Ben kendi başımın çaresine bakacağım, herkes de birey olarak kendi başının çaresine baksın. Sana senden başkası yardım edemez. Bana benden başkası yardım edemez…” Ancak işte kendi başımıza çözemeyeceğimiz dertler olduğu gibi sadece kendimize yönelmek diğerkâm olmanın da önüne geçiyor. “Başka”yı önemsememeye başlıyoruz, hayatı sadece kendimiz varmış gibi yaşarken, dünyayı da sadece kendimiz etrafında döndürüyoruz. Dayanışmadan, yardımlaşmadan uzaklaşıyor aynı binanın içinde birbirimize gülümsemekten, selam vermekten bile imtina ediyoruz. Bir an geliyor, hayatın sorunlarını kendi başımıza göğüsleyemez duruma geliyoruz kitapta bahsedilen “ilişkisiz”, “paylaşımdan” yoksun yalnızlıkla kendimizi depresyonda bulabiliyoruz. Evet, yalnızlıkta bir tercih olabilir, yalnız kalma isteği hastalık filan değil ama bu bir kopuş olduğunda, hayattan ve dünyadan kopmayı da beraberinde getiriyor ve depresyon-kaygı kaçınılmaz olabiliyor. Çünkü insanın derdini paylaşmaya ihtiyacı var, bir başkasının da senin onun derdini dinlemene. Hari, tek tek başlıklarla ifade ettiği depresyon nedenleri üzerinde uzunca duruyor, tıpkı bu yalnızlık meselesinde olduğu gibi.

Kopan bağları yeniden bulmak

Hari, depresyon ve kaygının nedenlerini yukarıda bahsettiğimiz “kopuş” bağlamında tartıştıktan sonra bu kopan bağları yeniden kurmanın mümkünlüğü üzerine yine benzer bir yöntem uygulayarak -konuyu araştıran bilim insanlarının çalışmaları ve deneyimler- düşünmeyi sürdürüyor. Kimyasal olmayan antidepresanlar öneriyor yazar, yaşamın kendi pratiği içinden çıkan, dayanışmaya ve karşılıklı yardımlaşmaya dayanan. Bu bölümde okuyanı gerçekten etkileyebilecek Türkiyeli bir kadının, Nuriye Cengiz’in hikâyesiyle karşılaşıyoruz. Nuriye Cengiz Berlin’de bulunan sosyal konutlarda (Kotti) yaşayan göçmen bir kadın, tekerlekli sandalyesinden kalkarak kirasını ödeyemediği için evden çıkarılacağını bu nedenle icra memurları gelmeden önce kendisini öldüreceğini söylediği bir yazı asıyor penceresine. Yaşadığı yerde komşuları ondan, o komşularından habersiz oysa hepsi benzer sorunlar yaşıyorlar. Nuriye’nin cama astığı kâğıt burada yaşayan insanların birbirini fark etmesini sağlıyor ve bu kiraların sabitlenmesinin talep edildiği bir direnişe dönüşüyor. Tekerlekli sandalyesiyle barikatın en önünde yer alan Nuriye ve arkadaşları hem hayatları için direnebilecekleri ortak bir anlam buluyorlar hem de komşuluk gibi bu dünyada artık geçerliliğinin olmadığı düşünülen bir bağı tamir ediyorlar. Bu olay birbirlerine karşı olan önyargıyı kırdığı gibi farklı kimlikler arasındaki “farklılaştırma”yı da engelliyor, temas ettikçe kimliklerdeki sabitlenme aşılıyor hâttâ homofobinin bile önüne geçildiği bir durum ortaya çıkarıyor. Önceden özellikle bölgede yaşayan Türklerin nefretle baktıkları hâttâ geceleyin camlarını taşladıkları gey kafe birden toplantıların yapıldığı, kurulan direniş bölgesinin yemek, su gibi ihtiyaçlarının karşılandığı bir mekâna dönüşüyor. Bu dayanışma pratiği başka alanlarda da hâkim oluyor, kimin sorunu olsa ortak çözüm bulunan kocaman bir eve dönüşüyor mahalle neredeyse. Hari’nin aktardığı bu öykünün söylediği çok şey var, direniş, dayanışma yeniden bağ kurma… Nuriye intihar etmediği gibi yaşama daha çok sarılıyor, başka insanlar için tekerlekli sandalyesini siper ediyor, yalnızlıktan, depresyondan kurtuluyor. Hari bu bağlamda komşuluk gibi kaybedilen bağların bireyin yaşamında nasıl önemli olduğunu, günümüz dünyasında buna benzer bağlardan yoksun oluşumuzun depresyon ve kaygıyı nasıl tetiklediğini ortaya koyuyor. Nuriye’ye, Türkiye’den ev olarak bahsettiği köyünden Berlin’e geldiğinde, bir dairenin dört duvarının arasının ev olarak öğretildiğinden bahsediyor Hari. Ancak direnişten sonra sosyal konutların bulunduğu bu mahalle artık onun ve onun gibi göçmenlerin, LGBTİQ bireylerin, yalnızların, okulda sorun yaşayan ve atılmak üzere olan Mehmet’in, akıl hastanesinden kaçan ve kendisine bir iş ve ev verildiğinde hiç de “deli” olmayan Tuncay’ın, kendilerini ait hissettikleri bir eve dönüşüyor.

Göçmenlere dair nefret yüklü söylemin oldukça arttığı bir dünyada bu mahallede ortaya çıkan dayanışma duygusu üzerine düşünmeli ve örnek alınmalı belki de. Nefret etmektense, bağ kurmayı, dert ortaklığı etmeyi öğrensek hem “farklılaştırdığımız” gruplara hem de kendimize iyi geleceğiz, bu kötü dünyada depresyonu ve kaygıyı da aşacağız, sadece bizim sorunlarımız olmadığını göreceğiz. Ortak çözümler arayacağız. Johann Hari’nin Kaybolan Bağlar: Depresyonun Gerçek Nedenleri ve Beklenmedik Çözümler adlı kitabı, bize hayatla kopan bağlarımızı gösterirken, depresyon ve kaygıdan kurtulmanın vücudumuza yüklenen kimyasallardan daha çok, kaybettiğimiz bağları yeniden bulmakla mümkün olacağını gösteriyor. Sorun kafamızda veya beynimizde değil, yaşadığımız hayatta, dünyanın gidişatında, sistemde sorun var demeye getiriyor sözü. Evet, anlamlı bir iş bulamayabiliriz (kitapta %13 olarak verilmiş dünyada işini anlamlı bulanların oranı) ama doğayla bağımızı yeniden kurmayı deneyebiliriz, hayatımızda bizden başka insanların da olduğunu hatırlayabiliriz, dayanışmayı unutmayıp, diğerkâm olmayı bırakmayabiliriz, diğer insanlarla bağ kurmaya çalışıp koca mahalleleri ait hissettiğimiz bir eve bile dönüştürebiliriz. Yazarın fark ettiğinin altını çizer isek: “Depresyonun da bir tür yas olduğunu fark ettim –ihtiyaç duyduğumuz ama sahip olmadığımız tüm o bağlar için yas.”

Yağız Gönüler, “Kopuk bağları tamir etmek ve hayata yeniden sarılmak”, ruhunakitap.blogspot.com, 26 Haziran 2019

Bir vaka düşünelim. Ruh durumunuzda pek ‘hayırlı gelişmeler’ olmadığını düşünüyorsunuz ve biraz google’a biraz da çevrenize danışarak işi ‘uzman’ına götürmeye karar veriyorsunuz. Yani bir ‘hastalığı kabul’ söz konusu, güzel. Siz hastasınız ama işin uzmanları çok uzun bir zaman önce size hasta demeyi literatürden kaldırmışlar, siz bir danışansınız artık. Neler olup bittiğini anlamadığınız için bir uzmanın karşısına geçecek, gerekirse filmlerdeki gibi uzanacak ve bol bol konuşacaksınız. Bazen de konuşmanıza gerek kalmayacak. Su bardağını tutuş şeklinizden, ayakkabı bağacıklarınızın vaziyetinden, bacak hareketlerinizden, yüzünüzün aldığı şekillerden ortaya çıkacak her şey. Danışanınız sizi her şartta dinleyecek. Hayatta en çok ihtiyacınız olan şeyi yapacak: başkası tarafından ve ‘gerçekten’ dinleneceksiniz.

Sayısız netice çıkabilir seanslardan ama özellikle üç netice, bahse konu kitapla da bağ kurabilmemiz için çok önemli. İlk netice, uzmanın ofisinden çıkarsınız ve yola adımınızı atar atmaz “ya bunlar benim vesveselerim, kafamın içinde işte, hallederiz zamanla, geçer…” gibi yorumlar olur. Yani işin tamamen kafanızın içinde ve tamamen ruhsal olduğunu düşünürsünüz. İkinci netice, “şu zamana kadar hiçbir şey yoktu, demek ki beynimde bir arıza oluştu ve bana sürekli farklı hissettiriyor” gibi ilkine benzer derecede tehlikeli bir hâle bürünürsünüz. Burada aynı zamanda beyninizin içinden “ilaç! ilaç! ilaç!” çığlıkları da yükselebilir… Gelelim üçüncü ve en önemli neticeye. Bu netice, sizin yapacağınız bir yorumdan çok işin uzmanının hayatınızı yeniden sizinle buluşturacağı (kopan bağları tamir edeceği) bir dönemin başlangıcıdır: Depresyon kafanın içinde olup bitenlerden çok hayatında ne olup bittiğiyle ilgili bir hastalık. Onu tetikleyen şeylere bak: kaygı, huzursuzluk, öfke, baskı, endişe. Peki bunlar nerelerde olur? Evde, okulda, ofiste, ailede, çevrede, mahallede, şehirde, ülkede. Kısacası beyninin dışında kalan her yerde ama beyninin de maruz kaldığı yerlerde.

Gazeteci-yazar Johann Hari’nin geçtiğimiz dönemde bağımlılık üzerine yaptığı TED konuşmasından (bağlantı) hatırlayanlar olabilir. Aslında bu konuşmasında Hari’nin bağ kurma, bağımlı olma ve bağlanma gibi meselelere ne kadar kafayı taktığı hemen anlaşılıyor. Nitekim Mayıs 2019’da Barış Engin Aksoy’un harikulade çevirisi ve Metis Yayınları’nın alıştığımız titizliğiyle bu meselelere meraklı olan okurlara çok kritik bir kitap “merhaba!” dedi. Bu merhaba, şimdilerde aynı tür kitaplarda sıkça görülen merhaba’lardan çok daha farklı. Tamamen gerçek hikâyelerden oluşan, o hikâyelerin peşine düşmesine vesile olan bilim insanlarından alınan işaretlerin aktarıldığı, bağların kopmasına neden olan şeylerle birlikte tamirin nasıl mümkün olabileceğinin anlatıldığı, komple ‘iyileştirici’ bir kitap Kaybolan Bağlar: Depresyonun Gerçek Nedenleri ve Beklenmedik Çözümler. Beni en çok etkileyen, meslekî anlamda bu işi yapmayan biri tarafından çok ciddi emeklerle ve dünyayı dolaşarak yazılmış olması. Evet bazı ‘işleri’ iş olarak görmeyip, insanın insana umut olabileceği meselesi dünyanın her yerinde yankı buluyor. Bu hem meraklı hem de okur olarak fevkalade memnuniyet verici.

Hari, bugün de çok konuşulan ve gittikçe de daha çok konuşulan kopuklukları dokuz neden olarak sıralamış: Anlamlı çalışmadan, diğer insanlardan, anlamlı değerlerden, çocukluk travmasından, statü ve saygıdan, doğal dünyadan, umutlu/güvenli bir gelecekten kopuk olmak sekiz neden. Dokuzuncu neden ise genlerin ve beyindeki değişimlerin gerçek payını içeriyor. Esasında yumruğu da bu bölüm vuruyor: “Yaşadığınız acının kökenini beyninizi parçalarına ayırarak anlayamazsınız. Bunun için televizyonunuzun ya da beyninizin aldığı sinyallere bakmanız gerekir. Depresyon ve kaygı “dokularda psikolojik sorunlardan önce gelen gerçek bir arıza bulunduğu için beyinde büyüyen bir tümör gibi değil,” diyor Marc Lewis. “Öyle bir şey yok. Bunlar -dış dünyanın sebep olduğu sıkıntı ile beynin içindeki değişimler- el ele gidiyor.”. Yaptığı ilk ve tek yemin töreni konuşmasında John F. Kennedy şöyle demişti: “Kendinize ülkem benim için ne yapabilir diye değil, ben ülkem için ne yapabilirim diye sorun.”. Marc depresyonun kökenlerini ve bunların beyinle ilişkilerini son yirmi-otuz yılda bize öğretilenden daha isabetli bir şekilde düşünebilmek için, psikolog W. M. Mace’in yıllar önce JFK’den esinle söylediği bir şeyi bilmenin faydalı olacağını söylüyor: “Kendinize kafamın içinde ne var diye değil, kafam neyin içinde diye sorun.”

İnsanların yaşamlarındaki bağlardaki kopuklukları fark edebilmeleri için her ne yaşıyorlarsa yaşasınlar bağlantıda kalmaları, yani sinyal alabilir vaziyette olmaları gerekiyor. Oysa ilaçlar hem bağlantıda kalma olasılığını hem de sinyal alabilecek zihin dinginliğini hırpalıyorlar. Hissedilmesi gerekenler hissedilmiyor, verilmesi gereken tepkiler verilmiyor. Özellikle bizim ülkemizde ‘ağır kafa hapı’ kullananlar için hep ‘ölü gibi’ tabiri kullanılır; eylemsiz, hissiz, tepkisiz. Zaten bir sürü bağ kopmuş ki o hâle gelinmiş, bir de hayatla olan bağ fiziksel ve ruhsal olarak ilaçlar vasıtasıyla koparıldığında iyileşme için ne beklenecek? Hari’nin sunduğu çözümler içinde bu anlamda en önemlisi insanlarla bağ kurmak. Topluma karışmak. Yanlış anlaşılmasın, sürüye değil topluma. Bir başkasının hikâyesine ortak olmaya, bir başkasının hayatıyla kendinden çıkmaya. Şu paragraflara çok dikkat: “En banal, en basmakalıp klişelerimizden birini düşünmeye başladım: Sen ol. Kendin ol. Birbirimize habire bunu söylüyoruz. Bununla ilgili memler paylaşıyoruz. Kafası karışık, canı sıkkın insanları cesaretlendirmek için bunu söylüyoruz. Şampuan şişelerimiz bile bize bunu söylüyor – çünkü sen buna değersin. Oysa bana depresyondan çıkmak istiyorsan sen olmamayı öğretiyorlardı. Kendin olma. Ne kadar değerli olduğuna saplanıp kalma. Bu kadar berbat hissetmenin bir sebebi sürekli kendini düşünmek zaten. Sen olma. Biz ol. Grubun parçası ol. Grubu buna değer hâle getir. Mutluluğun gerçek yolunun ego duvarlarımızı yıkmaktan, kendini başkalarının hikâyelerine bırakmaktan, onların hikâyelerinin seninkilere karışmasına izin vermekten, kimliğini birleştirmek, senin zaten hiçbir zaman sen -yalnız, kahraman, üzgün- olmadığını fark etmekten geçtiğini söylüyorlardı bana. Hayır, sen sen olma. Etrafındaki herkesle bağ kur, bağlantı içinde ol. Bütünün parçası ol. Kalabalığa hitap eden adam olmaya çalışma. Kalabalık olmaya çalış.”

Milenyumun devasa bir yalan olduğu ortaya çıktığında ‘sistemler’ derhal devreye girmiş ve insanları oyalayacak, hatta hayatlarını koca bir illüzyona çevirecek yepyeni ‘şeyler’ üretmişlerdi. Bu şeylerin kronolojik bir listesi yapılacak olsa, son sırada büyük harflerle sosyal medya yazardı hiç şüphesiz. Yaşamadığımız o konforlu ve huzurlu hayatımızla Instagram’dayız. Çilesi çekilmemiş sahte bilgeliğimizle Twitter’dayız. Görünme ve onaylanma isteğimizle Facebook’tayız. Doğadan kopuşla birlikte sosyalleşme de farklı bir alana kaymış durumda. Bu alan komple dijital, bütünüyle çöplük. Hikâye denen mekanizma hepimizle dalga geçer gibi bizden bir anı istiyor ve bu anıyı yirmi dört saat içinde çöplüğüne gönderiyor. Zygmunt Bauman’ın tabiriyle “Iskarta Hayatlar” yaşamaya çoktan alıştık gibi görünüyor. Hari’nin sunduğu çözümler arasında bir sosyalleşme reçetesi bulunuyor. Doğal ortamla meşgul olmak konusunda Lisa’nın peşine düşüyor Hari. Onunla geçirdiği zamanın neticesinde şu öğüdü kulağına küpe ediyor: “Şehir içinde ufak bir çalılık alan bile olsa doğal ortamla meşgul olmanın farklı bir tarafı var… Toprakla yeniden bağlantı kuruyor, ufak tefek şeyleri fark ediyordum. Uçakların ve trafiğin sesini duymaz oluyorsun, aslında ne kadar ufak, ne kadar önemsiz olduğunu hissediyorsun. Orada sadece ben yoktum. Gökyüzü vardı. Güneş vardı… Mesele sadece ben değildim. Mesela sadece benim adaletsizliklerle mücadelem değildi. Burada daha büyük bir resim vardı ve benim yeniden o resmin parçası olmam gerekiyordu. Bahçedeki kaldırımda oturmuş ellerimi çiçek tarhına sokmuşken böyle hissediyordum.”

Yine sosyalleşme bahsi için Bromley-by-Bow Merkezi’ne gidiyor Hari. Burada bir doktor olarak ‘bilgi sahibi kişi’ gibi davranmanın eğitimini alan Sam’le buluşuyor. Ondan duydukları, bir rahatsızlığı fark etmenin, onu anlatmanın ve sahiden dinleniyor olmanın önemini ortaya koyuyor: “Doktora düşen en önemli görev hastayı dinlemek. Bilhassa depreyon ve kaygı söz konusu olduğunda insanlara “Neyiniz var?” yerine “Sizin için önemli olan ne?” diye sormayı öğrendiğini söylüyor Sam. Bir çözüm bulmak istiyorsanız, depresyon veya kaygı yaşayan insanın hayatında neyin eksik olduğunu dinlemeniz ve o eksik olan şeye ulaşmalarına yardımcı olmanız gerekiyor.”

Yeniden bağ kurmak üzerine Hari tarafından sunulan yedi çözüm (yahut başka türlü antidepresanlar) diğer insanlarla bağ kurmak ve sosyalleşme reçetesiyle başlıyor. Devamında anlamlı bir işle uğraşmak, anlamlı değerlerle yaşamak, duygu paylaşımından doğan sevinç ve kendine bağımlılığı aşmak, çocukluk travmasını kabul etmek ve aşmak, geleceği geri kazanmak şeklinde devam ediyor. Bir boşluğu doldurmak üzere yaşayan insanların anlamdan kopuk olduğunu, onların sadece bir şeylere sahip olmak (iyi bir kartvizit, lüks bir araba, konforlu bir ev) peşinde koşuşturduklarını söylüyor. Bu koşuşturmanın, insanların gerçekten anlam bulabilecekleri ve bağ kurabilecekleri şeylerle olan mesafeyi gittikçe açtığını, özellikle de ara sıra tatmin olan ve bazı hazlar yaşayan insanların içlerinin boşaldığını anlatıyor. Çünkü bunların hiçbiri kalıcı değil, değerli değil. Hepsi geçici ve insanın içiyle hiçbir irtibatı yok. Bir boşluğu doldurmak için sürekli başka boşluklarda salınan insan bir zaman geldiğinde malum sonla ve şu acımasız ama haklı sorularla karşılaşıyor: Ben ne yapıyorum? Yaptığım işle bağlantım ne? İçinde bulunduğum çevreye nasıl bir katkım var? Kendimi değersiz hissetmemin sebebi ne? Netice: Benim hayatımın bir anlamı yok!

Depresyon, vücudun verdiği bir tepki. Şuraya dikkat: “Depresyonun yaygın belirtilerinden biri ‘gerçeklik kaybı’ denilen şeydir. Yaptığınız hiçbir şeyin sahici ya da gerçek olmadığını hissetmeye başlamak.”.Tıpkı Hari’nin kitabı yazma hikâyesinin başında anlattığı gibi, “duy beni!” diyor vücut. Bu acının, bu kederin, huzursuzluğun, endişenin bir kaynağı var. Kaygılı olmanın bir sebebi var. Şu mesajı iyi dinle, bu mesaj senin hayatını değiştirecek ve yeniden bağ kurmanı, hatta eskisinden daha sağlıklı olmanı sağlayacak. Dinle, duy! Hopkins Psychedelic Research’te gerçekleştirilen deneylerin yürütücüsü William A. Richards (Bill) şöyle diyor: “Depresyon bir nevi sınırlanmış bilinçtir. İnsanların kim olduklarını, neler yapabileceklerini unuttuklarını, takılıp kaldıklarını görebiliyorsun. Depresyonda olan pek çok insanın gözü çektiği acıdan, aldığı darbelerden, hissettiği hınçtan, yaşadığı başarısızlıklardan başka bir şey görmüyor. Mavi göğü, sarı yaprakları görmüyorlar.”

Hari’nin özellikle ev, aile ve mahalle üzerine düşüncelerini çok değerli buldum. Ona göre insanların günler ilerledikçe kendilerini daha fazla yalnız hissetmelerinin altında, onların daima birlikte olmalarını sağlayan aile, mahalle gibi yapıların darmadağın olması yatıyor. “Kabilelerimizi dağıttık” diyor ve hepimizin “Acaba kendi başımıza yaşayabilecek miyiz?” sorusunun peşine düşen bir deneye kalkıştığını, sonucun aslında en başından belli olduğunu söylüyor: “Bizden önce insanlar için ev topluluk demekti – etrafımızdaki insanların oluşturduğu sıkı ağ, bir kabile. Bu kaybolmuş durumda. Ev hissimiz öylesine zayıfladı ki artık aidiyet ihtiyacımızı karşılamıyor. O yüzden evimizdeyken bile ev özlemi çekiyoruz.”

Kaybolan Bağlar, hayatında hep bir şeylerin yarım olduğunu hissedenlere, her olumsuzlukta kendini ya da çevresini suçlamaya hazır olanlara, yapıp ettiklerinde anlam ve değer eksikliği yaşayanlara, sürekli plan yapan ve dolayısıyla kaygıyla yaşayanlara çok önemli şeyler söylüyor. O bezginliklerin, sancıların, uykusuzlukların ya da uyuşuklukların altında yatanla bağ kurmak gerektiğini hatırlatıyor: “Bulantınıza ihtiyacınız var. Çektiğiniz acıya ihtiyacınız var. Bir mesaj bu, bu mesajı dinlemeniz gerekiyor. Kaynağını görmemizin tek yolu o acıyı dinlemekten geçiyor – ancak o zaman, gerçek nedenlerini görebildiğimizde o acının üstesinden gelebileceğiz.”

Semih Öztürk, “Mümkün Olanı Yeniden Yaratmak”, artfulliving.com.tr, Temmuz 2019

Gazeteci ve yazar Johann Hari tarafından kaleme alınan Kaybolan Bağlar, Barış Engin Aksoy’un çevirisiyle, Metis Yayınları tarafından yayımlandı. Depresyonun Gerçek Nedenleri ve Beklenmedik Çözümler alt başlığı ile açılan ve uzun bir inceleme/görüşme sürecinden geçerek oluşturulan kitap, insanlığın en temel problemlerinden biri olan depresyon çıkmazına oldukça detaylı bir inceleme alanı açarak yaklaşıyor ve çözüme yönelik önerileri kazanılan tecrübeler üzerinden okura sunuyor.

Üç kısımda ele alınan kitapta, Johann Hari öncelikle kendinden yola çıkarak elde ettiği çıkarımları günümüz tedavi yöntemleri üzerinden değerlendiriyor. Bir zamanlar kabul gören ve beyindeki bir hasar sonucunda ortaya çıktığına inanılan depresyonun, aslında hiç de uzağımızda durmayan çevresel etmenlerle doğrudan ilişki içerisinde olduğunun/olabileceğinin altını çiziyor. Söz konusu çevre, yazarın pek çok farklı kültürden insanla yaptığı görüşmeler neticesinde onların yaşanmışlıklarına ve dahil oldukları kültürlerin kökenlerine kadar iniyor. İlaç endüstrisinden, değiştirilmesi gereken bakış açısından, kültürel birikimlerden, kaygılardan ve insanın kendini fark etmesinden bahseden yazar, tüm bu gerekliliklerin yaşadığımız çağla doğrudan ilgili olduğunu vurguluyor.

Yazar, mutlak iyileşme ve yeniden sosyal hayata dahil olma düşüncesi etrafında uzunca bir süre düşünmüş. Bu bakış açısı, yazarın kendi depresyon dönemlerine geri dönerek içinde bulunduğu durumu tahlil etmesiyle farklı bir boyut kazanmış. Yaptığı görüşmeler üzerinden ele alacak olursak, karşı karşıya kalınan sorunla yüzleşmek oldukça önemli bir adım. Çünkü onunla iç içe yaşamak kadar yüzleşmek de önemli. Bu anlamda özellikle geçmişte olup bitenlerin etkisi yüzleşme adımının en önemli ayağı. Orada yaşananlar sonucunda gelinen noktalar, insanı insan olduğu gerçeğinin gerisinde tuttuğu gibi, devam eden hayatın sekteye uğramasına da sebep oluyor. Hari, bu noktada yüzleşmenin ve insanlarla bir arada olmanın (elbette bu bir aradalık aynı hedefe odaklanan topluluklardan oluşuyor) önemli bir sürece de ev sahipliği yaptığını söylüyor. Yüzleşmek kadar paylaşım olanaklarını geliştirmek de önemli. Çünkü çıkılan yol, farkında olunan gerçekliğin yeniden tekrar etmemesi üzerine kurulduğu gibi, aynı zamanda paylaşım yolunun da açılmasıyla birlikte sosyal bağların daha da güçlendirilerek sağlamlaştırılması düşüncesine dayanıyor. Herkesin yaşadığı kaygılar yine herkes için bir çözüm odağına dönüşerek değer kazanıyor. Yazarın çıktığı bu uzun keşif yolculuğu, dinlediği hikâyelerle bileştikten sonra sorunu yaratan koşularla aynı sorunun çözüm yollarının da birbirine ne kadar yakın olduğunu kanıtlamış. Antidepresanlara sığınmak yerine aramanın, ilaçlarla alınan geçici sakinlikler yerine gerçek hareketin, bir arada olmanın, değiştirmenin ve mümkün olan dönüşüme dahil olmanın önemini vurgulamış. Hari, elbette antidepresanları tam anlamıyla reddetmiyor. Onların da iyileşme yolundaki mutlak katkısının hakkını veriyor. Ancak en önemli nokta kalıcılığın sağlanarak süreklilik oluşturmak. Tam da bu noktada karşımıza çıkan insan hikâyeleri, adeta birer başarı öyküsüne dönüşüyor.

“Harcanan çaba ile karşılığı arasında dengesizlik”

Kitap boyunca birbirinden farklı kültürlere sahip insanların kendi dünyalarında yaşadıkları çıkmazların en çok neye zarar verdiğini düşündüm. Kaybedilen zaman elbette en büyük kayıpların başında geliyor. Özellikle iş hayatında yönetici ve patronlara “kiraladığımız” zaman, karşılığında alınan ücreti hiçbir zaman tam anlamıyla karşılamıyor ya da kazanılan paranın mutlulukla doğrudan ilgisi yok. Satın alınabilir ihtiyaçların dışında kalan mutluluk ihtiyacı, pek çok insanın ortak sorununa dönüşerek sessizliğe gömülmenin önünü açıyor. İşsizlik kadar bir işinin olması da son tahlilde probleme dönüşebilir ve dengenin sağlanması gerekiyor. Kitaptaki insanların anlattığı hikâyeler bu tür çıkmazlarla dolu. Hari, bu noktada yeni seçeneklere kapalı olmamanın altını çizerek bir anlamda risk almanın çekiciliğinden bahsediyor.

?İhtiyacımız olanın mecburiyetinden doğan bir teslim oluşu olumlayan sistem karşısında yapılabilecek pek fazla atılım olmadığı su götürmez bir gerçek. Hari’nin görüştüğü bilim insanları ve vakalar da bu durumu kanıtlıyor. İş yaşamı ve çalışma saatlerin insan yaşamındaki etkileri üzerine çalışan bir profesör ise gelinen nokta ile ilgili şunları söylüyor: “Yakın tarihli bir inceleme dokuzdan beşe kadar çalışmanın sahiden geçmişte kaldığını tasdik ediyor. Günümüzde ortalama bir çalışsan saat 7:42’de iş e-posta adresine bakıyor, 8:18’de ofise geliyor ve akşam 19:19’da işten çıkıyor… Bahsi geçen inceleme İngiliz çalışanlar arasında üç kişiden birinin e-posta adresine 6:30’dan önce baktığını, İngiliz işverenlerden yüzde 80’inin çalışanları çalışma saatleri dışında telefonla aramanın kabul edilebilir olduğunu düşündüğünü gösteriyor. Çalışma saatleri kavramı çoğu insan için kaybolmaya yüz tutmuş durumda – yani yüzde 87’mizin hoşlanmadığı bu iş, hayatımızın gideren artan bir kısmını kaplıyor.” Tam anlamıyla tutsaklık olarak tanımlanabilecek bu durum, günümüzde insanların iletişim sorunu yaşamalarının önünü açtığı gibi, mutlak mutsuzluğu ve depresyonu çağıran en tehlikeli dönemeçler arasında yer alıyor. Karşılığın geri dönüşü zor kayıplarla verildiği bu yaşamın da aşılabilir olduğu bazı noktalar da yok değil.

“Bizi anlamlı değerlere götüren bir tünel kazmaya başlayabiliriz”

Kaybolan Bağlar’ın en önemli önerileri arasında birlik olmanın, ait olduğumuz her şeye değer kazandırmanın ne kadar önemli olduğunu yaşananlar üzerinden bir kez daha anlamış oldum. Tanıklığın getirdiği tecrübe ve kazanım, elbette herkes için aynı sonuçları doğurmaz. Yine de denemek, yönelişin birikimlerle donatılarak çoğaltılması mümkün. Berlin’de, yaşadığı bölgedeki kira artışlarından dolayı kirasını geciktiren, icra memurları gelmeden önce de kendini öldüreceği notunu bırakan ve sonrasında kendisi gibi olan “öteki”lerle bir araya gelerek direnen altmış üç yaşındaki Naciye Cengiz bu çıkarımın en canlı örneği. Sürecin sonunda kazanımlar elde eden insanların varlığı da bir diğer başarının mümkün olabileceğinin kanıtı olarak anlatılmış. Yan yana olmak ve mevcut sorunlarla birlikte mücadele etmek, “bizi anlamlı değerlere götüren bir tünel” olabilir.

?Kaybettiğimiz değerlere sorular yönelterek özdeki ihtiyacın sorgulanmasını öneren yazar, “kopukluk” üzerinde önemli bir noktada durmuş. İletişim çağının yapay beraberlik kurguları da bu noktaların başında geliyor elbette. Gerçek temasla birlikte mümkün olan paylaşımın gerçekleştirilmesi, “başka türlü bir antidepresan” olarak ifade ediliyor ve yeniden bağ kurmanın önündeki engellerin yıkılmasına olanak sağlanıyor. Başka insanların yaşadığı hayatlar üzerinden tutulan bu ayna, biricik olan yaşamın zamandan bağımsız olmayan dinamiklerini yeniden harekete geçirebileceğimizi gösteriyor. Çünkü bir sonraki aşamada neyin ne olacağını anlamak, anlamlandırmak ve tasarlamak yine insanın kendi ellerinde. Sevgi de bütün bu tasarının hiç de yabana atılmayacak anahtarları arasında yer alıyor. İnsanların elde ettiği kazanımlara bakınca, içinden geçtikleri sıkıntıların hiçbir zaman kolaylıkla aşılabildiğini düşünmedim. Aksine, coğrafya ve kültür farklılıkları üzerinden düşününce her dönem zor ve uzun bir süreç olduğunu hissettim. Johann Hari, bu durumun da çözümsüz olmadığını vurguluyor. Elbette her şeyin kökten çözüleceğine dair işaretler yok kitapta. Geri dönüşler, tekrar edişler mümkün. Ancak harekete geçmek ve yol almak, çoğu zaman tekrar düşüşlerin şiddetinin azalmasında büyük ölçüde rol oynuyor. Doğaya, sevgiye, bir arada olmaya, kolektif bir dayanışmaya vurgu yapan Johann Hari, düşüncelerini şu sözlerle tamamlıyor: “Çok uzun süredir kabilesiz ve bağlantısız yaşıyoruz. Hepimizin eve dönme zamanı geldi.”

Bürkem Cevher, “Depresyona farklı bir bakış”, Agos Kitap / Kirk, Eylül 2019

Hemen hepimiz ya ez an bir kere depresyona girmişizdir ya da yakınımızda depresyondan mustarip birileri vardır. Ben de ABD’de doktora yaptığım dönemde oldukça sarsıcı bir depresyon deneyimini tattım ki etkilerini hâlâ dönem dönem hissederim. Bu nedenle de Metis Yayınları’nın yayınladığı Barış Engin Aksoy’un Türkçeye çevirdiği Kaybolan Bağlar: Depresyonun Gerçek Nedenleri ve Beklenmedik Çözümler hemen ilgimi çekti. Johann Hari, depresyonun bilindik öyküsü olan beyin kimyasında dengesizlik veya genetik sebeplerden çok daha fazlasının rol oynadığını fark etmiş, bu bilgilerin ve çalışmaların peşine düşmüş. Kendisi de uzun yıllar antidepresan kullanmış ve çeşitli kereler majör depresyonun kucağına düşmüş biri olarak Kaybolan Bağlar’da hem kendi depresyon hikâyesini anlamaya hem de kimyasallar dışında olası çözüm yollarını bizzat deneyimlemeye çalışmış.

Klasik Hikâye

Hari uzun süre antidepresan tedavisi görmüş. Tedavisinin başında doktoru ona beynindeki kimyasal sistemde bir dengesizlik olduğunu ve beyninin yeterli serotonin salgılamadığını söylemiş. Eğer eksik olan serotonin bir şekilde yerine konursa iyileşeceğini söylemiş. Bu klasik hikaye bugün neredeyse tüm psikiyatristlerin biz hastalarına anlattığı klasik hikaye. Hari’nin durumunda ise ilaçlar bir süre iyi geldikten sonra Hari tekrar başladığı noktaya geri dönmüş. Doktoru da ilaç dozunu arttırmış. Ancak ilaç dozu gittikçe artsa da sık sık depresyon atakları devam etmiş.

Hari kitabına kendi hikayesi ile başlıyor ve antidepresan ilaçların belki de kaygı ve depresyona kesin cevap olamayabileceğini düşünüyor. Konu üzerinde bir süre araştırma yaptıkça aslında tüm psikiyatristlerin ilaç taraftarı olmadıklarını öğreniyor. Örneğin Irving Kirsch ve Guy Sapirstein isimli biliminsalarının antidepresanların gerçek etkilerini araştırdıkları çalışmaları aktarıyor Hari. Kirsch ve Sapirstein’ın çalışmalarında anlamaya çalıştıkları şey şu: Her ilaçta bulunan kimyasal etkilerin yanında belli bir miktarda da plasebo etkisi vardır. Antidepresanlar söz konusu olduğunda plasebo etkisi ne kadardır?

Antidepresanlar üzerine yapılan ve yayınlanan çalışmaları tarayan Kirsch ve Sapirstein şaşırtıcı sonuçlarla karşılaşmışlar. “Rakamlara göre antidepresanların etkisinin yüzde 25’i kendiliğinden iyileşmeye, yüzde 50’si ilaçlar hakkında anlatılan hikayelere ve yalnızca yüzde 25’i kimyasallara bağlıydı.” Üstelik yayınlanan çalışmaların çok büyük çoğunluğunun ilaç şirketleri sponsorluğunda yapıldığı, ancak ilacın pozitif etkisi olan durumlarda bu çalışmaların yayınlandığı göz önüne alınmalıydı. Hari, “İlaç şirketlerinin gerçekleştirdiği çalışmaların yüzde 40’ı hiçbir zaman kamuya açıklanmıyor, çok daha fazlası ise seçilmiş parçalar halinde, olumsuz bulgular kurgu odasında bırakılarak açıklanıyor,” diyor.

Johann Hari buradan yola çıkarak depresyonun sebeplerine ve kimyasallar dışında ne gibi çözüm yolları bulunabileceğine dair kapsamlı bir araştırmaya girişiyor. Hem çok ciddi bir literatür taraması yapıyor hem de önemli bilim insanlarıyla görüşüyor. Hatta çözüm yollarını bizzat gözlemek üzere uzun seyahatlere çıkıyor. Tüm çalışmalarının sonucunda da depresyonun dokuz ana sebebi olduğuna karar veriyor. Bu dokuz ana nedenden sadece birinde beyinde meydana gelen bir sorun, diğerinde de genetik yatkınlık varken diğer yedi neden hayatta meydana gelen sorunlara işaret ediyor. Ancak bu nedenlerin hepsinin ortak bir noktası olduğuna işaret ediyor Hari. “Bunların hepsi kopukluk, bağlantısızlık biçimleriydi. Doğuştan ihtiyaç duyduğumuz ama anlaşılan bir noktada kaybettiğimiz bir şeyden uzak düşme biçimleriydi.”

Dokuz neden

Kaygı ve depresyonun birinci sebebini anlamlı çalışmadan kopuk olmak olarak nitelendiriyor Hari. Anlamlı çalışmadan kasıt yaptığınız iş üzerinde kontrolünüz olması, sürekli denetlenmemek, insanlar üzerinde fark yaratabilmek demek. Elbette Hari de herkesin böyle bir işte çalışmasının mümkün olmadığının farkında. Rutin işleri de birilerinin yapması gerekiyor sonuçta. Ancak ilerideki bölümlerde bu işlerin daha cazip hale getirilebileceğini söylüyor Hari. Gelecek korkusu olmadan, temel yaşam giderlerinin garanti altına alınabileceği bir sistemde, insanların kendilerini geliştirebileceğini, aileleri ve dostları ile daha iyi bağ kurabileceğini ve kendileri için anlamlı işlerde çalışabileceğini söylüyor. Bu durumda da daha sıkıcı ve rutin işlerin işverenler tarafından daha cazip hale getirileceğini savunuyor.

Kaygı ve depresyonun ikinci sebebi olarak diğer insanlardan kopuk olarak yaşamayı gösteriyor Hari. Yapılan araştırmalarda yalnız insanların kortizol seviyelerinin yükseldiği ortaya çıkmış. Kortizol hormonu stresli durumlarda yükselen bir hormondur. Hatta John Cacioppo ve arkadaşlarının yaptığı bir çalışmada “kendini yalnız hissetmenin kortizol seviyelerinde, yaşayabileceğiniz en rahatsız edici olaylarla aynı ölçüde patlama yarattığı ortaya çıkmıştı. Deneye göre ciddi bir yalnızlık en az fiziksel bir saldırı kadar stres yaratıyordu.” Cacioppo’nun deneylerinden yola çıkan Hari yalnızlığı belirleyen şeyin bir günde kaç kişiyle ilişki kurduğunuzdan çok o kişilerle her iki taraf için de anlam taşıyan bir şey paylaştığınızı hissetmeniz olduğunu söylüyor. Yani diğer insanlarla bağ kurmanın önemine değiniyor.

Üçüncü neden ise anlamlı değerlerden kopuk olmak. Amerikalı psikolog Tim Kasser’in yaptığı bir çalışmada “mutluluğun yolunun bir şeyler biriktirmekten ve yüksek statüden geçtiğini düşünen materyalist insanlarda depresyon ve kaygı seviyeleri çok daha yüksekti.” Kasser’e göre materyalist düşünme tarzı diğer insanlarla ilişkimizi de zehirliyor. Araştırmalara göre “ne kadar materyalistseniz, ilişkileriniz de o kadar kısa süreli ve düşük nitelikli.” Hari hepimizin içinde diğer insanlarla bağ kurma, değer verildiğini ve dünyada bir fark yarattığını hissetme, özerk olma ve bir konuda iyi olduğumuzu hissetme ihtiyacı olduğunu söylüyor. Materyalist bir hayat tarzı sadece mal edinme ve statü göstergelerine odaklandığı için bu ihtiyacı karşılamıyor. Oysa içten gelen başka değerler var ve onlara derin bir ihtiyaç duyuyorsunuz. İşte materyalist yani dışa bağımlı değerlerden kurtulup sizin için anlamlı olan, sizi gerçekten mutlu eden değerlere yöneldikçe kaygı ve depresyondan da o oranda kurtuluyorsunuz.

Beşinci ve altıncı nedenler zaten hepimizin anlayabileceği bariz nedenler. Çocukluk travması ile baş edememek, o travmanın hasır altı edilmesi nedenlerden birisi. İkincisi ise statü ve saygıdan uzak olmak. Statünün yitirilmesi ya da toplumsal ve sosyal hiyerarşide en altta yer almanın, başkalarından saygı görmemenin en büyük depresyon nedenlerinden biri olduğu bilimsel araştırmalarla kanıtlanan bir gerçek. Üstelik bu sadece insanlarda değil hayvanlarda da kaygı ve depresyona neden olan bir durum. Bonoboları inceleyen biliminsanları bonobolar arasında çok ciddi bir hiyerarşi olduğunu ve bu hiyerarşinin en alt kademesindeki bonobolarda tüy dökülmesi, kalp çarpıntısı ve sağlık sorunlarının çok yaygın olduğunu görmüşler.

Kaygı ve depresyonun ana nedenlerinden bir diğeri de doğal dünyadan kopuk olmak. Ruh sağlığı sorunları şehirlerde kırsal bölgelere nazaran çok daha ciddi boyutta. Essex Üniversitesinden bazı biliminsanları İngiltere’de “şehir merkezinde yoksulların oturduğu, bir parça yeşil alan içeren bölgeleri yine yoksulların oturduğu ama yeşil alan içermeyen benzer bölgelerle karşılaştırdılar. Diğer her şey – mesela toplumsal bağ düzeyleri – aynıydı. Ama daha yeşil mahallelerde stres ve umutsuzluğun daha az olduğu ortaya çıktı.”

Son olarak da umutlu ya da güvenli bir gelecekten kopuk olmanın da kaygı ve depresyon nedenlerinden biri olduğunu söylüyor Hari. Gelecekle ilgili umudu olmayan insanın hayata tutunmak için de bir umudu kalmıyor. Psikiyatri birimine yatırılmış iki ergen grubu üzerinde çalışma yapan Michael Chandler isimli bir psikoloji profesörü ağır depresyon yaşayan çocukların gelecekte ne olacağına ilişkin sorular karşısında afallamış göründüğünü, okudukları çizgi romanlardaki karakterlerin gelecekleri hakkında yanıt veremediklerini görmüş. Gelecekle ilgili sorular dışında diğer tüm soruları iki grup da normal bir şekilde yanıtlayabilmiş.

Yas ve çözüm

Tüm bu bilgilerin ışığında psikiyatride biyo-psiko-toplumsal modeli uygulamanın önemi de açığa çıkıyor, diyor Hari. Biyolojik, psikolojik ve toplumsal etkiler depresyon ve kaygıya neden oluyor. Ama çözümü sadece biyolojik yollarda yani antidepresan ilaçlarda aramak sadece semptomlara geçici bir çözüm sağlıyor. Oysa psikolojik ve toplumsal nedenleri çözmeden depresyon ve kaygıyı tamamen iyileştirmenin imkansız olduğunu söylüyor yazar.

Hari antidepresan ilaçlara ihtiyacı olabilecek hastalar olabileceğini kabul ediyor ama onun için asıl önemli olan hastaların yaşadıklarının ana nedenlerinin psikolojik ve toplumsal olduğunun bilinmesi. Ancak hastalığın sebebinin beyin kimyası değil de toplumsal olduğunu öğrenmenin depresyondan mustarip kişi üzerinde çok da büyük etkisi olacağını düşünmüyorum. Depresyonun bir tür yas olduğunu ve yas gibi yaşanması gerektiğini söylüyor bir yerde Hari. Oysa depresyonun ne kadar büyük bir acı verdiğini, kişiyi ölümün eşiğine getirdiğini kendisi de biliyor. Kaygı ve depresyon yaşayan bir kişi ne olursa olsun o acının geçmesini ister. İster plasebo olsun ister olmasın yeter ki bitsin, dersiniz. Hatta antidepresanların tüm yan etkilerine bile razı olacak hale gelirsiniz. İşte Hari’ye bu noktada katılmasam da depresyon ve kaygının nedenlerini ve olası tedavileri daha iyi anlayabilmek için Kaybolan Bağlar’ı şiddetle tavsiye ederim. Hem akıcı ve anlaşılır hem de bilimsel verilere dayalı oldukça iyi yazılmış bir kitap okuyacak, depresyon ve kaygının nedenlerini çok daha iyi anlayacaksınız.

KİTABIN KÜNYESİ

Johann Hari
Kaybolan Bağlar
Depresyonun Gerçek Nedenleri ve Beklenmedik Çözümler
Çeviri: Barış Engin Aksoy
Yayına Hazırlayan: Özde Duygu Gürkan
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mayıs 2019
2. Basım: Ağustos 2019
Metis Yayınları

İÇİNDEKİLER
Önsöz: Elma
Giriş: Bir Muamma

Birinci Kısım
Eski hikâyede çatlak
1. Değnek
2. Dengesizlik
3. Yas İstisnası
4. Ay’a Dikilen İlk Bayrak

İkinci Kısım
Kopukluk: Depresyon ve Kaygının Dokuz Nedeni
5. Bayrağı Devralmak (İkinci Kısım’a Giriş)
6. Birinci Neden: Anlamlı Çalışmadan Kopuk Olmak
7. İkinci Neden: Diğer İnsanlardan Kopuk Olmak
8. Üçüncü Neden: Anlamlı Değerlerden Kopuk Olmak
9. Dördüncü Neden: Çocukluk Travmasından Kopuk Olmak
10. Beşinci Neden: Statü ve Saygıdan Kopuk Olmak
11. Altıncı Neden: Doğal Dünyadan Kopuk Olmak
12. Yedinci Neden: Umutlu ya da Güvenli Bir
Gelecekten Kopuk Olmak
13. Sekizinci ve Dokuzuncu Nedenler: Genlerin ve Beyindeki
Değişimlerin Gerçek Payı

Üçüncü Kısım
Yeniden Bağ Kurmak Yahut Başka Türlü Bir Antidepresan
14. İnek
15. Bu Şehri Biz Kurduk
16. Yeniden Bağ Kurmak I: Diğer İnsanlarla
17. Yeniden Bağ Kurmak II: Sosyalleşme Reçetesi
18. Yeniden Bağ Kurmak III: Anlamlı Bir İşle
19. Yeniden Bağ Kurmak IV: Anlamlı Değerlerle
20. Yeniden Bağ Kurmak V: Duygu Paylaşımından Doğan
Sevinç ve Kendine Bağımlılığı Aşmak
21. Yeniden Bağ Kurmak VI: Çocukluk Travmasını
Kabul Etmek ve Aşmak
22. Yeniden Bağ Kurmak VII: Geleceği Geri Kazanmak

Sonuç: Eve Dönüş

Notlar
Teşekkür
Dizin

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here