Dostoyevski: “Zorbalık karşısında duyarsız kalan bir toplum zehirlenmiş demektir”

dostoyevski“Kaplanlar gibi kana susamış insanlar var. Birisi; bir insan bedeni, eti ve ruhu üzerinde sınırsız hâkimiyet kurmaya görsün -ki aslında kendi de böyle bir insandır-, aslında Tanrı’nın sureti olan başka bir canlıyı yerin dibine batırma ve alçaltma hâkimiyetini ve özgürlüğünü ele geçirmeye görsün, bu kişi farkında olmadan kendi duyguları üzerindeki iktidarını yitirir.”

Zorbalık, alışkanlık olmuştur. En mükemmel insan bile hayvanca kabalaşabilir. Kan ve iktidar insanı sarhoş eder, kabalık ve şiddetli arzunun birleşmesiyle keskin bir haz ortaya çıkar. Bu işkencelere ayrıca, gardiyan ve cellatların kurbanları üzerinden kazanç elde etmeleri eklenir. “Bu tür yaklaşımlar karşısında duyarsız kalan bir toplum, özünde zehirlenmiş demektir. Kısacası; birisine, diğerinin bedenine ceza uygulama hakkı verilmesi, toplumun alnında bir lekedir ve durdurulamaz bir çözülmeye yol açar.”

 

Ölü Evinden Anılar
Yazar, Omsk Kalesi’nde geçen hapishane yıllarına ait (1850-1854) izlenimlerini anlatırken, müsvedde-roman formatını kullanmıştır. Düzenlenmemiş duygusunu uyandıran notlar, betimlemeler ve yorumlar, yaşanmış gerçek olaylar etkisi yaratsa da, bu belgeli nesir, tıpkı bir roman gibi kurgulanmıştır. Girişteki kısa tasvir, okuru gündelik yaşamından koparır, adeta bir savaktan geçirerek, mahpusluğun “yepyeni, daha önce anlatılmamış dünyasına” taşır: Anlatıcı, Sibirya’da yaptığı yolculuk sırasında eski bir mahkûm olan Aleksandr Goryançikov’la tanışır. Bir zamanlar toprak sahibi olan adam, düğününden kısa bir süre sonra kıskançlık yüzünden karısını öldürmüş, on yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. Cezasını tamamladıktan sonra hapishane yakınlarındaki bir kasabaya yerleşmiştir. Yazar, adamın ölümünden sonra onun evrakları arasında kalın bir defter bulur; eski mahkûm deftere Ölü Evinden Anılar başlığı altında hapishane anılarını yazmıştır. Anlatıcı, okuduklarından büyülenir ve bunları yayımlamaya karar verir.
Goryançikov, notlarına bir sınır çizerek başlar: Oldukça yüksek kazıklı bir çit, gönderildiği hapishaneyi dış dünyadan ayırmaktadır. Hapishaneye giriş ve çıkışlar için büyük bir kapıdan geçen tek bir yol vardır: “Aydınlık dünya bu kapının ardındaydı, öteki insanların hepsi orada yaşıyordu. Ancak çitin berisinde kendine özgü bir dünya hüküm sürüyordu; öteki insanlar bu dünyayı her türlü gerçeklikten uzak bir masalmış gibi hayal ediyorlardı. Burası, hiçbir dünyaya benzemeyen özel bir dünyaydı; kuralları özel, giysileri özel, âdetleri özel, gelenekleri özeldi. Burası, canlı canlı gömülmüşlerin ölüler eviydi ve burada hiçbir yerde olmayan bir yaşam hüküm sürüyordu.”
Çitin iç kısmında uzunlamasına iki kışla binası ve bir yoklama meydanı vardır. Bu tavanı alçak, karanlık basınca soluk kandil ışığıyla aydınlatılan barakalarda, sınıfsal farklılıklarına bakılmaksızın suçlarına göre bir araya toplanmış mahkûmlar yaşarlar. Nöbetçiler, mahkûmlara eziyet eden bir binbaşı ile “soylu ve mantıklı düşünebilen” bir komutanın emrindedirler. Goryançikov, ceza sisteminin yargısı kuşkulu isimsiz dişlisine kapılmıştır artık: “Burada işlenen ağır cürmü, mevcut bakış açılarıyla kavrayabilmek mümkün olmadığı gibi, felsefesi de genelde tahmin edilenden daha güçtür.” Tutuklu, güvenlik nedenleriyle hücreye kapatılır. Ancak ne hapis, ne de kürek cezası onu düzeltebilecek yöntemler değildir. Goryançikov aksine, bu resmi ceza sayesinde kendisinin suçlu olduğu bilincinden sıyrılır. Halk ise mahkûma bir suçlu değil, “bahtsız” gözüyle bakar, ona sadaka verir. Ayrıca işlenen suçların kıyaslanması mümkün değildir. Faillerin karakterleri birbirlerinden tamamen farklıdır. Öyle ki, hapishane hayatı kimi mahkûm için ıstırapken, kimileri için de neşeli bir kalabalık içinde geçen eğlenceli bir yaşamdır.
Hapishanedeki günler birbirinin aynıdır: Yoklama, koğuş temizliği, kahvaltı, denetim, mahkûmların bayağı konuşmaları. Yemekler boldur. İçinden sık sık hamamböcekleri çıkan lahana çorbası o kadar olmasa da, özellikle ekmek çok lezzetlidir. Goryançikov’un önceleri hissettiği tiksinme duygusu kısa zamanda yok olmuştur. “Zamanla anladım ki, bir mahkûmun yaşamında özgürlüğün kaybı ve kürek cezası dışında bunlardan çok daha büyük olan bir işkence daha vardır: Başkalarıyla bir arada yaşama zorunluluğu.”
Goryançikov çok geçmeden, diğer mahkûmların kendisinden uzak durduklarını fark eder: “Eski soylulara hapishanede düşman gözüyle bakılıyor.” (Tutukevinde az sayıda soylu vardır, Rus ve Polonyalıdır bunlar, aralarında bulunan eski sancaktar Akim Akimiç, Kafkaslar’da görev yapmıştır ve orada, adalete teslim etmesi gereken birini kendi elleriyle vurmuştur. Burada daha çok etnik farklılıklar ağırlıktadır: “Biri Rus, öteki Çerkez, diğeri kâfir, bir başkası imanlı bir çiftçi, beşincisi Yahudi, altıncısı Çingene, yedincisi kim bilir kim ve şimdi isteseler de istemeseler de hepsi bir arada yaşamak zorunda.” Herkesin, değinmek istemediği kendine göre bir hikâyesi vardır, başka dünyalardan kaderlerdir bunlar: Genç ve kendi halindeki Sirotkin, bölük komutanını vurmuş ve ömür boyu hapis cezasına çarptırılmıştır.
Öteki tarafta iğrenç Gasin yatmaktadır; ağır suçlar işlemiş olan bu Tatar, aralıksız kafayı çeker ve kendini yumruklar. Hapishanede, an itibarıyla nasıl davranıldığı esastır. Kişi sürekli kendi onurunun derdindedir. Kibir ve azamet, pişmanlık duygularını da işlenmiş olan suçu da örter. Günün birinde hapishaneye soyguncu katil Orlov nakledilir ve kırbaç cezasına çarptırılır: “Meraktan ayrıca gerçekten ilgi duyduğum için, adamla samimiyetimi ilerlettim ve onu bir hafta boyunca inceledim. Şunu kesin olarak söyleyebilirim ki, böylesine güçlü, çelik gibi bir karakteri olan birine hayatım boyunca rastlamadım. Orlov kendine son derece hâkim biriydi, azametliydi, pişmanlık ve vicdan nedir bilmezdi, kafasında kaçmaktan başka bir şey yoktu.” Adam, kürek cezasının yanı sıra zanaatkâr, tefeci, kaçakçı, dahası “meyhaneci” olarak başka uğraşlar edinir. Goryançikov, “ölü evinde” para karşılığında kanyak, dahası çok riskli de olsa kadın bile satın alınabileceğini şaşkınlıkla görür. Yeterince parası olan bir tutuklu, müzikli, kanyaklı, bazen de kadınlı bir davet verebilmektedir.
Goryançikov’un çevresini gözlemleme ve tahlil etme merakı, özellikle başlarda sık sık umutsuzluğa kapılmasıyla dizginlenir: “Akşam ortalık kararınca, baraka kapıları kilitlenmeden önce dışarı çıktım ve kazıklı çitin çevresini dolaştım, bu sırada ruhuma ağır bir melankoli çöktü. Bütün tutukluluk hayatım boyunca bir daha böylesine büyük bir çöküntü yaşamadım.” Mahkûmlar son denetimden sonra barakada kendi aralarında kalırlar, burası “evleri”dir artık. Herkes kendini özel uğraşına verir ya da topluca iskambil oynarlar. Bu oyunlara, yapacak bir şey bulamayan ve her türlü hizmete açık olduklarını söyleyen “dilenciler” bile katılırlar. Goryançikov’un koğuşunda, hırsızlık suçundan hüküm giymiş bir grup Kafkasyalı, atletik vücudunun her yeri yara izleriyle kaplı, dürüst ve imanlı genç bir Müslüman olan “aslan” lakaplı Leshgir Nurra, ayrıca; en küçükleri olan Ali’yi iki ağabeyin baba gibi korudukları Dağıstanlı üç Tatar erkek kardeş vardır: “Bence Ali olağanüstü bir canlı ve onunla tanışmamı, yaşamımın en iyi ve en büyük şansı olarak anımsıyorum. Tanrı’nın armağanı olarak mükemmel yaratılmış karakterler vardır; böyle bir karakterin sahibinin kötü birine dönüşeceğinin düşüncesi bile insana olanaksız gelir.” Koğuştaki diğer tutuklular Polonyalılar, Ukraynalılar, sarraf ve tefeci Yahudi İsay Fomiç Bummstein ve birkaç Ortodoks’tur. “Bütün bu kişileri, yeni yaşamımın o en hüzünlü akşamında sanki sis perdesi arasından görür gibiydim. Beni, henüz düşünmediğim, aklımın ucundan bile geçemeyecek bir sürü olay bekliyordu.”
Goryançikov kendini kederine kaptırır, “Bedbahtlığımın boyutunu idrak etmek adeta haz veriyordu. Kim bilir, buradaki insanlar belki de diğerlerinden, kazıklı çitin gerisinde kalanlardan daha kötü değillerdi?” Goryançikov, para karşılığında ufak tefek işlerini görecek, bir de yiyecek alışverişlerini yapacak ve yemeğini pişirecek bir yardımcı bulur. “Başlarda her şeye şaşırmaktan kendimi alamıyordum; burası, alt tabakayla ilk kez doğrudan temas ettiğim bir yerdi. Kendim de ansızın onlar gibi sıradan bir insana, Sibiryalı mahkûma dönüştüm.” Ancak değişimin yeri “ölü evi”dir, öyle de kalır.
Sabah yoklamasından sonra işbaşı yapılır. Goryançikov düşünmeye başlar: “Şu Sibirya kürek cezasının aslı nedir? Ve hayatında ilk kez çalışacak biri olarak acaba ne yapacağım?” Dahil olduğu işçi grubuna verilen görev, İrtiş Nehri kıyısındaki iki yelkenliyi sökmektir. “Herkes sonunda isteksiz, üşengeç ve acemice işe koyuldu. Hepsi de sağlıklı, güçlü kuvvetli olan işçi sürüsünün, işe nereden başlayacaklarını bilemediklerini görmek sinir bozucuydu. İşçilerden yelkenliden çıkarmaları istenen keresteler adeta kendiliğinden kırılıyordu.” Başlarındaki gardiyan yapacakları işi etraflıca açıkladıktan sonra adamlar düzgün iş çıkarmaya başlarlar. Ne var ki, Goryançikov’un bir soylu olarak bedeniyle çalışmayı beceremeyeceğini düşündükleri için, onu itip kakar ve alaya alırlar. Akşam koğuşa dönerken Goryançikov’un canı sıkkındır, akşam karanlığında onu heyecanla karşılayan tek canlı hapishane köpeği Şarik’tir.
“Ancak zaman ilerledikçe alışıyordum.” Sıkıcı düzenliliğiyle sürüp giden gündelik yaşam, alışkanlığa dönüşür. Geriye sadece özgürlüğü düşlemek kalır. Dışarıdaki özgür insanlar, sürekli değişen yaşamın girdabı içinde ne yaptıklarının bilincinde olmazken, mahkûm, önündeki tutukluluk sürelerini hayalinde atlar ve sonrasında yaşama bir zamanlar bıraktığı yerden devam edebilmenin düşünü kurar. Hayatta kalma şansını artıran işte bu umuttur. “Çalışmanın beni kurtaracağını, sağlığımı ve bedenimi çelik gibi yapacağını hissediyordum” – nehirdeki kazıkları yakarken ya da devirirken, ağaç torna tezgâhının çarkını çevirirken, ya da kar kürerken bunu düşünür. Kendine giderek çevre de yapar. Mahkûmlardan Petrov, sık sık ziyaretine gelir ve ona III. Napolyon ya da Dumas’nın romanları hakkında tuhaf sorular sorar. Petrov, hapishanede korkusuzluğu, kararlılığı ve her türlü cinayeti işlemeye yatkınlığıyla ün yapmıştır. Kafasına bir şey koydu mu, onu hiçbir şey ve hiç kimse durduramaz. Onun gibi insanlar bir reform sırasında ansızın baş aktörler olarak ortaya çıkmışlar, hedefleri doğrultusunda engel tanımadan sonuna kadar gitmişler ve öldürülmüşlerdir. Ancak bu öldürme işi sadece kararlılık ve azimle değil, aynı zamanda zevk için ya da rastlantısal olarak, ya da ufak tefek nedenlerle veya içsel dürtülerle gerçekleşmiştir: “Çok çok yüksek bir kulenin tepesine çıkmış bir insan, elinde olmadan kendini aşağıya doğru çekiliyor hisseder, öyle ki sonunda kendini baş aşağı boşluğa bıraksa, mutlu olacaktır”; durum aynen bunun gibidir. Caniler, hapishanede herkes onlardan korksun diye, genelde ölümü hiçe sayan yürekli adamlar havasında dolaşırlar. Luka Kusmiç’in, hikâyesini laf arasında ranza komşusuna anlatması gibi, burunları havada, karıştıkları suçlarla övünürler: Kusmiç, savunmasız bir mahkûmken, karşısında çar ya da Tanrı havalarına giren binbaşıyı bıçaklamıştır. Goryançikov, elinde olmadan adama hak verir; çünkü “her insan, kim olursa olsun ve ne kadar horlanırsa horlansın, içgüdüsel olarak bilinçaltında insanlık onuruna saygı duyulmasını bekler”.
Noel yaklaşırken mahkûmlar belediye hamamına götürülürler; burası soğuk bir hole açılan eski, daracık ve kir içinde bir yerdir. Zaten soyunmakta zorlanmışlardır, üstüne üstlük hamam dedikleri yer tam anlamıyla bir cehennemdir: Loş, buharla kaplı, “yaklaşık on iki adım uzunluğunda ve on iki adım eninde”ki bu mekânda, yüze yakın kişi durmuş, diz çökmüş, oturmuştur, ya da sonrasında ter atma bankına geçmek üzere yıkanmaktadır.
Noel, mahkûmlar için de bayramdır, onları “dış dünyaya” bağlar. Mahkûmlar o gün ciddi ve ağırbaşlıdırlar, sivil kıyafetler giymişlerdir. Yere saman serpilir. Nöbetçi gardiyan sabah yoklamasında mahkûmların bayramını kutlar. Meydana bir Meryem Ana heykeli getirilir, çağırılan papaz ayin düzenler. Sonrasında bol bol yiyecek vardır: Bayram için hazırlanmış lahana çorbası ve domuz çevirme; ayrıca kentten bağışlar, “yığınla peynirli kek ve şerbetli ekmekler” gelmiştir. Kimileri ölçüyü kaçırır, kanyak içer ve herkesi bastırarak mahkûm şarkıları söyler. Ne var ki sayılı saatler çabuk geçer ve “sonunda herkes büyük bir umudun ardından koca bir düş kırıklığının geldiği duygusuna kapılmıştır”.
Noel’den sonra tiyatro gösterisi düzenlenir. Taşlamalı güldürü “Filatka ile Miroşka”, halk oyunu “Obur Kedrill” ve “müzikli pandomim” sahnelenir. Baraka, yaratıcı desenlerle boyanmış bir perdeyle ortadan ikiye ayrılmıştır, perdenin arkası sahnedir. Aydınlatma olarak, kesilmiş mumlar kullanılır. Seyircilere ayrılan bölüm tıklım tıklım doludur. Gardiyanlar da seyirciler arasındadır. Goryançikov, seyircinin bu beklenmedik saygısının tadını çıkarır: Bir soylu olduğu için tiyatroyla ilgili konularda ona güvenilmektedir. Giriş, orkestra, kemanlar, balalayka, davul, gitar ve akordeonla yapılır. Sonra gösteri başlar: “Filatka’yı Moskova ve Petersburg’daki tiyatrolarda pek çok kez izledim, ancak şunu kesin olarak söyleyebilirim ki, kentli oyuncular bu rolü Bakluşin kadar iyi oynayamadılar.” Hali vakti yerinde olan rakibini öldürmek suçundan hükümlü Bakluşin, bu rolünü izleyen halk oyununda korkak ve obur rolündedir, oyunun sonunda cinler tarafından cehenneme sürüklenir: “Beyefendiyi şeytanlar götürdü!” – seyircinin tezahüratı bitmek bilmez. İzlenimler birbiri ardından gelir – belediye hamamının “cehennem”inden sonra ciddi törensel bir havada Noel ayini yapılmış, kutlamalar tiyatro gösterisiyle doruğa ulaşmıştır; bu, dünyanın karnaval havasında tersine dönmesi gibidir: Birinci oyunda, devlet memuru üniforması içinde bir katil, sonraki oyunda şeytanların alıp götürdüğü bir beyefendi ve büyük kentin profesyonel oyuncularını ceplerinden çıkaran mahkûm oyuncular… Sonrasında yine hapishanedeki gündelik yaşama dönülür. “Onların zavallı yüzlerini, yattıkları yürek burkan yerleri, bütün bu perişan yoksulluğu ve çıplaklığı gördüm – gördüklerimin tüyler ürperten bir düşün devamı değil, gerçek olduklarına inanmakta zorlandım.”
Derken Goryançikov hastalanır ve hastaneye kaldırılır. Üzerindeki mahkûm elbiselerini çıkarır, yerine temiz oldukları kuşkulu hastane çamaşırları giyer. Her yeri basmış olan bitler, tahtakuruları ve pireler, hastaların acılarına acı katmaktadır. Bir odada yirmi kadar insan yatmaktadır, aralarında akıl hastaları ve işkence mağdurları da vardır. Doktorları sevmeyen yoktur, çünkü onlar, hastanede olabildiğince uzun süre kalabilmek için hastalık numarası yapanlara da acırlar. Ne var ki gerçek bir güven ortamı yine de yaratılamaz: Doktorlar üst sınıfa mensupturlar ve çoğunlukla başka ülkelerden gelmiş yabancılardır. “Devletin damgasını taşıyan, resmi olan her şeye” karşı zaten güvensizlik hâkimdir. Pisliğe, çürümüşlüğü, özellikle de geceleri ihtiyaçların giderilmesi için odaya bırakılan leş kokulu oturağa dayanmak güçtür. Acilen temiz havaya ihtiyacı olan hastalara neden böylesine eziyet edilir ki? “Bizim alt tabakamız gerçekten çok kanaatkâr ve tiksinme nedir bilmiyor. Ancak benim tüylerim ürperiyor.” Hastaların kelepçeleri sökülmez, ölen, zincire bağlıyken ölür. “Bu zincirler insanın onuruyla oynamaktan, ruhsal ve ahlaki yükten, rezalet ve yüzkarasından başka bir şey değil.” Goryançikov, ağır suçlar işlemiş genç bir veremlinin ölümüne tanık olur; genç adam uzun süredir “için için acı çekmekte”dir, sonra soluk alamayınca can havliyle üzerindeki giysileri parçalar. “Hâlâ zincire bağlı olan, bir deri bir kemik kalmış çırılçıplak ceset, nöbetteki astsubayı bile derinden sarsmışa benziyordu.”
Kırbaçlanma, hapishanede her gün yaşanan sıradan olaylardandır. Hastaneye sıklıkla sırtları kan içinde kalmış mahkûmlar getirilir. Mahkûmların pansumanları yapılır, ancak sonrasında hepsi kendi hallerine bırakılır. Suçlular, bu cezaları genelde kaderleri olarak görürler ve kabullenirler. Gardiyanlar arasında sadistler, dayak atmayı tutkulu bir zevk ve sanat haline getirmiş olanlar da vardır, Teğmen Serebyatnikov bunlardan biridir; hükümlülerle kirli oyunlar oynamaya bayılır, sonrasında da kırbaçlanmalarını büyük bir zevkle izler. Goryançikov kendini kırbaçlananların yerine koyar, onların ruhsal durumlarına, “insanın üzerinden silkinip atamadığı, içinde ahlaka dair ne varsa ezen” fiziksel korkularına kafa yorar. Kırbaç darbeleri -sayıları suçun şiddetine bağlı olarak beş yüz ile dört bin arasında değişir- mahkûmu kollamak adına genelde taksitlere bölünerek uygulanır. Goryançikov, “Acı nedir?” diye sorar, ne var ki yanıt alamaz. Ancak şunu öğrenir: Kırbaç darbeleri, deriyi parçaladıkları için sopadan daha çok acı verirler. Toprak sahiplerinin kölelerini sadistçe kırbaçladıkları düşünülürse, dayak Rusya’da yerleşik bir gelenektir. “Kaplanlar gibi kana susamış insanlar var. Birisi; bir insan bedeni, eti ve ruhu üzerinde sınırsız hâkimiyet kurmaya görsün -ki aslında kendi de böyle bir insandır-, aslında Tanrı’nın sureti olan başka bir canlıyı yerin dibine batırma ve alçaltma hâkimiyetini ve özgürlüğünü ele geçirmeye görsün, bu kişi farkında olmadan kendi duyguları üzerindeki iktidarını yitirir.” Zorbalık, alışkanlık olmuştur. En mükemmel insan bile hayvanca kabalaşabilir. Kan ve iktidar insanı sarhoş eder, kabalık ve şiddetli arzunun birleşmesiyle keskin bir haz ortaya çıkar. Bu işkencelere ayrıca, gardiyan ve cellatların kurbanları üzerinden kazanç elde etmeleri eklenir. “Bu tür yaklaşımlar karşısında duyarsız kalan bir toplum, özünde zehirlenmiş demektir. Kısacası; birisine, diğerinin bedenine ceza uygulama hakkı verilmesi, toplumun alnında bir lekedir ve durdurulamaz bir çözülmeye yol açar.”
Paskalya Yortusu’na doğru yazlık çalışmalar başlar. Bahar gelince insanların içindeki özgürlük özlemi artmıştır. “Bu zincirlenmiş güçlü halkın büyük bir bölümü, gençliğinin ve gücünün zirvesindeydi. Böyle bir dönemde zincirlenmiş olmak çok ağırdır.” Hükümlüler arasında huzursuzluk başlar, kaçma girişimleri artar. Herkes özgürce bir serseri yaşamının özlemi içindedir. Goryançikov, kazıklı çitlerin yarıklarından her zamankinden daha sık özlemle dışarıyı seyreder.
Paskalya Yortusu’na çok az zaman kalmıştır, akşam yemeği dağıtılmaktadır: “Zincirlenmiş ve damgalanmıştık, günahkâr haydut sözünü herkes üzerine alınır olmuştu.” Noel’de olduğu gibi, Paskalya’da da bayram yemeği ve geleneklere uygun kutlamalar yapılır. İş ağır olsa da,
Goryançikov nehrin yakınlarındaki bu mekânı sever, çünkü uzaklarda birkaç çiçek, göçebe çadırları ve mavi gökyüzünü görebilir. “Bu kıyıdan sıklıkla söz ediyorum, çünkü Tanrı’nın özgür dünyasını sadece oradan görebiliyorduk.” Hava gündüzleri dayanılmayacak kadar sıcaktır. Geceler kısalmıştır, bitler insanlara uyku yüzü göstermez. Derken bir denetçinin geldiğine dair dedikodu yayılır, bütün Sibirya’yı dolaşan Petersburglu bir generaldir bu. Değişim kapıdadır. Belki yeni binbaşı gelecektir? Gerçekten de kampı bir general ziyaret eder. Geleceği gün herkes orada hazırdır, binbaşı çok sert biri olduğu havasını uyandırır. Ancak mahkûmlar düş kırıklığı yaşarlar. Hiçbir şey değişmez.
Hapishaneye hayvanların alınması yasaktır. Nakliye işlerinde kullanılan atın bakımı mahkûmlara verilmiştir, onlar da bu işi büyük zevkle ve beceriyle yaparlar. “Mahkûmlar aslında kaba saba insanlardı, ancak atın yanına sık sık gelerek onu okşuyor, boynuna hafif hafif vuruyorlardı.” At dışında ortalıkta gezinen birkaç tane köpek, bir keçi, bir-iki kaz, bir de kanadı kırık Tatar kartalı vardır, kartal bozkırlara salınır.
Hapishanede herkes kendi çapında birer hayalperest olup çıkar. Kültür, üst tabakaya özgüdür ve burada sakıncalıdır. Buraya gelen sıradan bir mahkûm, benzerlerinin arasındadır, kültürlü soylu ise sonuna kadar bir yabancı olarak kalır ve ondan nefret edilir. “Onu, alt tabakadan büyük bir uçurum ayırır”; Goryançikov bu durumu ancak ansızın haklarını ve ayrıcalıklarını yitirdikten sonra anlar. İşte o zaman başka bir hava solumayı öğrenmek zorunda kalır, ne var ki “ruhsal yoksunluklara katlanmak, fiziksel işkencelere maruz kalmaktan güçtür”. Mahkûmlar bir gün yemekleri beğenmez ve şikâyetlerini dile getirmek isterler. Binbaşıyla görüşmek üzere yoklama alanında toplanırlar. Goryançikov da onlara katılır, ancak diğerleri onu aralarına kabul etmezler: “Sizin şu an burada yeriniz yok. Biz, bizi ilgilendiren bir sorundan dolayı buradayız Aleksandr Petroviç. Siz ise bu kez burada gereksizsiniz.” Goryançikov birkaç kişiyle birlikte mutfağa çekilir: “Onların iki, dahası üç katı Sibirya mahkûmu olsam bile, beni asla arkadaşları olarak görmeyeceklerini anlamıştım.” Binbaşı konuyu tartışmaya bile açmaz ve hepsini işlerinin başına yollar. Ertesi gün yemekler biraz düzelse de, çok geçmeden her şey eskiye döner.
Az sayıdaki Polonyalı soylu, geride durmayı yeğler. Alt tabakadan gelen diğer hükümlülere küskündürler, onlara güvenmezler ve önyargıyla yaklaşırlar; kendileri siyasi tutukludur ve bu haydut takımına bulaşmak istemezler. Goryançikov, onlardan birinden “Je hais ces brigands” diye alıntı yapar. İş dağıtımında soylulara genelde hoşgörülü davranılır, onlar çoğunlukla yazman olarak değerlendirilirler. Nöbetçi subayların bir kısmı soylu ailelerden gelmektedir. Otuz yıl önce, 1825 yılındaki Dekabrist ayaklanmasında buraya sürgüne gönderilenleri kimse unutmamıştır. Dışarıdan sık sık soylu mahkûmlarla ilgili rica dilekçeleri gelir. Dayak yiyen soylu sayısı zaten azdır. Binbaşı sadece cezalandırma konusunda ayrım yapmaz. Günün birinde sürpriz bir şekilde yerine başkası tayin edilir, mahkûmlar derin bir soluk alırlar.
“Çalışma kampımızı ve o yıllarda orada yaşadıklarımı açık ve olabildiğince anlaşılır bir dilde aktarmak istemiştim; ancak bunu başardım mı, bilemiyorum.” Goryançikov’un anıları, ağırlıklı olarak mahkûmiyetinin birinci yılını kapsar. Sonraları birçok şey öncekilerin tekrarıdır. Goryançikov sonraki yıllarda gitgide kabuğuna çekilir. Notlarının sonlarına doğru olaylı bir firar girişiminden söz eder. Sahte pasaport düzenleme uzmanı a-V Çingene ve at
hırsızı Kulikov ve bir Polonyalı koruma eri, çalıştıkları atölyeden firar ederler. Olay, büyük heyecan yaratır ve bu üç kişiyi günün kahramanı haline getirir. Ne var ki firarilerin ormanda yakalandıkları haberi gelince, romantik hava bir anda dağılır. Önce bu üçlüyle alay edilir, sonra her zamanki umursamazlığa geri dönülür. “Başarısız firar girişiminden sonra Kulikov’un itibarı yerle bir olmuştu. İnsanların gözünde başarı, bu kadarcık bir şey işte.”
Son yıla gelinmiştir. Goryançikov dışarıyla bağlantılar kurar, kitap okumasına izin verilir. Hapse kışın girmiştir, yine kışın, üstelik geldiği tarihte tahliye edilir. Goryançikov yeniden kazıklı çitin önünden geçer. “Bu duvarların ardına ne gençlikler yok yere gömüldü, ne güçler burada boşu boşuna çürüdü gitti. Belki de bu topluluk, bizim Rus halkımızın tamamının en zeki, en güçlü bölümüdür. Ama en kudretli güçler kanunlara aykırı ve telafi edilemez şekilde çürüdü, yok yere çürüdü. Kim bunun sorumlusu?”

Şipşak Dostoyevski
Klaus Stadtke
Çeviren: Regaip Minareci
Doğan Kitap

Yorum yapın

Daha fazla İnceleme
Kafka’nın Amerika romanı; tez, Dava romanı; antitez, Şato romanı ise bir sentezdir – Max Brod

Üç büyük roman, Kafka yolunun simgesel konaklarıdır. Bu romanlardan ilki, henüz gelişimini tamamlamamış yazarın her bakımdan bir denemesi olan «Amerika»,...

Kapat