Deliliğe Övgü – Desiderius Erasmus. Avrupa ortaçağ felsefesine dair “delice” bir eleştiri

“Deliliğe Övgü (özgün adıyla: Morias enkomion seu laus stultitiae), Desiderius Erasmus ? un canlılığını, geçerliliğini ve çekiciliğini günümüze kadar değişmeden koruyabilmiş tek yapıtıdır. Bu küçük kitabın taslağını 1509 yazında, İtalya?dan İngiltere?ye yaptığı yolculuk sırasında çıkaran Erasmus, yazma işini İngiltere?de, dostu Thomas More?un evine vardıktan kısa bir süre sonra gerçekleştirdi; kitabı da Thomas More?a adadı. Yapıtını birkaç gün gibi kısacık bir sürede tamamlayan Erasmus, bu arada hiçbir kitaptan yararlanmadı.

Gülmece türündeki yapıta egemen olan iki temel görüş vardır. Bunlardan birine göre gerçek bilgelik, deliliktir. Öteki görüşe göre ise kendini bilge sanmak, gerçek deliliktir. İnsana yeryüzünde yaşama gücü kazandıran şey, gerçek bilgelik olma niteliğiyle doğrudan doğruya deliliğin kendisidir. Kitapta delilik (stultitia), kendi kendisine övgüler düzer; bu arada çocuklukta ve yaşlılıkta, aşkta, evlilikte ve dostlukta, politikada ve savaşta, yazında ve bilimde deliliğin nasıl her zaman egemen olduğu gösterilir. Tüm uğraş alanları, bu arada özellikle din kurumu ve din adamları bu panorama çerçevesinde sergilenir. Deliliği konuşturma kisvesi altında Erasmus, çağının kilisesine ve o kilisenin mensuplarına en acımasız eleştirileri yöneltir. Bu niteliğiyle ?Deliliğe Övgü? çağlar boyunca bağnazlığa karşı kaleme alınmış en yetkin düzeydeki başyapıtlardan biri olmuştur. Yapıtın yazılışını izleyen sonraki yüzyıllarda -haklı olarak- düşünce düzeyindeki bağnazlığın her türlüsüne yönelen bir eleştiri diye yorumlanması, belki de bugüne değin koruduğu kalıcılığın baş nedenidir.

Yazınsal açıdan ?Deliliğe Övgü?, Latin ozanı Horatius?un ?Hakikati Gülerek Söylemek? ilkesinin belki de en yetkin örneğidir. Biçim açısından Erasmus, yapıtını kaleme alırken daha önce yapıtlarını çevirdiği Lukianos ve Libanios?tan da esinlenmiştir.

Rönesans ressamlarından Hans Holbein, Erasmus?un pek çok portresini yaptığı gibi, Deliliğe Övgü?yü de resimlemiştir. Bu yapıtların bir kısmı Basel, bir kısmı da Louvre Müzesi’ndedir.” Ahmet Cemal

*Hümanizm döneminin en güçlü kalemlerinden biri olarak bilinen yazar Erasmus, aslen Hollandalı olup (1465-1536) Augustin tarikatına mensup bir din adamı idi. Ancak aykırılığını daha bu tarikata girdiği sırada göstermiş ve ilimle uğraştığı için papaz cübbesi giymeme imtiyazını kazanmıştı. 1499?da İngiltere?ye gitti. Dönüşünde kaleme aldığı Deliliğe Övgü isimli eserde Ortaçağ skolastik yapısına, kilise baskısına, kemikleşmiş önyargılara ağır eleştiriler gönderdi. Ancak bu eleştirileri kitabının önsözünde de belirttiği üzere ?deli saçması? olarak niteleyerek ve hiciv geleneği kapsamında kaleme aldı. Okuyucularına da eserin ?delilik? tarafından kaleme alındığı için çok ciddiye alınmaması konusunda ihtarda bulundu. Amacını ifade eden önsöz kısmından hareketle kendisinin Klasik Yunan ve Roma edebi yazınına hakim olduğunu da görürüz. Şöyle der üstat; ?Eserimin şakacı edasından rahatsız olacak kişilerden rica ederim; Bu tarzda ilk yazarın ben olmadığımı, bunda kendimden önceki bir takım adamların örneklerine uyduğumu lütfen göz önünde tutsunlar. Yunanlı Homeros Kurbağalarla Farelerin savaşını anlatmıştı, Romalı Virgilius küçük sinekler hakkında, Ovidius cevizler hakkında şiirler yazmıştı. Glachus haksızlığı, Synesius kelkafalıları, Lucian ise sineklerle haşeratı övdüler. Romalı Seneca imparator Claudius?a övgüyü şakacı bir eda ile yazdı. Benim yaptığım onların yolunu takip ederek deliliğe methiye yazmaktan ibarettir?. (syf 8 )
Erasmus?un iğneleyici repliklerinden bazı alıntılar yapacak olursak onun dili ve üslubu hakkından da bilgi sahibi oluruz;
Menfaatçi ve yağcılar hakkında şunları dillendirir; ?Bir deli olarak sözlerimi mazur görünüz. Ancak bizim çevremizde edepleri, terbiyeleri o kadar kıt bazı kimseler vardır ki bunlar papalar ve din büyükleri hakkında en hafif bir alayı duymaktansa ? ki bu alayların kendi faydalarına olması mümkün olduğu halde – İsa hakkında küfürler işitmeye razıdırlar?. (s.9)
Riyakarlığa prim tanıyan idareciler hakkında; ? Öncelikle şunu biliniz ki, bir insan kendi kendini övdü diye onu hemen züppelik ve küstahlıkla suçlayan bilgeler umurumda değildir. Böyle bir insana delidir desinler ne alâ! Fakat hiç olmazsa kendini övmekle bu sıfata uygun hareket ettiğini itiraf etsinler! Öyle ya deliliğin kendi meziyetlerini göklere çıkarmasını ve kendi hakkında övgüler terennüm etmesini görmek kadar doğal bir şey olur mu? Beni olduğum gibi kim benden daha iyi tanımlayabilir? Meğer ki beni tanıdığımdan daha iyi tanıdığını iddia eden biri bulunsun. Zaten böyle yapmakla bilgelerin ve büyüklerin çoğundan çok daha büyük alçakgönüllükle hareket ettiğime inanıyorum. Onları kötü bir utanma alıyor. Kendi kendilerini övmeye cesaret edemiyorlar, fakat çoğu zaman dalkavuk bir şakşakçıyı, sahtekar bir şairi yanlarına çağırıyorlar; o da para karşılığında onları övmeyi yani yalanlar söylemeyi üsleniyor?.(s.12-13)
?Hristiyanların azizleri de dahil olmak üzere bu derece saamimiyetle tapılan tanrılar pek azdır. Örneğin çok kimseler, Meryem?in tasvirlerinden biri önünde öğle vakti bir mum yakarak ona büyük bir saygı gösterisinde bulunduklarını zannederler. Ama onun iffetini, alçakgönüllüğünü, ruhi ve ilahi şeylerle sevgisini taklide uğraşanlar ne kadar azdır?.
İnsan doğasına aykırı gelen, yapmacık bir takım tutum ve davranışların doğru rol modeli olarak yansıtılmasına verdiği tepkisi ise şu şekildedir; ?Filozofların karşı çıkışlarını şimdiden işitiyorum. Deli olmak bahtsız olmaktır, bozulmuşluk ve cehalet içinde yaşamaktır diyeceklerdir. Fakat dostlar insan olmaktır bu, zira doğrusu doğuşuna, aldığı eğitime, doğasına uygun olarak yaşayan bir kimseye neden bahtsız diyeceksiniz anlamam. Bu varolan herşeyin yazgısı değil midir? Kendi doğal halinde bulunan hiçbir varlık bahtsız olamaz. Aksi takdirde insan, kuşlar gibi uçamadığından, dört ayaklı hayvanlar gibi dört ayağının üzerinde yürüyemediğinden, boğalar gibi kafası boynuzlarla süslü olmadığından acınmaya layıktır denebilirdi. Bunun gibi güzel bir at gramer bilmediğinden, börek yemediğinden dolayı bahtsızdır. Akademide çalışılan konuların hiçbirini bilmiyor diye öküzün de talihine acımalıdır denebilirdi. Fakat at gramerci olmakla ne kadar bahtsız değilse, insan da deli olmakla o kadar bahtsız değildir. (s.47-48)
Toplulukların kendini bilmezliklerini ve kendilerince olumlu yönlerini yüceltip olumsuz yönlerini görmezden gelmelerini de hicveder; ?Tabiat, özsaygının mutlu armağanlarını yalnız bireylere vermiş değildir. Genellikle her kavim, her millet, hatta her şehir bunlardan bolca nasibini almıştır. İngilizler güzel adam, iyi müzisyen ve ziyafetlerinde cömert olmakla övünürler. İskoçyalılar, asaletleri, unvanları, krallarının hanedanı ile olan akrabalık bağları ve skolastik tartışmalardaki olağanüstü incelikler ile övünürler. Fransızlar nezaket iddiasındandırlar; Parislililer özellikle Sorbon?larında en bilimsel teoloji okuluna sahip olmakla gurur duyarlar. Edebiyat ve söz söyleme sanatına sadece kendilerinin sahip olduğuna inanan İtalyanlar, kendilerini dünyanın barbarlık karanlıklarına dalmamış biricik kavmi sanırlar. Aralarında da bu tatlı yanılgıyı en fazla yaşayanlar Romalılardır. Eski Romalıların büyüklüğünü sayıklar ve onlardan bir şeyler aldıklarına iyice inanırlar. Venedikliler asaletlerini düşünmekle, Grekler bilimlerin kurucuları olduklarını düşünüp eski kahramanlarının sıfatlarını kendilerine takmakla mutludurlar. Türkler ve yeryüzünün dörtte üçünü kaplayan şu sayısız barbarlar, doğru dine girmiş olmakla övünürler, boş inanç sahibi saydıkları Hıristiyanlara yukarından bakarlar. Çok daha mutlu olan Yahudiler mesihlerini tatlı tatlı bekleyerek yaşar ve bu arada daima Musa?nın dinine bağlı kalırlar. İspanyollar dünyanın en büyük askerleri olarak geçinirler. Yüksek boylarından gurulanan Almanlar, sihirden anladıklarını, büyük sihirbaz olduklarını iddia ederler. Daha fazla örneğe gerek yok. Özsaygının nasıl her yerde en tatlı zevkleri, hem ayrı ayrı şahıslara hem de bütün insanlara birden saçtığını size göstermek için sanırım bu kadarı yeter. (s. 65-66)
Çağının tıp ve hukuk gibi bilim dallarına bakışına ise şu satırlarla gönderme yapar; ?Altın çağın masumluğu yavaş yavaş bozulunca kötü cinler daha önce de dediğim gibi bilim ve sanatları icat ettiler. İlk önce bunların sayısı son derece azdı, pek az kişi bu muzır işlerle meşgul olurdu. Ancak sonraları Keldanilerin boşta gezenleri ve Greklerin işsiz güçsüzlerinin katkısı ile bunlardan çok sayıda icat olundu ve her biri insan zihnine ayrı birer işkence kesildi. Zira en önemsiz ve değersizlerinden biri olan gramer, tek başına bir adama tüm ömür boyu eziyet etmeye yeter. Bununla beraber tüm bu ilimler arasında en faydalıları olan teologlar yani din adamları açlıktan ölüyorlar, müneccimler sıkıntı yaşıyorlar. Hekim ise tek başına bu insanlardan daha değerli tutuluyor, sanatının güç olmasına karşın o ne kadar cahil, gafil, yüzsüzse halkın hatta en zengin prenslerin güvenini de o oranda kolay kazanır. Zaten tıp çoğu hekimlerin bugün uyguladıkları şekilde olursa bir çeşit yüze gülücülükten başka bir şey değildir. Hekimlerden sonra hukukçular bu sıralamada ikinci yere layıktırlar. Hatta hakça düşünülürse birinci yeri istemeye layık değil midirler? Madem ki deliliğe yakın bilimler bizi daha uzak olanlardan fazla mutlu eder o halde bilimlerle hiç ilişkisi olmayan kimseler saf doğadan başka rehberleri olmadığından ne kadar mutludurlar. Doğanın en yetkin eserleri de zaten sanat adı verilen gereksizlikler tarafından bozulmamış olanlarıdır. Öyle ya bütün hayvanların en bahtiyarları kural ve özentisiz yaşayıp doğa kanunlarından başka kanun tanımayanlar değil midir? Arılardan daha mutlu, hayranlığımıza daha layık bir varlık var mı? Her ne kadar insan gibi beş duyuya sahip değilseler de onların mimarisi sizlerinkinden sonsuz derecede üstün değil mi? Cumhuriyetleri sizin filozoflarınızın tasarladıklarından daha mükemmel değil mi? ?. (s. 49-50)
Ersamus çağının egemen güçlerinin beklediği insan tipini de şu şekilde hicveder; ?Evet insanlar kendilerini ne kadar bilgeliğe verirlerse mutluluktan o kadar uzaklaşırlar. O zaman bizzat delilerden daha deli olduklarından insan olduklarını unutur tanrı gibi görünmek isterler. Demek ki insanlar hayvanların cehaletine, deliliğine ellerinden geldiği kadar yaklaşmak, hal ve yapılarının üzerinde hiçbirşeye girişmemekledir ki kendilerine eziyet eden, üzerlerine yüklenen sayısız sefaletlerin hissedilir şekilde azaldığını göreceklerdir (s. 51-52).
Erasmus?dan krallar da nasibini alır; ?Zaten en büyük krallar, delilerle yaşamaktan o kadar haz duyarlar ki krallar arasında deliler olmadan ne yiyebilen ne de bir an yaşayabilen bir kaç tane vardır. Onlara gösteriş için yanlarında bulundurdukları, tatsız ve asık suratlı filozoflardan çok daha fazla değer verirler. Bu tercih bence ne şaşılası ne de anlaşılması güç tür. Bu bilgeler prenslere söyleyebilecek yalnız gamlı ve ciddi şeyler bulurlar. Bilgileri ile övündüklerinden, bazen onların nazik kulaklarını sert ve dokunaklı gerçeklerle tahriş etmek cüretinde bile bulunurlar. Deliler ise tersine, binbir çeşit haz bulur buluşturur, her an onları eğlendirir, avutur ve kahkahalarla güldürürler(………………..). Çevrelerini saran bütün bu debdebeye rağmen prensler kendilerine gerçeği söyleyebilecek kimseleri bulunmadığından ve gerçekleri gizleyen yaltakçıları dost edinmeye mecbur olduklarından bana pek bahtsız görünüyorlar. Ancak denecektir ki prensler gerçekleri duymayı sevmezler, bunun için kendilerine hoş şeylerden ziyade doğru şeyleri söylemeye cüret edecek bir takım bilgelere rastlamak korkusuyla bilgelerin meclisinden kaçınırlar. Burada sizinle beraberim. Fakat bu delilerin ağzından yalnız gerçekleri değil en açık hakaretleri dahi zevkle dinlediklerine, bir filozofu asmaya yeten bir sözün, delinin ağzında onları eğlendirdiğine şaşmak için ayrıca bir sebeptir?. (s. 54-55)
Veeee tabi ki en muhteşem kurum olan kilise de eleştirilerden nasipdar olur; ?İşte tamamen bizden kimseler. Mucizelere ve olağanüstü şeylere ait şu gülünç masalları dinleyen ve anlatanlardan söz etmek sitiyorum (nasılsa deliye her şeyi konuşmak serbest). Gerçek hayatlara, ruhlara, cadılara, cehennem ve bu tür olağanüstü şeylerin hepsine ait ve bütün şu inanılmaz hikayeleri, ne büyük zevk ve ne kadar istekle dinlerler. Hikayeci akla yakın olmaktan ne kadar uzaklaşırsa, dinleyecilerini de o kadar etkileyeceğinden ve onların aç kulaklarını o kadar gıdıklayacağından emindir. Bununla beraber, bütün bu şeylerin ancak söyleyen ve dinleyenlerin can sıkıntılarını gidermekten ibaret kalacağı sanılmamalı. Bunların daha sağlam bir faydaları vardır: Rahiplerin ve keşişlerin tencerelerinin kaynamasına yararlar. Bu delilerle ermişlerin koruyuculuğuna çılgınca güvenerek en tatlı ümitlerle oyalananlar arasında büyük bir fark yoktur. Biri sabahleyin hıristiyanların Polyphemos?u, Christophorus?un bir tasvirini ya da devasa bir heykelini görmek mutluluğuna erişirse bütün gün kendine hiç bir kötülük gelmeyeceğine inanır; öteki savaştan sağ salim çıkacağına emindir çünkü savaştan önce Barbara?nın heykeline küçük bir duada bulunmuş; üçüncüsü yakında zengin olacağından şüphe etmiyor, çünkü haftanın belirli günlerinde ermiş Erasmus?un heykelini ziyaret etmekte, tasvirin önünde küçük mumlar yaktırıp küçük dualar mırıldanmakta hiç kusuru etmez…….. ya Papa?nın verdiği bağışlanma belgelerine ne diyelim? Bunlar o belgelerin etkisinden o kadar ümitlidirler ki arafta geçirecekleri zamanı adeta kum saati ile sayar, bu sürenin asırlarını, yıllarını, aylarını, günlerini ve saatlerini matematik cetvelleri düzenleyecek derecede doğru hesap ederler(…………) Aynı derecede deli ve hoş kimseler de çeşitli ülkelerin koruyuculuğuna yükseltilen şu ermişlerdir. Her küçük ülkenin özel törenlerle kutsadığı, kendine özgü erdemleri bulunan koruyucusu var. Örneğin azizlerden biri diş ağrılarını iyileştiri, ötekisi loğusa kadınların imdadına yetişir; falanca ermiş çalınmış bir eşyayı geri getirtir, öteki deniz kazalarından korur, bir başkası koyun sürülerine göz kulak olur, vesaire vesaire…. (s. 60-63).
İsimleri bile ağızlara ortaçağ boyunca dua ile alınabilen skolastik düşüncenin temel direkleri olan kilise babalarına yani Thomas Aquinas, Magnus Albertus, John Scotus, Occamlı William gibi önderlere ise şu göndermelerde bulunur; ?Fikrimce Hıristiyanlar, Türklere ve Araplara karşı son Haçlı seferlerinde pek parlak başarılar kazanamamış olan o hantal ve kaba askerleri gönderecekleri yerde, yaygaracı Scotusları, dik kafalı Occamları, yenilmez Albertuscuları ve korkunç safsatacılar ordusunu göndermiş olsalardı pek iyi ederlerdi. O zaman bütün savaşların en hoşu ve bütün zaferlerin en garibi görülürdü. Onların skolastik kavgalarına teslim olamayacak ordu düşünebiliyor musunuz?? (s. 89)
İnsanların dindarlık anlayışını ve bunun nasıl sapkınca bir yol olduğunu ise şu cümlelerle dillendirir; ?Bir tüccar, bir asker ya da bir hakim yaptığı çapulculukların kendisine sağladığı para yığınından ufak bir sikke ayırıp şu dindarca saçmalıklara kullansın; bundna fazlasına gerek yok. Hemen hayatının bütün pisliklerinden ruhunun temizlendiğine inanır. Yalan yere yeminleri, ahlaksızlıkları, sefaletleri, kavgaları, cinayetleri, ihanetleri, hilekarlıkları, herşeyi ama herşeyi o küçücük para sikkesi temizlemiş, hem de o kadar iyi temizlemiştir ki, adam bunların hepsine yeniden başlamaktan başka bir işi olmadığını sanır?. (s. 61).
Çağına hakim olan değerlere yaptığı şu sert göndermelere ne demeli? ?…….Daha ötede oburluğunu tatmin için elinde olanı toplayan ve yakında bir kuru ekmeği dahi kalmayacak olan bir pisboğaz; ya da en yüksek mutluluğu avarelik ya da uykuda bulan bir tembel. Bazıları kendi işerlini ihmal edip komşunun işleir için durmadan hareket halidnedirler. Bazıalrı da borçlarını ödemek için ödünç para almak suretiyle zenginleştiklerini hayal ederler, oysa aslında iflas etmek üzeredirler. Şu pinti, mirasını zenginleştirmek için dilenci gibi yaşamaktan daha hoş bir şey bilmez. Şu doymak bilmez tüccar ufak bir kazanç için denizlerde dolaşır, bir kere elden gidince dünyanın bütün altınına ona geri veremeyeceği hayatını rüzgarların, dalgaların keyfine bırakır. Başka biri de evinde sakin sakin yaşayacağı yerde talihini savaşta aramayı tercih eder. Bazıları mirasçısı olmayan bir ihtiyarı kandırarak servetine konma, bazıları ise kendilerini ihtiyar bir kadına sevdirme yolundadır. Amma bir de bunun tersi oldu mu deymeyin keyfime.?
*Önder Kaya http://www.onderkaya.net/yazi/erasmus-ve-delilige-ovgu

**?Erasmus?un Deliliği, birinci tekil şahısta, okurla konuşan bir karakterdir. Yazar dramatik bir sahneleme kurgular ve kadınsı özelliklerle donatılmış bir kahraman ağzından birçok önemli konular işler: akıl konusuna tek yönlü ve önyargılı bakmayan, bilginin sınırlarını ve değerini anlayan ve en önemlisi de insan hayatını belirleyen davranışların erdemlerini sorgulayan bir karakterdir Delilik. Hoppa ve çekici olduğunu söyler. Asla okurla polemiğe girmez, tek amacının eğlendirmek olduğunu sık sık yineler. Okurdan beklentisi ise, eğlenmenin ötesinde, hayali seyircileri gibi ondan yana olarak, onun fikirlerini anlamamızdır. Dilini sakınmayan, aklı bir karış havada olmasına rağmen çok da çekici ve arzu doludur sunduğu karakter.

Erasmus?un bir kadın kahraman seçmiş olması rastlantı değildir. Her şeyden önce yarattığı bu karakter sayesinde ortaçağın katı Kilise babalarını ve bağnazlığı sansürden korkmadan eleştirebilmiştir. Bir kadın olduğu için başkahramanın sözleri fazla ciddiye alınmayacak türdendir. O, yazarın da söylediği gibi, hafif ve deli dolu bir kadındır. Erdemleri ise ne dindarlık ne de ahlakçılıktır. Tam aksine ortaçağ boyunca lanetlenmiş günahlar (tembellik, kendini beğenmişlik, oburluk, şehvet) neredeyse onun baş erdemleridir.

Deliliğe Övgü basit görünen düşünceler ardında Rönesans?ın en önemli kavramlarını tartışmaya açar. Bunların arasında en önemlisi kuşkusuz cehalet ile bilgeliği karşı karşıya getirmesidir. Erasmus kendinden önceki yüzyıllar boyunca bilgelik sayılan erdemlerin yeniden sorgulanması gerektiğini düşünerek yazmaya başlamıştır. Sadece birkaç haftada yazdığı sanılan eserinde ortaçağ inançlarını ve skolastik felsefeyi yeniden değerlendirme gereği duyar. Gerçekten de yeni bir çağa, geleceğe ve aydınlanmaya ortaçağ inanç ve felsefesiyle girmek olanaksızdır.

İlk başta yapılması gereken, o bilgelerinin elinden cehaleti küçümseme ve yok sayma silahını almaktır. Zira, yoksul ve eğitimsiz halk, her söylediklerini doğru kabul ettiği kilise babaları tarafından yönetilmekteydi; oysa halk kendince erdemlere sahipti fakat bunlar soylular ve din adamları tarafından hiçbir zaman erdem sayılmadılar.

Erasmus küçümsemememin önemini vurgulamak ister eserinde. Küçümsememe bir bakıma ötekine duyulan şefkattir. Anlayıştır. Ötekine bakabilmeyi gerektirir. Yüzyıllar boyunca tüm erdemlerden yoksun olarak düşünülen kitlelere ilk kez dikkatle bakılır Rönesans döneminde. Yine ilk kez Rönesans ile birlikte, hayatı, cahil bir köylü gibi kabul etmenin o kadar da kötü bir şey olmadığı düşüncesi gelişir. Kabul etmenin içinde doğayla bir tür bütünleşme söz konusudur. Akılcı ve anlaşılır olmasa da, doğaya uygun davranmak kendi başına bir erdem olarak görülebilirdi.

İki önemli tema üzerine kuruyor Erasmus eserini: 1) Gerçek bilgelik, deliliktir. 2) Kendini bilge sanmak deliliktir. Birinci temaya baktığımızda, akla fazla prim vermiş insanlığa yeni bir pencere açılır gibidir. Rasyonel davranış aşırı yüceltildiği için insan kendi doğasından uzaklaşmıştır. Yeniden doğasının gerektirdiği ?çocuksuluğu? bulması, tam da Rönesans felsefesinin temelindeki düşüncelerden beslenir. İkinci tema ise, ortaçağda okuma yazma bilenlerin sadece soylular ve din adamları olduğunu düşünürsek, onların nüfusun geri kalanı üzerinde baskı ve zorbalık yapma hakkı bulmalarıdır eleştirilen.

Yazılışından tam 500 yıl sonra, aşırı entelektüel felsefelerin yaşamı bazen kavramaktan yoksun olduğunu düşünmesinin güzel bir anlamı olduğunu düşünmeden edemiyor okur. Bir başka konuda daha düşünmemiz gerekiyor bu kitabı okurken, o da, isteri, delilik, çılgınlık gibi sözcüklerin hep dişil karakterde olması. Türkçede dişil-eril sözcük ayrımı olmadığı için Deliliğe Övgü?nün Türkçesinde bu ayrım hissedilmiyor ama Havva?nın Cennetten kovulmasından beri kötülük ile özdeşleştirilen kadına Erasmus?un daha sevimli yeni bir yüz verdiği kesin!
**(Bu yazı 6 Mayıs 2008 tarihli Taraf Gazetesinde yayınlanmıştır.)

***Erasmus, bir yolculuk esnasında, ciddi bir eser meydana getirmek için uygun durumda bulunmadığından, deliliğe bir övgü yazarak neşelenmek isteği ile kaleme aldığını söylediği kitabı dostu Thomas Morus?a adamıştır : ? ?şimdi artık sizin olan bu deliliği iyi savununuz..? diyerek.
Şöyle der Erasmus :
? ? beni, hicvetmiş olmakla suçlayabilecek insanlara cevap olarak, insan hayatı üzerine şaka yapmak için kalem erbabına her zaman izin verildiğini iddia edeceğim, yeter ki bu şaka hiddet ve şiddete çevrilmesin. Yalnız alışılmış başlıklara tahammül edebilen asrımızın inceliği kadar acayip bir şey yoktur. Hatta bir takım kimseler vardır, bunların edepleri o kadar yetersizdir ki, papalar ve büyükler hakkında en hafif bir alayı duymaktansa ? bu alayların kendi faydalarına olması mümkün olduğu halde ? İsa hakkında küfürler işitmeye razıdırlar… Bu nüktelerle kendine hakaret edildiğini sanan kimse bulunursa, kesinlikle vicdanı onu gizliden gizliye suçluyor, ya da halkın kendisini suçlama hakkı olduğundan korkuyordur. ?
? Nasılsa deliye her şeyi konuşmak serbest ? diyerek ortaçağ felsefesine, önyargılara ağır eleştiriler yapan Erasmus?un eleştiri oklarının ana hedefi; menfaatçiler, yağcılar, riyakârlığa prim veren idareciler, yapmacık tutum ve davranış içinde olanlar, kendini bilmezler, kibirliler, çağının bilim adamları, krallar ve kilisedir, yani hemen hemen herkes?
Esere egemen olan iki temel görüş vardır. Bunlardan birine göre gerçek bilgelik, deliliktir. Öteki görüşe göre ise kendini bilge sanmak, gerçek deliliktir. İnsana yeryüzünde yaşama gücü kazandıran şey, gerçek bilge olma niteliğiyle doğrudan doğruya deliliğin kendisidir. Delilik, çocuklukta ve yaşlılıkta, dostlukta, aşkta ve savaşta, yazımda her zaman baskın bir etkendir. Tüm uğraş alanları, özellikle din kurumu ve din adamları bu panorama çerçevesinde sergilenir.
Söz kendisini övmesi için deliliktedir. Tüm kitap boyunca konuşur delilik.
Babasının zenginlik tanrısı Plutos, annesinin Gençlik perisi olduğunu ve Saadet adalarında doğduğunu anlatır. Sütninelerinin sarhoşluk ve cehalet olduğunu söyleyen delilik, cariyeleri olarak özsaygı, yüze gülme, unutma, tembellik, şehvet, bunaklık ve zevkusefayı tanıtır dinleyicilerine .
Bunlar onu besleyen unsurlardır ve bu sadık hizmetkârları yardımıyla evrende ne varsa hepsini devletine tabi kıldığını ve dünyayı idare edenleri idare ettiğini söyler. Çocuklukta, yaşlılıkta, dostlukta, aşkta ve evlilikte, savaşta ve barışta, kendisinin insanlara nasıl egemen olduğunu ve onları nasıl mutlu kıldığını anlatır. Yeryüzündeki tüm sevinç, saadet ve hazların ondan geldiğini söyleyerek bunları kanıtlamaya çalışır. Bunu yaparken de eleştiri oklarını savurur sağa sola.
Makamlarının, unvanlarının gerektirdiği sorumluluğu yerine getirmeyen, gereken özveriyi göstermeyen, riyakârlığa, yalana prim veren herkes hedeftedir sırasıyla?
?? İlk önce şunu biliniz ki; bir insan kendi kendini övdü diye onu hemen züppelik ve küstahlıkla suçlayan bilgeler umurumda değildir. Böyle bir insana deli desinler, âlâ! Fakat hiç olmazsa, kendini övmekle bu sıfata tamamen uygun hareket ettiğini itiraf etsinler! Zaten, böyle yapmakla, bilgelerin ve büyüklerin çoğundan çok daha büyük alçak gönüllükle hareket ettiğime inanıyorum. Onları kötü bir utanma alıyor. Kendi kendilerini övmeye cesaret edemiyorlar, fakat çoğu zaman dalkavuk bir şakşakçıyı, sahtekâr bir şairi yanlarına çağırıyorlar: o da para karşılığında, onları övmeye yani onlara yalanlar söylemeyi üstleniyor? ?
Yöneticilerin olmasını istediği insan tipini hicveder, sanki günümüz insanını eleştirir gibi:
??Evet insanlar kendilerini ne kadar bilgeliğe verirlerse mutluluktan o kadar uzaklaşırlar. O zaman, bizzat delilerden daha deli olduklarından, insan olduklarını unutur, tanrı gibi görünmek isterler… Demek ki insanlar, hayvanların cehaletine, deliliğine ellerinden geldiği kadar yaklaşmak, hal ve yapılarının üzerinde hiçbir şeye girişmemekledir ki, kendilerine eziyet eden, üzerlerine yüklenen sayısız sefaletlerin hissedilir şekilde azaldığını göreceklerdir.?
Yöneticilere, onların çevresindeki yaltakçılara ve bilge geçinenlere şöyle seslenir:
?? Zaten en büyük krallar, delilerle yaşamaktan o kadar haz duyarlar ki, krallar arasında, deliler olmadan ne yiyebilen, ne gezebilen, ne de bir an yaşayabilen birkaç tane vardır. Onlara, gösteriş için yanlarında bulundurdukları, tatsız ve asık suratlı filozoflardan çok daha fazla değer verirler. Bu tercih, bence ne şaşılası ne de anlaşılması güçtür. Bu bilgeler prenslere söyleyebilecek yalnız gamlı ve nahoş şeyler bulurlar. Bilgileri ile övündüklerinden, bazen onların nazik kulaklarını sert ve dokunaklı gerçeklerle tahriş etmek cüretinde bile bulunurlar. Deliler, tersine, bin bir çeşit haz bulur buluşturur; her an onları eğlendirir, avutur ve kahkahalarla güldürürler? Delinin ruhunda ne varsa yüzünde yazılıdır, ağzı bunu gizlemeden söyler; oysa bilgenin iki dili vardır, biri gerçeği söylemek, öteki gerekirse gizlemek için. Bilge, beyazı siyaha, siyahı beyaza çevirmek hünerine sahiptir; ağzı, hem soğuğu hem sıcağı üfler, sözleri de genellikle düşüncelerinden pek uzaktır. Çevrelerini saran bütün bu debdebeye rağmen, prensler, kendilerine gerçeği söyleyecek kimseleri bulunmadığından ve gerçekleri gizleyen yaltakçıları dost edinmeye mecbur olduklarından, bana pek bahtsız görünüyorlar. ?Fakat? denecek, ?prensler gerçekleri duymayı sevmezler, bunun için kendilerine hoş şeylerden ziyade doğru şeyleri söylemeye cüret edecek birtakım bilgelere rastlamak korkusuyla, bilgelerin meclisinden kaçınırlar?. Bunda sizinle beraberim, krallar gerçeği sevmezler. Fakat bu, delilerimin ağzından yalnız gerçekleri değil, en açık hakaretleri zevkle dinlediklerine, bir filozofu asmaya yeten bir sözün, delinin ağzında onları eğlendirdiğine şaşmak için ayrıca bir sebeptir. Gerçeğin, aşağılanmazsa, hoşa giden safdil bir yanı vardır; tanrılar, aşağılamaksızın onu söylemek kabiliyetini delilere vermişlerdir.?
Dini kendi çıkarlarına alet edenleri hicveder:
?? işte, kesinlikle tamamen bizden kimseler: Mucizelere ve olağanüstü şeylere ait şu gülünç masalları dinleyen ve anlatanlardan söz etmek istiyorum. Gerçek hayatlara, ruhlara, cadılara, cehennem ve bu tür başka olağanüstü şeylerin hepsine ait ve bütün şu inanılmaz hikâyeleri, ne büyük zevk ve ne kadar istekle dinlerler! Hikâyeci akla yakın olmaktan ne kadar uzaklaşırsa, dinleyicilerini o derece etkileyeceğinden ve onların aç kulaklarını hoş bir tarzda gıdıklayacağından emindir. Bununla beraber, bütün bu şeylerin ancak söyleyen ve dinleyenlerin can sıkıntılarını gidermekten ibaret olacağı sanılmamalı; bunların daha sağlam bir faydaları vardır: Rahiplerin ve keşişlerin tencerelerinin kaynamasına yararlar. Bu delilerle, azizlerin koruyuculuğuna çılgınca güvenerek en tatlı ümitlerle oyalananlar arasında büyük bir fark yoktur.?
?? Papa?nın verdiği bağışlanma belgelerine rahatça bel bağlayanlara ne diyelim? Bunlar, bu belgelerin etkisinden o kadar ümitlidirler ki arafta geçirecekleri zamanı adeta kum saati ile sayar, bu sürenin asırlarını, yıllarını, aylarını, günlerini ve saatlerini matematik cetvelleri düzenleyecek derecede doğru hesap ederler. Herhangi bir hilekâr sofunun kendi zevki ya da çıkarı için icat ettiği bazı muskalara, bazı büyülü dualara güvenle dolu olarak zenginlikler, şan ve şeref, zevkler, güzel yemekler, bozulmaz bir sağlık, uzun ömür, dinç bir ihtiyarlık ve nihayet gökte İsa?nın yanında bir yer bekleyen şu ötekilere ne dersiniz? … Bir tüccar, bir asker yahut bir hâkim yaptığı çapulculukların kendisine sağladığı para yığınından ufak bir sikke ayırıp şu dindarca saçmalara kullansın; bundan fazlasına gerek yok: hemen hayatının bütün pisliklerinden ruhunun temizlendiğine inanır. Yalan yere yeminleri, hayâsızlıkları, kavgaları, sefaletleri, cinayetleri, ihanetleri, hilekârlıkları, her şeyi, her şeyi o küçük para sikkesi temizlemiş, o kadar iyi temizlemiştir ki, adam bunlara yeniden başlamaktan başka bir işi olmadığını sanır? Durmadan kazanç sevgisi ile bu aşağılık sevgi ile, meşgul olan bunlar, sevgilerini tatmin için en alçak araçları kullanırlar; yalan, yalan yere yemin, hırsızlık, hile aldatmalar bütün ömürlerini doldurur, buna rağmen altınlarının, kendilerini insanların birincileri diye kabul ettireceğine inanırlar; bu kadar fena tarzda kazanılmış bir servetten ufak bir parça koparmak için onlara herkesin önünde en şerefli unvanları veren keşişler de bulunur. ?
Yazarlar hakkında bakın neler söyler delilik:
? Kitaplar yazarak ölmezlik peşinde koşanlar, hatiplerle aşağı yukarı aynı kumaştan yapılmışlardır. Hepsinin bana büyük bir minnet borcu vardır. Ama ben özellikle yalnız havailikler, saçmalar yazanlara ilham veririm. Zira makul eserlerle, az sayıda akıllı kimsenin alkışlarını çekmek isteyen yazarlara gelince, bunların talihleri bence gıptadan daha çok merhamete layıktır. Zihinleri hep işkencededir; metinlere ekler yaparlar, değiştirirler, silerler, sildiklerini tekrar yazarlar, tekrar tekrar gözden geçirirler, düzeltirler, akıl sorarlar; yaptıklarından hiç memnun olmazlar; bir eseri meydana çıkarmak için dokuz on yıl çabalarlar. Bu kadar uykusuzluk, zahmet, çalışmadan sonra, uykunun zevkini tatmadan geçirilmiş bu kadar geceden sonra elde ettikleri ödül nedir? Pek az sayıda okurun alkışı, yani dünyanın en boş, en havai şeyi. Hem bununla da bitmez: sağlığın, şişmanlığın, istirahatın elden gitmesi, bu gayretlerin kötü sonuçlarıdır? İşte bilge bir yazarın, kendi gibi üç dört sefil tarafından övülmek zevkini tatmak için, üzerine çekmekten korkmadığı dertler sürer. Benim koruyuculuğum altında yazan yazar ise, tersine ne kadar mutludur; ne zahmet, ne çalışma bilir, aklından geçeni yazar, heyecanlanmış düş gücünün bütün hayallerini kitap şeklinde bastırır; metinden hiç silmez, hiç düzeltmez; bilir ki yayımladığı saçmaların çılgınlıkları oranında hayranları olacak, yani delilerle cahillerin sayısız sürüsünü büyüleyecektir. Birkaç âlim ve ince kimse, eserleri okur da hor görürse, onun umurunda mı? … Kendi adları altında başkalarının eserlerini çıkaranlar, daha da tedbirlidirler; asıl sahiplerine çok zahmet ve çalışmaya mal olan bir şana zahmetsizce el koyarlar. Pekâlâ, bilirler ki hırsızlıkları er geç keşfedilecek; fakat şimdilik hayranlığı üzerlerine çekmiş olma zevkini tadarlar.?
Hukukçular, filozoflar, teologlar, askerler, eğitmenler, hatipler, rahipler, keşişler, krallar, prensler ve herkes hakkında bir şeyler söyler delilik ??Bütün söylediklerim, ancak, hiçbir ölümlünün sırlarımı öğrenmeden, değerli yardımlarımdan yararlanmadan yeryüzünde hoşça yaşayamayacağını göstermek içindi.? diyerek?
devam eder:
? Bilgelik, insanları mahcup kılar. Onun içindir ki bilgeleri durmadan fakirlikle, açlıkla, acılarla savaşır, tanınmamış olarak herkesin aşağılama ve nefreti içinde yaşar görürüz. Deliler, bunun aksine bolluk içinde yüzerler, devletleri idare ederler, özetle en mutlu, en verimli talihe kavuşurlar.?
Ve sözlerini şöyle tamamlar:
? Görüyorum ki bir son söz bekliyorsunuz; eğer burada size söylediğim bütün gevezelikleri hatırladığımı sanırsanız, gerçekten pek yanılırsınız. Grekler eskiden: Belleği fazla iyi olan davetliden nefret ederim, derlerdi; ben de size şimdi: Her şeyi hatırlayan bir dinleyiciden nefret ederim, diyorum. Elveda, Delilik?in yüksek ve aziz dostları; beni alkışlayınız; size sağlık ve güzel günler dilerim.?
Deliliği konuşturma ve deliliğin kendisini övme maskesi altında bağnazlığın her türlüsüne eleştiri yönelten kitap bu özelliği ile çağlar boyunca bağnazlığa karşı kaleme alınmış en yetkin düzeydeki başyapıtlardan biri olmuş ve bu özelliği ile kalıcılığını bugüne kadar korumuştur.
Türkçesi Nusret Hızır tarafından hazırlanan kitabın önsözünü Ahmet Cemal yazmış. Erasmus?un Thomas Morus?a yazdığı mektupla başlayan ve 212 sayfadan oluşan kitabı okurken büyük keyif alacak, satır aralarında günümüzü görecek ve eleştirilerin hedefinde olanların hala aramızda olduğunu, onca geçen zamana rağmen pek çok şeyin değişmediğini fark edeceksiniz. Erasmus çağlar öncesinden gene onlara seslenmektedir sanki, sesini duyarlarda, kendilerine biraz çeki düzen verirler, umuduyla?
***Bekir Sıtkı Gürler

Yorum yapın

Daha fazla Felsefe
Savunma, Eflatun – Aristokles – Platon

Eflatun (Aristokles - yunanca Platon) İÖ 399'da yazdığı 'Savunma' adlı eseriyle, öğretmeni Sokrates'in savunmasını ölümsüzleştirir. [Sokrates Atina demokrasisi tarafından bilgelik...

Kapat