“Dilsiz Annelerin Sessiz Çocukları” na ilişkin – İbrahim Yurtsever

dilsiz_annelerin_sessiz_ÇocuklarıAyşegül Kocabıçak’ın nota bene yayınlarından çıkan “Dilsiz Annelerin Sessiz Çocukları” adlı öykü kitabını bir solukta okudum. Her öyküyü okuyup bitirdiğimde arka sayfadaki diğer öyküyü merak ederek çevirdim sayfaları. İlk öykü Somada sistemin aşırı kar hırsı yüzünden yaşamını yitiren maden işçilerine adanmış. Madende babasını yitiren bir çocuğun duyguları sarsıcı bir kurguyla aktarılmış.

İlk bölümdeki öyküler yaşanan acıları, çaresizlikleri, geri gelmeyecek olana duyulan özlemi sessiz çocukların gözünden aktarıyor. Çocukluk anılarımızı yoklayan, kendi yaşamımızda unutulmuş benzeşik duyguları, bizi ayakta tutan var eden hayallerimizin, hiç beklemediğimiz anda yıkılmasıyla altında kalışımızı, çocukluktan kalma iyileşmemiş yaralarımızı bize anımsatıyor. Üzülerek, canımız yanarak anlatılanlarla özdeşlik kuruyoruz çoğu yerde. Çocukça hayallerle, acımasız gerçeklerin iç içe geçtiği öykülerde taze yemyeşil umutların her kırılışında yıkılan küçük dünyaları ve kapanan kapılarda duyulan çaresizliği hiçbir umut ışığı bırakmadan gerçekliğe uygun işliyor.
Kitabın geneline derin bir kuşatılmışlık, çaresizlik, çıkışsızlık hâkim. Öykülerde çocukların yaşamında şahit oldukları acılar karşısında nasıl bir duygusal travma yaşadığını ve kendi dilince itirazlarını gerçeğe çok yakın biçimde aktarmayı ustaca başarmış yazar.

Aile içinde hüküm süren erkek egemenliğinin yol açtığı şiddetin sosyal, fiziksel ve psikolojik boyutunu, toplumun ikiyüzlü tutumunu deşifre ederek kendimizle yüzleşmeye davet ediyor.

Öyküler, okurken insanın duygularını ele geçiriyor, kendi içine alıyor, akıcı yumuşak bir dille okuru kendine sıkıca bağlıyor. Ancak öykülerin bitiminde bir boğulma hissine kapılıyor insan. Susmak zorunda kalan, sesini dışına taşırmadan içinde bir çığlığa dönüştüren, bu çığlığı bir isyana dönüştürme olanağından yoksun acı içinde sonsuz kadının ve çocuğun trajedisini ağır bir yük gibi omuzlarımıza yüklüyor.

Ağırlıklı olarak hüzün ve çaresizlik duygusunun derinden hissedildiği öykülerin kahramanları günlük hayatımızda dokunduğumuz, yakınımızdaki sıradan insanlar. Şiddetin açığa çıkma nedenlerinin görünürde her ne olursa olsun, genetik kodlarımıza işlenmiş erkek egemenliğinin köklü ideolojik zemininde yükseldiğini ve aile içinde kurulan erkek iktidarının toplumsal açıdan derinliğine kabul görmüş olmasının açmazıyla hırpalanan yaşamları daha içten görmemizi sağlıyor. Bu acıya ses çıkaramayan dilsiz annelerin elinin kolunun nasıl bağladığını ve çaresizlik içinde susmak zorunda bırakıldıklarını yüreğimize dokunan bir acıyla okuyoruz.

Derilerinin içine işleyecek ölçüde yüzlerinde hüzün asılı kadınların trajedisi diye de okumak da mümkün öyküleri. Erkek egemen ideolojiden beslenen şiddetin kadının bedeninde bıraktığı görünür izlerden çok, yüzündeki anlamı, sesinin tonunu, kullanacağı sözcükleri bile belirleyen, ruhunda açtığı onulmaz yaraları ve susulmuş, katlanılmış hayatların acısını ve ağırlaşmış hüznünü adeta bir film izler gibi canımızı acıtarak gözlerimizin önüne seriyor Ayşegül KOCABIÇAK.

Okur; kadınının kuşatılmışlığına, çaresizliğine içinden bir türlü çıkamadığı ve yaşamını tüketmek zorunda bırakıldığı bu hayatlara üzülmenin yanı sıra öfke duyuyor. Her öykü de şiddete uğrayanın, yaşadıklarına, yaşamak zorunda bırakıldıklarına bir isyan patlasın istiyor. Onu bir türlü bulamadan öyküler kitabın adına uygun bir sessizlikle sona eriyor. Kitabın kendi adına yakışan ancak hayatın içinde ters yüz edilmeyi bekleyen güçlü bir isyan çağrısı var.

Öykülerde Kadınların yaşadıkları karşısındaki çaresizliğini, bir türlü kopamayışını, isyan edemeyişini, bugünün kadın bilincini ve pratiğini görmezden gelen, geriye çeken bir yerden ele alıyor. Bir kadın yazarın kadının yaşadıklarına yol gösteren, onu cesaretlendiren, mevcut statükoyu parçalayan en azından bunun uğraşını veren mücadeleci bir tutumu sezdirmesi, umuda kapı aralaması belki biraz olsun okuru rahatlatabilir zihninde bir umut ışığı yakabilirdi.

Yazarın, dünyayı ve toplumsal egemenlik ilişkilerini sınıflı toplum ekseninde kavrayışının önemi, ele alış biçiminde kendini gösteriyor. İnsanlığın umuda ihtiyaç duyduğu tarihsel dönemlerde yazar umudu yaratan, en koyu karanlıkta ışığı hayata taşıyan yol gösteren olmak zorundadır. Kapitalist sistemin insan ruhunu kadavraya çevirdiği, çürüttüğü koşullarda yazar kendinden menkul bir tutumla değil, tarihsel bir sorumlulukla insani olanı, yürüyen savaşın etkin bir tarafı olarak savunmalıdır. Günümüz yazarlarının toplumsal bir sorumluluktan uzak duruşları, mevcut egemen ilişkileri yeniden üreten bir yaklaşımla kaleme almaları, bastırılmış otokontrollü bir bilinçle ürünler vermeleri oldukça yaygın bir durum olarak kendini gösteriyor. Statükoya teslim olan, mevcut düzenle direk ya da dolaylı ideolojik etkileşimsel ilişkiler geliştiren egemen ideolojinin belirlenim alanında top çeviren edebiyat ayağa kalkıp hayata müdahil olamaz, itiraz geliştiremez, isyanın estetiğini yaratamaz. Sokaktaki insanın ulaşamayacağı salonlarda sanatsevici küçük burjuvaların oyuncağı, tatmin aracı olabilir. Yazarın işi yaşanan acıyı göstermenin yanında acıyı yaşayanların duygusal, düşünsel, eylemsel olarak kurtuluşunun yolunu döşemek olmalıdır. Bunu yazdıklarında okura sezdirmeli, hayatın içinde var olan özneleşememiş bu sıradan yaşamların saplandığı bataklıktan çıkabilmesi için tutunacak bir dal göstermeli, el uzatmalıdır.
Dilsiz Anneleri ve Sessiz Çocuklarını dillendirmeyen, onların öfkesini kendi alanında örgütleyerek isyana teşvik etmeyen bir edebiyatın ve yöneldiği toplumsal kesimlerin eli kolu bağlı kalacaktır. Bu tutsaklığı düşlerinde kırmayı, hayata taşımayı sorumluluk olarak duymayan hiçbir yazarın ürünü kendi dışına taşmayacak giderek azalan bir okurun konusu olmanın ötesine geçemeyecektir.
Ayşegül KOCABIÇAK bu çok özel öykülerin bu gün sessiz kalan edilgin, çaresiz kadınlarının sessizliğini mutlaka bozacak, baskın hüznü isyana, özgürlüğe, mutluluğa dönüştürecektir, tüm kalbimle buna inanıyorum.
Yazarın işlediği konular güncel, toplumsal yaşamda oldukça önemli, can acıtan, ruh sağlığımızı bozan bir gündem oluşturuyor.

Kadın cinayetleri, taciz, tecavüz, erkek şiddetinin tüm biçimlerini konu alan öykülerin işleniş biçiminde, karakterlerin tutumunda, içinde bulunduğu durumu değiştirebilme potansiyellerini, okurun yüreğine su serpecek umutlanacağı bir beklentiyi duyumsatacak, sezdirecek bir takım dokunuşlarla mükemmelliğe taşıyabilirdi. Sokağın, sanayi sitelerinin, tersanelerin ve toplumsal kavganın içinde erkek egemenliğine sömürü düzenini bütün sonuçlarına karşı savaş veren kadını biraz olsun görünür kılması öykülerin hüznünü, çıkışsızlığını biraz olsun umudun yeşiline çevirebilirdi.

Hayatın içinde gelişen isyanın sıcaklığını duyumsamayan bir edebiyatın kendini vuran bir silaha dönüşmesi kaçınılmazdır.

Kitabın duygusu, dili, öykülerin işlenişi çok ustaca olmasına rağmen bir çıkışsızlık duygusu taşıması, karakterlerini tutsak bırakması onların nefes alacağı bir alan açmaması, geleceğe kapı aralayan bir ışık tutmaması kitabı içine kapatıyor. İsyan duygusunu yitirmiş yılgın kendince ürettikleri nedenlerle tutsaklıklarını kendi içinde meşrulaştırarak çürüyen, hayatlarını heba eden, yüzünde asılı hüznü derinleştiren kadınların durumları öyküleri kadın mücadelesi açısından eksik bırakıyor. Bu ustaca kurulmuş dilin, işleyiş yumuşaklığının, isyan bilinciyle kuşanması yeni öykülerde okuma güzelliği dışında, eşit özgür ilişkiler zemininde insani olana ulaşma açısından düşsel bir ufuk açacak umudu besleyecektir.
Farklı şiddet türlerinin, daha çok ta kadına yönelen şiddetin, çocuklar ve kadınların gözünden bu denli samimi duygusal bir haritasını çıkaran öyküler, cesur bir kalemin, akıcı bir dilin ve zaman zaman şaşırtan kurgusuyla okuyucuyu etkileyen derinlikli yapının yakın zamanda hak ettiği yere geleceğine, inanıyorum.

Ayşegül KOCABIÇAK’ın Dilsiz Annelerin Sessiz Çocukları adlı öykü kitabı mutlaka okunması gereken önemli, ayrıksı bir yerde duruyor.

İbrahim YURTSEVER
16.06.2015

“Dilsiz Annelerin Sessiz Çocukları” na ilişkin – İbrahim Yurtsever” üzerine bir yorum

  1. İbrahim, keşke kitabın içerinden küçük alıntılar alıp onların üzerine eleştirini yapsaydın. Yazdıkların doğru ama neye göre anlatmışsın. Tabi benim düşüncem.

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler, Öykü Kitapları
Gogol’ün Dehası ve Dramı – Ataol Behramoğlu

Nikolay Googol (1809 - 1852) Aleksandr Puşkin'le birlikte 19.yüzyıl Rus edebiyatını besleyen ve yönlendiren en büyük iki kaynaktan biridir. Çağdaş...

Kapat