Divandaki Devrim: Psikanalizde Cinsiyet, Beden ve Farklılıkların Gündemi
Psikanaliz tarihini düşündüğünüzde aklınıza ne geliyor? Muhtemelen Viktorya döneminin katı ahlak kuralları, “penis hasedi” çeken kadınlar veya eşcinselliği bir “gelişimsel sapma” olarak gören ciddi, beyaz, yaşlı adamlar.
Uzun yıllar boyunca psikanaliz, ne yazık ki ataerkil ve homofobik statükonun bekçiliğini yaptı. Ancak 1960’lar ve 70’lerde esen özgürlük rüzgarları (kadın hareketleri, Stonewall ve sivil haklar), divanın tozunu da attırdı. Bugün, Nancy Chodorow, Muriel Dimen ve Ralph Roughton gibi cesur isimler sayesinde, psikanaliz “düzeltilmesi gereken” bedenlerin değil, “anlaşılması gereken” deneyimlerin evi haline geldi.
Bu yazıda, psikanalizin “patolojize eden” bir otoriteden, “kapsayıcı” bir müttefike dönüşümünü inceliyoruz.
1. “Sessizliğin” Sonu: LGBTQ+ Bireylerin Psikanalize Girişi
1990’lara kadar Amerikan psikanaliz kurumları, eşcinselliği tedavi edilmesi gereken bir hastalık olarak görüyor, açık kimlikli eşcinsel adayları eğitim enstitülerine kabul etmiyordu. Bu durum hem hastalar hem de meslektaşlar için trajik bir dışlanma yaratıyordu.
Ancak Ralph Roughton gibi isimlerin öncülüğünde büyük bir kırılma yaşandı. Roughton, yıllarca gizlendiği “dolaptan” çıkarak, psikanaliz camiasının eşcinsellere verdiği zararı yüksek sesle dile getirdi.
- Dönüşüm: Eskiden eşcinsellere yönelik uygulanan ve travmatik olan “onarıcı” (reparative – yani heteroseksüel yapmaya çalışan) terapilerin yerini, “kabullenici” (affirmative) terapiler aldı.
- Özeleştiri: Kurumlar, sadece hastaları değil, eşcinsel olduğu için reddedilen parlak adayları da kaybederek psikanalizi nasıl fakirleştirdiklerini kabul etmeye başladılar. Artık cinsel yönelim bir “semptom” değil, insan deneyiminin doğal bir varyasyonu olarak görülüyor,.
2. “Penis Hasedi”nden Sosyal İnşaya: Feminist Müdahale
Freud’un kuramında kadın, genellikle “eksik erkek” olarak tanımlanmış ve meşhur “penis hasedi” kavramıyla biyolojik bir kaderin kurbanı olarak görülmüştü. Feminist psikanalistler, bu biyolojik indirgemeciliğe savaş açtı.
Nancy Chodorow, Muriel Dimen ve Virginia Goldner gibi teorisyenler, sorunu anatomide değil, toplumda aradılar:
- Toplumsal Cinsiyet (Gender): Cinsiyetin biyolojik bir gerçeklikten ziyade, sosyal olarak inşa edilen ve “performans” edilen bir yapı olduğunu savundular. Kadının yaşadığı travma “penisi olmadığı için” değil, ataerkil toplumda ikincil konumda bırakıldığı içindi.
- İkiliklerin Yıkılması: Aktif/Pasif, Erkek/Kadın, Zihin/Beden gibi katı ayrımlar sorgulandı. Kadınların sadece “ilişkisel ve bakım veren” (care), erkeklerin ise sadece “özerk ve yapan” (agency) olduğu fikri reddedildi.
- Amaç: Terapi, kadını geleneksel rollere (iyi bir eş ve anne olmaya) uyumlandırmak için değil, toplumsal cinsiyetin yarattığı baskıları fark edip özgürleşmesi için bir alan haline geldi,.
3. “Halk İçin” Ne Anlama Geliyor?
Bu dönüşüm, sadece akademik bir tartışma değildir; “Halk İçin Psikoterapi” vizyonunun en hayati parçasıdır.
Eğer psikanaliz sadece beyaz, heteroseksüel ve “normal” kabul edilenleri içeri alıyorsa, halkın büyük bir kısmını kapıda bırakıyor demektir. Neil Altman’ın “Şehrin Merkezindeki Analist” modelinde olduğu gibi; ırk, sınıf, cinsiyet ve cinsel yönelim fark etmeksizin herkesin “derinlemesine duyulmaya” hakkı vardır.
Sonuç: Yaralı Şifacıdan Kapsayıcı Analiste
Bugün modern ve ilerici psikanaliz; eşcinselliği, translığı veya kadınlığı bir “sapma” olarak değil, insan olmanın zengin halleri olarak kucaklıyor. Analist artık “her şeyi bilen, nötr bir otorite” değil; toplumsal baskıların, cinsiyetçiliğin ve homofobinin terapi odasına nasıl sızdığını fark eden ve buna karşı danışanıyla ittifak kuran etik bir tanıktır.
Divan artık bir yargılama kürsüsü değil, bir özgürleşme alanıdır.