Dünya Hepimize Yeter – Sarkis Çerkezyan

‘Dünya Hepimize Yeter’, 1915 tehcirinden sağ kurtularak Arap çöllerine ulaşabilen Karamanlı zengin bir Ermeni ailesinin çocuğu olarak, 15 Mayıs 1916’da bir deve ahırında doğan Sarkis çerkezyan’ın anılarını içeren bir sözlü tarih örneği. Kitap, Yasemin Gedik’in çalışmaları sayesinde ortaya çıkmış; Haluk Çobanoğlu ve Kemal Cengizkan da fotoğraflarıyla katkıda bulunmuş; 15 Mayıs 2003’te 88 yaşına giren Sarkis Çerkezyan’ın eşi Ağavni Çerkezyan’ın anısına ithaf edilmiş. Anadolu bilgeliğinin ete kemiğe bürünmüş örneklerinden biri Sarkis Çerkezyan’ın Ermeni edebiyatını, kültürünü anlattığı bu kitap 20. yüzyıl Türkiyesi’ne tutulmuş küçük bir ayna niteliğinde.

Sarkis Çerkezyan, doğruluğa, ilkeli olmaya adanmış bir yaşam… Tehcir yılları, Suriye çöllerinde yaşama merhaba deyiş, baba diyarı Karaman’a dönüş, Ereğli ve derken ver elini İstanbul…
Sarkis Usta, marangoz, bir yaşam ustası, bir öğretici, bir bilge… Toplumsal eşitlik ve kardeşlik uğruna verilen tutarlı, kesintisiz bir mücadelenin öyküsü, onun anlattığı…
O aynı zamanda, “yaşamda kalanların” hikâyesini anlatıyor, tarih durmuyor ve devam ediyor, onun öyküsüyle…

Ermenice ve Türkçe çeviriler yapan ve şiir yazan Çerkezyan’ın 40 yıllık dostu olduğunu söyleyen Belge Yayınları Yönetmeni Ragıp Zarakolu, şöyle konuştu: “1968’de TİP Eminönü ilçesinde tanıştık. Hayatını marangozluk yaparak geçirdi ama müthiş bilgili bir insandı. Maddi nedenlerle lise eğitimini yarıda bırakmış. 1915 trajedisine değinmekten çekinmeyen ancak halkların kardeşliğini isteyen bir insandı.

Radikal gazetesinden Celal Başlangıç, 2005 yılında, Çerkezyan hakkındaki yazısı
(http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=160939)

Bir yudum rakısının üzerine derin bir nefes çekti sigarasından. Sonra annesinin kederlendikçe söylediği muhacirlik türküsünü söylemeye başladı Ermenice. Bir yandan da Türkçeye çeviriyordu;
‘Der Zor çöllerinde naneler biter/Nanenin kokusu dünyaya yeter.’
Sesinde de yüzündeki gibi 90 yıllık acının, yaşamın derin çizgileri vardı. İstanbul’a geldiğinden beri yaşadığı Kumkapı’daki mütevazı evindeki sehpanın üzerinde Arapça belgeler, senetler duruyordu. Banker babasından kalan ve tahsil edilemeyen senetler…
Sarkis Çerkezyan, 1915’teki Ermeni ‘tehciri’nden sağ kurtularak Arap çöllerine ulaşabilen Karamanlı zengin bir Ermeni ailesinin çocuğu olarak Cebul Köyü’nde, bir deve ahırında dünyaya gözlerini açmış: “Benden önce bir kardeşim dünyaya gelmiş, sürgün yolunda. Jandarmalar gelmiş, çadırı sökün, demişler. Babam dışarı çıkmış, jandarmalara, ‘Asker ağa, sabaha karşı bir çocuğumuz dünyaya geldi. Müsaade edin annesiyle bebek hiç değilse iki saat dinlensin’ diye ricada bulunmuş. ‘Ulan biz sizin kökünüzü kazıyacağız, siz hâlâ çocuk mu yapıyorsunuz’ diye kırbaç sallamışlar babama. O çocuk, o koşullarda yaşayamamış, ölmüş.”

Oradan oraya sürgün
Savaş bitince dönüyor Sarkis’in ailesi Karaman’a. Bu kez de Ermeni erkekleri sürgün edilince babası Gazaros dağa çıkıyor. Aylar sonra yakalanıp cezaevine konuluyor. Yıl 1921. Babası telgraf çekiyor, ‘Ereğli’ye gelin’ diye. Cezaevinden çıkınca Ereğli’ye sürgün edilmiştir Gazaros Çerkezyan. Annesi Arusyak ve ablası Münevver’le düşerler yola. Tanıdıkları bir Ermeni aile karşılar Ereğli’de. Ancak Gazaros Çerkezyan yine yoktur ortada. Bilinmeyen bir yere yine sürgün edilmiştir.
Kayseri’ye götürülürken yolda kaçar. Aylar sonra Ereğli’deki ailesinin yanına dönebilir. Bir zamanların bankeri, mal mülk sahibi Gazaros Efendi artık yoksul bir insandır. Ama yine de çocuklarını okutmak ister. 1928 yılında annesi ve kardeşleriyle birlikte Sarkis’i İstanbul’a gönderir. Çok zor günler geçirirler İstanbul’da. Getronogan Lisesi’ne kadar okur Sarkis.

48 ay çalışma kampı
“Annem bizi okutmak için hizmetçilik yaptı, basamak sildi, geceleri sabahlara kadar el makinesiyle pantolon dikti, kömür ütüsüyle onları ütüledi. Yapmadık şey bırakmadı o kadıncağız bizim için. Yine de çabası yetmedi hepimizi okutmaya. Sonunda ben okuyayım diye ablamı okuldan aldı, işe soktu. 1932’de ablam Şam’a gelin gidince, iş tamamen bozuldu artık.”
Ereğli’ye dönüp marangozluğa başlar Sarkis. Ancak 2. Dünya Savaşı’nda Almanlar Sovyetler Birliği’ne saldırınca bütün ‘gayrimüslim erkekler’ gibi askere alınır. Tam 48 ay askerlik yapar. “Adına, ‘Askerlik’ diyorlardı, ama zerre kadar alakası yoktu, bizler çalışma kampında çalıştırılıyorduk. Gayrı müslimlere silah verilmiyor, asker üniforması giydirilmiyordu. Yaz-kış, sabahtan akşama kadar çalıştırılıyorduk.”
Mühendisinden, Yedikule’deki Ermeni Hastanesi’nin koğuşundan getirilen delisine kadar bütün azınlık erkekleri askerde. Hatta Yedikule’den getirilen deli şartların ağırlığına dayanamayıp bir gün “Yahu tımarhane bile buradan iyiydi” deyiveriyor.

O ruhen komünist
1945’te döner askerden. O askerdeyken babası ölmüştür. İş güç yoktur. Aile açlıkla karşı karşıyadır. Marangozluk aletlerini satar, yol parası yapar ve gelir İstanbul’a. Bir süre sonra annesini ve kız kardeşini de alır yanına. Artık Kumkapı’da bir marangozdur Sarkis. Kapı takmak için gittiği Samatya’daki bir Ermeni’nin evinde karşılaşır Ağavni’yle ve 1953’te evlenir.
1955’te 6-7 Eylül olaylarını kazasız belasız atlatır, 1964’te Rumların sürgününe tanık olur. ‘Sarkis Yoldaş’, üyesi olduğu Türkiye Komünist Partisi’yle ilişkisi konusunda pek konuşmuyor. Bu da bir eski tüfeğin parti içi disiplininin doğal sonucu elbet. “Ben zaten ruhen komünisttim. Kendimi bildim bileli öyle hissettim. Türkiye’de olduğum için TKP’li oldum. Ermenistan’da olsam, oradaki partiye girerdim. Ama Türkiye’de hem Ermeni hem komünist olmak… Ben çok mu akıllıydım, yoksa çok mu deliydim. 1965 seçimlerinden evvel TİP’e girdim. TİP, bizim için bir çalışma sahasıydı. Belki bizden başka TKP’li de vardı TİP içinde, ama biz birbirimizi tanımıyorduk.”
Gerçekten de hele o dönemde hem komünist, üstüne üstlük bir de Ermeni olmak çok kolay bir iş değildi. Çünkü solda bile bazı tabular aşılamamıştı. Buna bir örnek veriyor Sarkis.
“Zihni Anadol, ‘Türk Solu’ diye bir dergi çıkarıyordu. Bir miting sonrası Zihni, ‘Bizim dergiye bir yazı yazsana’ dedi. ‘Ben o dergiye gıcığım’ dedim. ‘Niye?’ diye sorunca da anlattım; ‘Bu memlekete Migros geldi ‘Türk Migros’ dediniz. Bilmem ne geldi ‘Türk’ oldu. Bu halkın kıçına yerleştirilen bütün kazıklar böylesi bir jelatine sarıldı, öyle yerleştirildi. Şimdi de siz ‘Türk Solu’ diyorsunuz. Eğer solunuz sadece size aitse, bizim ne işimiz var içinizde. Biz enternasyonal insanlarız. O zaman ben gideceğim, bir Ermeni solu bulacağım, orada çalışacağım.’ Herhalde aklına yattı Zihni’nin ki, bir süre sonra derginin adını değiştirdiler.”

Sarnıçtaki matbaa
Kumkapı’daki marangozhanesinde TKP’nin illegal yayın organı Atılım’ı basıyor yıllarca. Polis de haber almış derginin Kumkapı civarında bir marangozhanede basıldığını, çevredeki bütün işyerlerini aramış, ama bulamamış. Çünkü işin sırrını çözmüş Sarkis: “Dükkânın bodrumunda bir sarnıç vardı, ağzında da bir kapak. Kapak kaldırılınca sarnıç ortaya çıkardı. İçinde de bir kuyu vardı. Bir gün o sarnıca girdim, kazarak makine sığacak kadar bir yer açtım. Bir mekanizma kurarak, makineyi indirdik sarnıcın içine. İşimiz olunca çıkarırdık. Her tezgâhın dibinde düğmeler olurdu, yabancı biri geldiğinde herkes aşağıyla haberleşirdi. O zaman makine durdurulurdu. Baskı bitince kapak kalkar, makine inerdi yerine, kaybolurdu. Bütün klişeler ateşe verilir, yakılırdı.”
80’li yılların sonuna doğru ABD’deki akrabalarını ziyarete gitmiş Sarkis Çerkezyan. İnsanların çektiği yurt hasreti çok etkilemiş onu. Zaten aile Suriye’den Lübnan’a, Fransa’dan Kanada’ya, Amerika’ya kadar dağılmış.

‘Dünya Hepimize Yeter’
Artık ‘marangozluktan emekli’ etmiş kendini. Evinde Ermeniceden çeviriler yapıyor. Şu anda da üzerinde çalıştığı bir belge var. 1900’lerin başında Osmanlı İmparatorluğu’nda var olan Ermeni okulları ile kız ve erkek öğrenci sayılarının dökümleri. Müthiş bir yekûn tutuyor. ‘Sarkis Yoldaş’ soruyor, “Nereye gitti bunca insan” diye.
Sarkis’e göre paylaşamayacak ne var bu dünyada. Dünya, üzerinde yaşayan tüm insanlara yeter de artar bile.
Bir de kitap yazmış Sarkis. İki yıl önce yayımlanan kitap iki baskı yapmış. Adı da ‘Dünya Hepimize Yeter’.
90 yaşına bastı Sarkis Çerkezyan. Gazetelerini, kitaplarını okuyor, yayınevine çeviri yapıyor, birkaç kadeh rakıyla sigarasını tellendiriyor ve gençliğinde gördüğü bir düş olan sosyalizme bir delikanlı sevdasıyla inanıyor!

“SARKİS USTA” İÇİN: Haydi Güle Güle Ya Habib-i Naccar – Veysi Sarısözen
Kaynak: bianet.org, 05.08.2009

Sarkis Varbed (Usta), marangoz Sarkis, Sarkis Çerkezoğlu ya da Çerkezyan… Ayaklı ansiklopedi, yaşayan tarih, koca çınar. 94 yaşında bir heybetli adam o… Doğru dürüst yaşamış bir bilge, sıkı bir komünist ve en “kötüsü” de pek bir Ermeni… Kimselerden duymadım ondan duyduğum Adana Ağıdı nı ben… Hem de baştan sona eksiksiz… O kadar Ermeni yani!

“Dünya Hepimize Yeter” kitabında anlattı o koca çınar 90 yılını.

“91 yılda neler gördüm, neler…Her şey değişti ama iktidarlardaki İttihatçı kafa hiç değişmedi. Birinin bıraktığı yerden öbürü devam etti. Güzel günler göreceğiz çocuklar demişti Nazım, ama o da o günleri göremeden gitti Moskova da. Vaziyet böyle, ister ağla ister gül.”

1916 Halep doğumlu Çerkezyan ın ailesi 1915 te Tehcir Yasası yla Suriye ye “göçtürülmüş”. 1918 de ise baba memleketine, Konya-Karaman a “göçmüş”. Koca bir dönemin, hatta bir tarihin yaşayan bir tanığı o. Cumhuriyet ilan edildi, Varlık Vergisi “kondu”, 6-7 Eylül “oldu”, Atatürk “öldü”, (sanal-gerçek) darbeler oldu, Sarkis Amca vardı. En yakından gözlemledi olanları; içinden, en içinden hem de. Bizim tarih dersinde hatmettiğimiz inkılaplara o, bizzat şahit oldu. 1965 te TİP e girdi. Atılım Gazetesi ni 4 yıl Gedikpaşa daki marangozhanesinde gizli saklı çıkardı. İki oğlunu üniversitede okuttu. Her gün bir paket sigara içer. Eşi Ağavni Mayrig/Kuyrig (ki başlı başına ayrı bir yazı konusudur) 2000 yılında aramızdan ayrıldığından beri, Sarkis Amca Kumkapı daki eski evinde tek başına yaşıyor.

Onun sözünün başladığı yer, bizim sözümüzün bittiği yer oluyor adeta.

“Uzun bir hayat, 91 yaşındayım. Birçok insanın anlatılanlardan öğrendiklerini ben yaşayarak gördüm. Kimseden, kulaktan dolma bir şey yok. Babamlar Tehcir de Suriye ye gitmiş. Ben orada doğmuşum. 1918 de yeniden Karaman a geldiğimizde, koskoca bir banker olan babamın iki paket tütün alacak parası kalmamış. Annem bizi okutmak için İstanbul a geldi babamı bırakıp. Temizliğe gitti, basamak sildi, ama olmadı. 7. sınıfta bıraktım okulu parasızlıktan. Sınıf birincisiydim… Konya Ereğli ye geri döndük. Akrabamızın yanında marangozluğa başladım.”

Hepimizin hayalleri vardır. Kimimizinki basit, kolay elde edilebilir ama üşengeçliğimizden ya da tembelliğimizden olsa gerek, ömür boyu hayal olarak kalıverir. Kimimizinki ise gerçekten hayal olmaya mahkumdur. Sarkis Amca nın hayali ise…

“Havacılığa tutkundum. Hâlâ da bir uçak görsem kaybolana kadar seyrederim. Çok istememe rağmen almadılar beni İnönü Planör kampına. Belki de helikopteri ben icat edecektim kim bilir?”

II. Dünya Savaşı boyunca 48 ay askerlik yaptı Sarkis Amca. Döndüğünde babasız bir hayat bekliyordu onu. 1946 da İstanbul a gelmiş annesi ve kızkardeşiyle… 1953 te ise hayatını Ağavni Mayrig le birleştirmiş ölüm onları ayırana dek….

Ve söz yine Sarkis amcada:

“Varlık Vergisi, Aşkale Sürgünü, 6-7 Eylül… Ne pislikler gördük (…) 1955 te Ben Atatürk ün çırağıyım diyen Celal Bayar yaptı 6-7 Eylül ü. Atatürk ün Selanik teki evi bombalandı dendi. Her yer karıştı. O zaman Yedikule ye yeni taşınmıştım, Ermeni olduğumu bilmiyorlardı. Eve gittim, bir Türk bayrağı astım. Anneme de Müslüman kadınlar gibi beyaz başörtüsü bağlattım. Kapının önüne oturdum anneme de bir kahve yaptırdım, içiyorum… Kıyamet kopuyor, evler yağmalanıyor. Herkes koltuğunun altında ganimetlerle koşuşturuyor. Saat 1 e kadar devam etti böyle. Bu sırada yanıma gelen bir yüzbaşı, Delikanlı tebrik ederim. Kahvenin tadını çıkaracak günü ve saati iyi seçmişsin, her Türk sizin gibi olmalı dedi. Onlar gittikten sonra girdim içeriye, ev başıma yıkılıyor sanki…

“İki halkın birbirlerine düşman olması baştakilerin marifeti. Komünist oldum, iki halkın yararına olduğunu düşündüğüm şeyleri yaptım. Halklarımızın benzer acılar yaşamaması için uğraştık. Emeklerin boşa gitmediğini düşünüyorum.”

Bunca acıya şahit hayat hikayesi, biz “kanıbozuk” Ermeni lerin, en çok da gurbette yaşayanlarımızın burnunun direğini sızlatan bir söylemle devam ediyor:

“Bu memlekette doğduk. Bu memleketin insanıyız. Ermenistan a gittim, burası burnumda tüttü. Varlık Vergisi de aldılar, 6-7 Eylül olayları da oldu. Bu işleri yapan insanlar var Türkiye de. Şimdi bile yaparlar fırsatını bulsalar. Zihniyet değişmedi ki… Hrant ın öldürülmesi de ortada işte. Ne yaptı da bu adamı öldürdüler? (Duvardaki resmi gösteriyor) Bunlar Ermeni aydınları, 287 kişi, Türkiye de öldürüldüler. Kuduz köpek toplar gibi topladılar, öldürdüler. 1915-16 olaylarını İttihatçılar yaptı.”

Ve Hrant Dink… Agos u ara sıra ziyaret ettiğini anlatarak devam ediyor Sarkis Amca:

“Hrant ı orada görürdüm. Özgür düşünen bir insandı. Yazık oldu çocuğa. Memlekete zararlı bir adam değildi. Türklüğe hakaret etmiş ! Nereden çıkarıyorlar bunları? Biraz muhalefet yaparsan götürüyorlar seni işte. Bunu yapanlar kılıfını hazırlamıştır. Kafaya koymuşlar adamı ortadan kaldırmayı, kime anlatacaksın meramını? Yalnız Hrant değil ki! Kaç tane Türk gazeteci de öldürüldü. 91 yıldır hiçbir şey değişmedi. Görüyorsunuz iktidarlardaki zihniyet hep aynı. O eski İttihatçı kafa. Talat ı, Enver i Niyazi si… İsmet İnönü ve Celal Bayar da İttihatçıydı. Birinin bıraktığı yerden öbürü başlıyor, mantık aynı. Fırsatı buldular mı yine aynı pislikleri yapıyorlar. 1900 lü yılların başında bu coğrafyada 166 Ermeni okulu varmış. Şimdi kaç tane kaldı? Bu kadar okulu olan bir halk şimdi nerede?”

Hrant Dink in öldürülmesinin Ermenileri çok üzdüğünü anlatan Sarkis Amca, Ermenileri ne kadar iyi tanıdığını şu ilk cümlesinde gözümüze sokar:

“Üzülürler ama ayaklanacak değiller ya. Onlar öldürdü biz de seni öldürelim diyecek halleri de yok. Ama bu Türkiye için iyi olmadı, AB işi bitti. Avrupa nın kapısı kapanınca bizimkiler dönecek İslam Birliği ne” diye tamamlıyor sözlerini, biraz düşünceli…

* * *

Şimdi de kendi ağzından ve kitabından uzun uzun okuyalım, dinleyelim Sarkis Amca yı biraz…

Ailem 1900 ün başlarında Kayseri Talas tan Karaman a yerleşmiş ve yaşamaya başlamış. Karaman da ticaret yapıyorlarmış. Bir gün Karaman a bir adam gelmiş ve kiliseye herkesi toplamış. “Herkes malının, canının güvenliği için bazı tedbirler alsın. Ne yapabilirse onu yapsın,” diye birtakım önerilerde bulunmuş. Amcam o zaman çok ağır bir adam. Gelip konuşma yapan adamı, “Bu namussuz memlekette fesat çıkarıyor,” diye kovmuş. 1909 da amcam Adana da öldürülmüş. Babam 1915 te sürgüne gönderilmiş. Arabistan a…

Yani babam her şeyini kaybetmiş bir adamdı. Bir gün otururken bana dedi ki, “Biliyor musun Karaman da kiliseye toplayarak bizi uyaran adam var ya, o akıllıymış, biz eşekmişiz.”

“Neden baba?” dedim.

“Ben isteseydim Karaman da 500 tane Ermeni gencinin altına 500 tane at verirdim. 500 üne de 500 tane silah verseydim. Keşke öyle yapsaydık. Böyle onursuz öleceğimize şerefimizle ölürdük…” Yani babamlar, sürgünü yaşayacaklarını düşünmemişler bile. Öldüğü günlerde iki paket köylü tütünü alacak parası yoktu. O ki bir zamanlar 57 bin sarı liranın sahibiydi. Bu bankerlik belgeleri halen elimde.

Ben okuyamadım. Tahsili yarıda bıraktım. İstanbul a geldim, çalıştım, marangoz oldum. Ereğli ye gittim. Biraz şiir yazdım, biraz resim yaptım. Ama bunlarla geçinilmiyordu. Babamın ise bir işi yoktu. Akrabaların yanına gidiyordum. Marangozluğu öğrendim. Öğrendim derken, işte akşam cebime iki paket tütün alıp eve giderdim. “Aferin oğlum. Benim de hiç tütünüm kalmamıştı” derdi. Halbuki alacak parası yoktu. Bunlar ailemizde hep yaşanmış şeyler. Ne yapmıştı bu adam? Suçu neydi? Kimse buna cevap veremez…

Ben bu nedenle hiçbir zaman Türk halkını suçlamıyorum. Yani genelleme yapamıyorum, ama iktidarlardan soracak çok şey var. O İttihatçılardan, o Sultan Hamit ten… Onlar katliamların sorumlusu. Sultan Hamit yöresel katliamların mucidi. Ama İttihatçılar onun yarım bıraktığı işi tamamlamış. Üstelik de Ermeniler, Hareket Ordusu nu coşkuyla karşılamıştı. Yeşilköy e gidip de çiçeklerle karşılayan bir halktı. İşte Adana katliamı tam o günlere rastlar. Bu bir intikamdır. Gerici bir harekettir ve 27-28 bin kişi öldürülmüştür.

Annem Tokat lıydı. 1910 veya 1911 de İstanbul da Gedikpaşa Ermeni Okulu nda öğretmenlik yapmış biriydi. Babalarını kaybedince üç kız, bir erkek kardeş geçim derdine düşmüştü. Annem Tokat Katliamı nın şahidiydi. Tarih 1895 olsa gerek. O olayları bize şöyle anlatırdı:

“Tokat taydık. Vur emri geldi. Babam ve amcam terziydi. Amcam sakattı ve dükkânına eşekle gidip gelirdi. Katliam başladığı zaman babam amcamı kaptı geldi, ama amcamı kapının eşiğinde kestiler… Biz kundaktaki kardeşim Aram ı bahçe duvarlarına merdiven dayayarak kaçırdık. Kendi canımızı da böyle kurtardık. Üç kız kardeş, annem ve babamla Fransız okuluna sığınarak kurtulduk. Dört saat sürdü. Dur emri gelince padişahtan, biz okulun penceresinden beygir arabalarıyla parçalanmış insan cesetlerinin taşındığını gördük.”

Burada annemin bahsettiği Aram dayım; Birinci Cihan Harbi nde Cemal Paşa nın yanındaymış, Yunanistan da albay olarak öldü. Sonra İstanbul a gelmişler. Karaman Ermeni Okulu na öğretmen ihtiyacı olmuş. Anasını da yanına alarak Karaman a gitmiş annem. Orada babamla tanışmış. Babamlar, oranın zengin ve iyi bir ailesi. Yaşça biraz farkları da vardı, evlenmişler. Annem, “Hiç değilse şu fakirlik bitsin dedim ve 1911 de 18 yaşında babanla evlendim,” derdi. Ablam Arşaluys dünyaya gelmiş. İlk önce adını Münevver koymuşlar, buraya gelince adı Arşaluys yapmışlar. Aradan çok vakit geçmeden Arabistan a sürgüne gitmişler. Annem, babamların bir ay sonra döneceklerine inandıkları için paralarını bankaya yatırdıklarını anlatırdı. Yukarıda o paranın belgeleri bulunuyor. Külek Boğazı ndan geçmişler. Babaannem, sürgüne giderken Kilis te ölmüş. Arabistan a sürgüne gitmişler. Orada Meskene denilen yerde Aram Andonyan Efendi yi tanıyorlar. Babam bu olayı şöyle anlatırdı:

“Çadırların arasında bir deli vardı. Kıçını ellerlerdi, deli gibi bağırırdı. O adamın kimliğini bilen yoktu. Bir gün Kayserili bir arkadaşla Fırat ın kenarında böyle otururken baktık ki bu deli geliyor. Ben Deli geliyor, dedim. Arkadaşım, Çerkezyan, o deli değil, bizim aydınlarımızdan Aram Andonyan Efendi dedi. Geldi yanımıza, deli gibi davranıyor. Kayserili arkadaşı, Aram Efendi, böyle davranmana gerek yok. Bu arkadaş güvenilir bir arkadaştır. Sizin kim olduğunuzu söyledim, demiş. Aram Andonyan, Söylemesen iyi olurdu, diyerek oturdu. O günlerin kritiğini yaptı. Türklerin yenilgisinin kaçınılmaz olduğunu, savaşın ne kadar süreceğini anlattı. Kimliğinden kimseye bahsetmememiz gerektiğini söyledi ve yanımızdan uzaklaştı. 1918 de İngilizler Suriye ye girdi. Mustafa Kemal Anadolu ya kaçtı. Hatta o adam, Türkiye nin kurtarıcısı bu adam olacak, demişti. Ne ileri görüşlü adammış… Herkes Halep e girip çıkamıyordu. Sadece askeriyenin erzağını taşıyan Ermeni arabacılar girip çıkıyordu. Aram Andonyan Efendi yanımıza geldi ve Söyleyin şu arabacılardan birine, beni Halep e götürsün, dedi. Birinin yanına verdik. Götürdü. Sorduklarında arabacı Halep in yakınlarına kadar arabanın arkasında oturuyordu. Sonra baktık ki yok, dedi.”

Aradan zaman geçtikten sonra sürgün kararı kalkmış artık. Herkes gibi babam da yeniden memleketine, Karaman a dönmek istiyormuş. O Kayseri li arkadaşıyla karşılaşmış. Babam, Karaman a dönmek istediğini, ancak yeni hükümetin kurulduğunu, kimden izin alacağını bilmediğini söylemiş. Kayseri li arkadaşı, “Çerkezyan, hani seninle Meskene de konuşurken yanımıza gelen bir deli vardı ya, şimdi senin bu işini o deli, yani Aram Andonyan Efendi yapacak,” demiş. İngiliz yönetimi, Halep te Baron Oteli ne yerleşmiş. Babam oraya gitmiş ancak kapıdakiler üstü başı döküldüğü için içeri almamışlar. Girmekte direnince çıkan sesi duyan Aram Efendi gelip babama sarılmış, öpmüş. Oradaki İngilizlere, “Benim kurtarıcılarımdan,” diye babamı tanıtmış. Ağırlamış. Konuşmuşlar ve babama Karaman a gitmemesi gerektiğini, çünkü Pozantı dan öte tarafın geleceğinin belirsiz olduğunu söylemiş. Kâğıtlarını yapmış ve babam yola çıkmış. Adana ya kadar gitmiş. Mağazaları varmış babamların, oraya gitmiş. Tanımadığı adamlar oturuyormuş. Bir tanesinde genç bir oğlan varmış. Babam bir şeyler almış ve “Oğlum bu mülkün sahibi kim?” diye sormuş. “Gövderelioğlu bilmem kim…” demiş çocuk. Babam, “Kaç paraya oturuyorsun?” diye sorunca çocuk kızmış ve “Yahu aldığın bir toplu iğne, demirin batmanını soruyorsun,” diye terslenmiş. Babam da bunun üzerine sinirlenmiş ve o mağazaların hepsinin sahibi olduğunu ve kendisini sinirlendirdiği için dükkânından çıkaracağını söylemiş. Çocuk yeni evliymiş. Böyle bir olay da yaşayınca dükkânını erkenden kapatıp evine gitmiş. Kayınbabası, “Ne oldu, bu saatte eve geldin?” demiş. Olayı anlatınca, kayınbabası “Mülkün sahibi o adam. Sen ne yaptın öyle,” diyerek telaşlanmış. Babam bir otelde kalıyormuş. Bir bakmış, bu çocuk ve yanında kayınbabası, bir tepsi baklavayla gelmişler. Dayım Cemal Paşa nın yanındaymış. Paşa ya bir gün “Ablam Arabistan a sürgüne gönderildi. Bana izin ver de gidip onları alıp geleyim,” demiş. Cemal Paşa, “Aram, gidip ablanı, yeğenlerini alabilirsin ama enişteni alamazsın. Erkeklere izin yok,” diyerek dayımı göndermiş. Annemler Suriye deyken bir bakmışlar bir subay, arkasında askerlerle Karamanlı Gazaros Çerkezoğlu ailesini arıyor. Korkmuşlar. Sonra tanımışlar dayımı ve sarılmışlar… Bütün muhacirler toplanmış etraflarına. Bir Ermeni subay gelmiş. Askerleri de göndermiş dayım ve o gece çadırda yatmış. Anneme “Buraya seni almaya geldim,” demiş. Annem kocasını sorunca “Ona izin verilmiyor,” diye cevap vermiş dayım. Annem, kocası için “Aram, bu adam her şeyini kaybetmiş. İki çocuğu var. Ben onları da alacağım elinden ve İstanbul a götüreceğim. Olmaz. Öleceksek de beraber öleceğiz,” demiş. O kadın işte bizi bugünlere getirmiş.

O günlerde hükümetin bir marifeti daha var. Sürgüne gidenleri içeri almadılar. Gelenleri bir ay içinde yeniden göndermeye çalıştılar ve “Bir ay içinde giden gider, gitmeyenin başına geleceklerden biz sorumlu değiliz,” dediler. Amcamın ailesi geri döndü Suriye ye. Ailem Karaman a döndükten sonra, babamı Karaman dan yine sürmüşler. Bu kez Ereğli ye gitmiş. Orada Deli Mustafa adlı bir ağa babama sahip çıkmış. Babam da telgraf çekmiş anneme: “Ben Ereğli deyim. Eşyalarınızı müftüye emanet edin ve buraya gelin.” Babam halıya çok meraklıymış. Halıları, yatakları, bütün eşyaları müftüye emanet etmiş ve Ereğli ye gelmişler. Gelmişler de onlar gelinceye kadar babamı Ereğli den de sürmüşler. Ereğli de Gökbudak ailesinin lideri Deli Mustafa ailemize sahip çıkmış. Ailesi bize kucak açmış. Babam, Ereğli den de sürülünce kaçmış ve Toroslar a gitmiş. Türk köylüleri babamı altı ay saklamış. Sonradan yanımıza geldi.

1932 de ablam evlenirken annemler gitmişler Karaman a, müftüden “Kızımıza çeyiz yapacağız,” diyerek eşyaları istemişler. Altlarına serdikleri yatak bizim, halılar bizim. Ama istediklerinde müftü, “Amcanızın bana borcu vardı. Ben o eşyaları ona saydım,” diyerek hiçbir şey vermemiş. Müftü, amcamın İskenderun a gittiğini ve orada kaldığını, gelemeyeceğini ve kendisini yalanlayamayacağını biliyordu. Amcam Hatay ın ilhakında, 1939 da, Ereğli ye geldi ve görüştük. Ben ülser nedeniyle hastanede yatıyordum. Babam amcama müftünün halı olayını anlattı. Amcam, “Ne borcu? Olsa olsa müftünün bize borcu vardır,” dedi. Ardından da atla Karaman a gitti. Bizim Karaman da şadırvanlı bir hanımız vardı. Oraya gitmiş. Eskiler, bildikler gelip oturmuşlar etrafına. Amcam “Şu müftüye haber gönderin gelsin buraya,” demiş. Amcamın Karaman a geldiğini duyan müftü Karaman ı terk etmiş. Amcam, Karaman dan dönünceye kadar da gelmemiş.

Yıllar sonra Nişanca da iki genç tavla oynuyordu. Biri bana “Bak bu senin hemşerin,” dedi. Çocuk bana kimi tanıdığımı sordu. Aklıma bir tek Müftüzade Ahmet Efendi ismi geldi, onu söyledim. “Ha, halıcı mı?” dedi. Arkasından “O adam halıya öyle meraklı ki evinin içi tavan arasına kadar halı döşeli,” dedi. “Döşer tabii” dedim, “o halıların sahibi, halıcılığının sermayesi biziz.”

Ereğli de artık bizim tahsil zamanımız geldi. Annem ne de olsa öğretmen geçmişi olan biri. Babamı sıkıştırıyor; bizi İstanbul a götürsün de okutsun. Babam da biraz sert bir adamdı. Ben de biraz haşarıydım. Ara sıra döverdi beni. Gece yatarken bu tartışmalar oluyor, ben de “Şu İstanbul a bir gitsem de şu dayaktan bir kurtulsam,” diyorum. Neticede babamı ikna ettiler. O zavallı anacığım neler yapmadı? Pantolon dikti, basamak sildi, kapıcılık yaptı bizleri okutmak için. Ablam gelin gittikten sonra bizim okuma işi yarım kaldı. Ben Aram Pehlivanyan ve Ahmet Saydan la yan yana oturmuşumdur Getronogan Lisesi nde. Onlar devam ettiler, biz geri döndük Ereğli ye. Çaremiz kalmamıştı. “Bir hayırsever bulalım da buna yardım etsin de okusun,” dediler. Bahçekapı da Arpacılar Camii var. Onun iki dükkân aşağısında kapının üstünde bir gözlükçü var. Bir kadın beni aldı o adama götürdü. O zaman bir lira veriyorsun bir hafta okulda yemek yiyorsun. O adam bana bir lira verdi aldık götürdük okula, bir hafta yemek yedim. Çok ağrıma gidiyordu. Dükkânın kapısının önünde geziyorum, adam görür de çağırır diye. Çağırmayınca ben giriyordum içeri. Bana neden geldiğimi soruyordu. Ben hatırlatıyordum gelme nedenimi. İsteksizce çekmeceyi açıp dilenciye verir gibi para veriyordu. Alıp okula veriyordum. O zaman hafta tatili cuma günüydü. Üçüncü hafta yine gittim adama, bana yine neden geldiğimi sordu. Parayı vermemek için “Amaan,” dedi. Dükkân başıma yıkıldı sanki. Eve gittim. “Bu sene okul yok,” dedim. Döndük Ereğli ye. Okulların açılması zamanı gelince babam bizi İstanbul a göndermeye çalıştı. Annem para olmayınca okumanın imkânsız olduğunu anlatınca babam düşündü düşündü, “Ben oğlumu okutacağım. Hem de Fransız okuluna göndereceğim,” dedi. “Nasıl?” diye sordu annem. “Atımı satacağım,” dedi. Annem, “Bu sene atını satacaksın, gelecek sene ne satacaksın Gazaros Efendi?” diyerek bu işin sonunun olmadığını söyledi. Babamın ağladığını hatırlarım. Kaldık ve marangoz olduk. Sonradan askere gittik. 1948 de İsmet Paşa bizi sürüm sürüm süründürdü. Askerden geldim, babam ölmüş. İstanbul a taşındık. Arnavutköy de ev tuttum. Bir kış boyunca eve dükkândan odun taşıdım. Dükkân Tavukpazarı ndaydı. Tramvayla taşıdım her gün. Kız kardeşimi evlendirdik. Seneler geçti. Kumkapı da dükkân açtım. Hayatım böyle, mücadeleyle geçti.

Ağavni
İstanbul da yaşarken baktım ki yaşıtlarım, arkadaşlarım evlenmiş çocuklarını gezdiriyor. Bizim seneler geçmiş. Bir gariplik çöktü bana. Bir yılbaşı meyhanede içtim, kafayı buldum. Kumkapı daki sokaklarda gezdim ve okula geldim. Duvarın üzerindeki demire başımı dayadım ve hıçkıra hıçkıra ağladım. Kimse de yok, rahatladım. Hiç unutmam. Samatya da bir Yozgatlı nın evine kapı takmaya gittim. Rahmetli eşim de o evde, küçük kardeşi kucağında. Birdenbire bir yakınlık duydum. Onlar da fakir bir aileydi. Oradan geçerken selamdı, bakmaydı derken nasipmiş 1952-53 te evlendik. Ben hayatta okuma yazma bilmeyen biriyle evlenebileceğimi düşünmezdim. Ama onun dışında öyle meziyetleri vardı ki o eksikliği bir şey değildi. İnsan iyisiydi. Adı Ağavni idi. 1969 da Güneydoğu dan Ermeniler geldi. Sason civarından. Öyle bir yardım etti ki bizim hanım, hâlâ onlardan gelenler olur. Kumkapı da oturuyordum. Evlendik. Kırk sekiz sene beraber kaldık. Sonradan ayrıldık birbirimizden. Kaybettim onu. Cenazesinde kimler yoktu ki patrik bile maiyetiyle birlikte indi ve konuşma yaptı. Patriğin sıradan bir cenazeye katılması görülmüş şey değil. Dedi ki: “Bu kadına Avrupa dan Amerika ya kadar herkesin borcu var.” Aynen bu ifadeleri kullandı. O doğal bir komünistti. Kendinin komünist olduğunu bilmezdi ama yaşantısıyla, uygulamasıyla eşitliğe olan düşkünlüğüyle doğal bir komünistti o.

İki oğlum var, ikisi de üniversite tahsili yaptılar. Oğlumun birinden iki torunum var.

1941 Haziran ayının 10 unda askere aldılar. Ben 20 Kura Askerlik uygulamasına denk geldim. Yani, benim normal askerlik zamanımda bu uygulama da yapıldı ve 1312 (Miladi 1897) doğumlulardan 1332 (Miladi 1917) doğumlulara kadar 20 yıllık tertibi askere aldılar. Koca koca adamlar vardı asker olarak. Bunun altında İttihatçı gelenek vardır. Çünkü bizi, gayrimüslimleri potansiyel düşman olarak görürler ya, maazallah memleketi satarız! Kimler yoktu ki; mühendisi, kimyageri, doktoru… Hepsinin eline kazmayı, küreği verdiler. Kürtlere de “Siz muhafızsınız,” diyerek ellerine sopayı verdiler, “Yürü lan,” diyerek taş taşıttılar. Armenak Bezirciyan vardı. Ordu lu, Robert Kolej mezunu. Bizden çok büyüktü ama bizlerle beraber geldi askere. Teyzemlere gelirdi, oradan tanırdım. O mühendis Armenak ın sırtına sopayla vurduklarını iyi hatırlarım. “Yürü lan,” diyerek el arabasıyla toprak taşıtıyorlardı.

Varlık Vergisi
Varlık Vergisi bizi etkilemedi. Neyimiz vardı ki? Babam ölmüştü, ben de Ankara da demiryolunda askerdim o yıllarda. Aşkale ye götürülenler trenlere doldurulmuş halde Ankara dan geçerdi. Ankaralılar da toplanıp sirkte hayvan seyreder gibi Aşkale ye götürülenleri seyrederdi. Hatta “Yeter artık yaşadığınız,” diye laf atarlardı. Yaşlı yaşlı insanları götürüyorlardı.

Celal Bayar ın yaptığı 6-7 Eylül. Tepeden iner gibi adını Demokrat Parti koydu ve partiyi kurdu. Halk demokrasinin ne olduğunu bilmiyor. “Batı yı nasıl kazıklarız,” hesabıyla demokrat oldular. Halk demokrat diyemiyordu ki, “Demir kırat,” dedi, “Komatrik,” dedi, bilmem ne dedi. Ondan sonra da Kore ye asker gönderdi. 7-8 bin askerimiz Kore dağlarında mezarsız kaldı. Bunları üstüne basa basa yazmak lazım. Kapatıyorlar tarihi, çulla üzerini örtüyorlar. Çünkü kendileri, onların vârisleri.

Askerlik
Babamın ölüm günü ben askerdim. Güllübağ denilen tren yolunda bir yerde çadırda yatıyordum. Rüyamda babam geldi yanıma. Siyahlar giymiş. “Oo, baba gel şöyle otur,” dedim. Babam bana cevap vermedi, hiç konuşmadı. Meğerse babam o gün ölmüş. Annemin mektubu kesildi. Halbuki dağın başına gitsem bile mektubu gelirdi. Bana mektup yazabilmek için bu eski yazıyı öğrendi annem. Eski yazıyla gönderdiği bazı mektupları hâlâ duruyor. İçime de doğuyordu. Mektupta soruyordum “Babam nerede?” diye. Annem cevabında “Köyden hasta geldi. Baban onunla oturuyor. Mektup yazamıyor ama imzasını atıyor,” diye yazmış. Annem babamın imzasını bir taklit etmiş, aynısı. Ben buna da inanmadım. Zaten birliğe de babamın ölüm haberi gelmiş ama arkadaşlar bana söylemiyorlar. Ben “Kaçacağım, eve gideceğim. Babamı merak ediyorum,” diye söyleniyorum. Bir gün Fırat Nehri nin kenarındayız. Bölük komutanı çalıların içinden çıktı. Selamlaştık. Beni çağırdı yanına ve konuşmaya başladı: “Hayatta acılı günler de var, tatlı günler de…” Böyle daha önce hiç söylemediği laflar ediyor. “Kaçacağım, demişsin. Seni severim ama görevimi de severim. Kaçarsan seni mahkemeye veririm, askerliğin yanar,” dedi. Sonra da kaçmamam için “Bizim bölük Balıkesir e gidecek. Seni giderken Kayseri de bırakırım. Bir hafta kalırsın. Sonra da bize yetişirsin,” çözümünü önerdi. Bir süre sonra bölüğümüz yola çıktı ve Kayseri de mola verdi. Ben komutanın yanına çıktım ve verdiği sözü hatırlattım. İzni koparttım. Sabahleyin Ulukışla dan Ereğli ye gittim. Bir kalaycı Kirkor vardı. Karşılaştık. O istasyona gidiyor ben şehre… Ama babamın durumunu soramadım. “Eğer babam öldüyse bu adam dönüp bana hüzünlü hüzünlü bakar,” dedim. Yürürken geri döndüm, Kirkor dönüp bana baktı. Anladım. Eve girdim, babamın bir arkadaşı tenekeci Artin, bir danayı ağaca bağlamaya çalışıyor. Anam siyahlar giyinmiş. Koşup geldi. Sarıldık. İçeri girerken kapının önünde babamın ayakkabılarını gördüm. Babamı sordum, akrabalardan birinin hasta olduğunu ve babamın onu İstanbul a götürdüğünü söyledi. Şaşırdı ne diyeceğini, yalan söylemeye çalıştı. Ben de “Yalınayak mı gönderdiniz? Babamın ayakkabıları burada,” deyince annemin gözyaşları boşandı.

Askerden dönüp geldim. Marangozluğa başladım. Bizim Ereğli nin İvriz Köyü nde köy enstitüsü açılmıştı. Ben de oraya masalar yaptım, dolayısıyla da enstitüye gidip gelirdim. O hareketi yerinde izledim. Genç köylü çocukları, saçları kısa kesilmiş köylü kızları, ayaklarında kalın postallar, erkek arkadaşlarıyla şehre yürüyerek gidip gelirlerdi. Binalarını kendileri yapıyorlardı. Mandolin çalıyorlardı. Köyle, halkla ilişki kurabiliyorlardı. Ama iktidarların bu hoşuna gitmedi. Önce bazı dedikodular çıkarıldı. Sonra da kapatıldı. Onları kapattılar ki imam hatipleri açsınlar. Bunu aydınlar da görmüyor. O güzelim hareketi boğdular. Yeniden bu yönde adım atılması lazım. “Türk çocuğu Müslüman olursa komünizme karşı olur,” dediler. Şimdi de şeriatçılarla uğraşıyorlar. Türkeş, “Benim militanlarım güvenlik güçlerinin yardımcıları,” diyordu. Şimdi hepsi çete oldular.

“Bu kadar büyük acıları çocuklarımız unutursa, bütün dünya bizi ayıplasın”
Avedis Aharonyan vardır. 1918 Ermenistan Cumhuriyeti kurulduğu zaman Dışişleri Bakanlığı yaptı. Hatta Türkiye yle bazı anlaşmalar imzalamaya gelmiştir. Onun Türkçe ye “Fedailer” adıyla çevrilen bir kitabı var. O kitapta bir Kör Âşık var. Her dizesinin arkasında “Bu kadar büyük acıları çocuklarımız unutursa bütün dünya bizi ayıplasın,” diyor. Aslında Türk okuru Ermeni edebiyatına çok uzak kaldı. Bir gün Karagözyan Yetimhanesi nin salonunda Hagop Mintzuri ile ilgili bir toplantı vardı, Aziz Nesin de gelmişti oraya. Dedi ki, “Bu Hagop Mintzuri yi biz tanımıyoruz. Ama kabahat da bizim değil, sizindir. Siz tanıtmadınız bize…”

Ama düşünebiliyor musunuz, 287 tane aydınını kaybeden bir halk, o çekingenliğin, yılgınlığın içinde yaşadı. Yeni yeni bir çığır açıldı.

Ne düşünürüm biliyor musun? Anadolu insanıyız. Amerika ya gittim 1987 de. Washington a pikniğe gittik. Bir sürü insan toplandı geldi yanıma. Koklayacaklar neredeyse. Çünkü biz Türkiye den gelmişiz. Kimisi Harputlu, kimisi bilmem nereli. Herkes kayıplarını arıyor. “Şöyle bir isim duydun mu?” diye soruyor. Bu çok acı bir duygu. Bir arkadaşım var, kendisi emekli bir albay. Onunla konuşurken bana asılan Levon Ekmekçiyan ı sordu. Ben de “Bu adama hem acıyorum hem kızıyorum,” dedim. Türkiye ye gelip iki tane Türk öldürünce sanki Türkiye batacak. Zavallılığına acıyorum. Ama biliyor musun, bu adam Anadolu insanı. Muhacirlikten sonra bu adamları sokmadılar Türkiye ye. İçeriye almadılar. Çünkü malları filan hep kapışılmış. Herkes sahiplenmiş malları. Gelince malını isteyecek, o yüzden gelemezsin dediler. Arabistan filan Ermeni kaynıyor. Gelenleri de geri gönderiyorlar, gitmeyenler de babam gibi oldu. “Nasıl düzelir bu iş?” diye sordu. “Çaresi var ama onu yapacak yapıda insan yok Türkiye de. Herkesin aklı bir karış havada… Eğer birisi çıkıp da kanun çıkarsa, Şu tarihe kadar burada yaşayanların çocukları, torunları Türkiye vatandaşı olabilir, diye, bakalım geliyorlar mı gelmiyorlar mı?” dedim. Emekli albay arkadaşım, “Gelirler mi Sarkis?” dedi. “Bir deneyin. Ben o hasreti gördüm” dedim. Bir tanesi geldi, Van da otel açtı. Herifin başına gelmedik kalmadı.

Koca bir tarihin üzerine çul örtmek istiyorlar. Hitler Yahudilere bu işi yaparken “Türkler yaptı Ermenilere, kim hesap sordu?” deyince bizimkiler karşı çıkıyor “Hitler böyle bir şey söylemedi,” diye. Ben hatırlıyorum dediğini.

6-7 Eylül
6-7 Eylül de büyük oğlum kundaktaydı. Yedikule de oturuyordum. Yeni taşınmıştım, bir Ermeni aileden yeri kiralamıştım. Gençağa Caddesi üzerinde otururduk biz. Kumkapı da dükkânım vardı. Bütün vilayetlerde mitingler yapıldı. Nutuklar atıldı. Radyolar bangır bangır bağırdı. “Palikarya geliyoruz,” filan diye bir kamuoyu oluştu. Karaköy de Tünel in karşı sırasında birbirine yakın iki dükkân yapıyordum. Akşam gazeteleri “Atatürk ün evine bomba atıldı,” diye yazdı. Zaten kamuoyu oluşmuştu. Ben Kumkapı ya dükkânıma geldim. Köşede dükkânın üzerinde Demokrat Parti vardı. Tevfik Bey, meydanda halkı tahrik ediyordu. Hızla eve gittim. Köşe başında bir hareket de başlamıştı. Eve girdim. Annem “Ne o yahu, bunlar yine kudurdu,” dedi. Ben “Aman sus,” dedim. Hemen bir bayrak uydurduk astık. Anneme de “Sen de Müslüman karısı gibi örtün,” dedim. Karıyı da “Sen çocuğu al, yukarı çık, gözükme,” diyerek üst kata gönderdim.

Yeni taşınmış olduğum için mahalleli beni tanımıyor. Tek güvencem o. Bayrağı asınca çıkıp sokak kapısına oturdum. Yanıma da ufak bir kamam vardı onu aldım. Karıya kıza da saldırmaya başlamışlardı. Öyle bir şey olursa kapıyı kapatıp içeride işlerini bitireceğim, niyetim o. Kırıp dökmeye başladılar. Üç kişi benim evin önüne geldiler. Konuşurken sarkık bıyıklı biri bizim evi gösteriyor. Anladım, o semtin adamı. Hıristiyan evlerini gösteriyor. Hemen gittim, adamın omzuna elimi koydum. “Ne oluyor?” dedi. “Üçünüzün arasındaki konu, bu evdir. Bu evin sahibi Ermeni dir. Şimdi yazlıktadır. Ama size hatırlatayım ki bu evde şimdi ben oturuyorum,” dedim. Bana “Sen kimsin?” diye soramadılar. Gittiler.

Bir süre sonra bir genç geldi. Eve bakıyor filan. “Ne bakıyorsun?” diye sertçe çıkıştım. “Burası gâvur evi,” dedi. Onu da “Hadi lan oradan, aşağıda ben oturuyorum,” diye küfrederek kovaladım.

Kırdılar, döktüler. Karşı evden bazı Rum kadınlar sokağa kaçtılar. Başka evlere girdiler. Bir grup amele, kendi yaptıkları binayı söktü. Akşam oldu, gece oldu, saat 1 de Yedikule ye giderken yol üzerindeki kiliseyi ateşe verdiler. Kıvılcımlar bizim eve geliyor. Sinirler gergin. Sakin olmak durumundasın. Bir de baktık ki askeriye köşe başından düdük sesleriyle müdahale etti. Yağmacıları başıma toplamıştım. Annem kahve pişirmişti. Kahve içiyorduk. Bizim ev iyice girilmez olmuştu. Yağmacıların kiminin koltuğunun altında makine kafası, kiminin halılar, kiminde de bilmem ne; düdüğü duyunca oraya buraya kaçışmaya başladılar. Biri de bizim eve girmeye kalktı. “Çık ulan!” diye attım bunu dışarı. O da şaşırdı. O ana kadar kahve yapmışım, su vermişim, şimdi evime sokmuyorum. Bir yüzbaşı geldi üç askerle. Elimde kahve fincanı vardı. “Delikanlı sizi tebrik ederim,” dedi, “tam kahvenin tadını çıkaracak zamanı bulmuşsun. Her Türk sizin gibi olmalı… Ama artık askeriye müdahale etti, lütfen kahvenizi içeride için.”

“Ben bu ülkede olmanın acısını çektim”
Ben eve girdim ama bütün bina başıma yıkılıyor. Hem öfkeliyim, hem üzüntülüyüm, hem de sakin olmak zorundayım. O gün şöyle düşündüm: “Dünyada başka yerler var ki oralarda çocuklar başlarını yastıklarına koymuşlar, hiçbir tehlike duygusuna kapılmadan huzur içinde uyuyorlar. Öyle bir ülkenin hasretini çekiyorum ben. Ben bu ülkede olmanın acısını çektim.”

Yurtdışı
1973 te benim Sovyetler Birliği vatandaşlığı emrim geldi. Ama çevremdeki insanlar “Bizi, davayı yarım bırakıp gidiyorsun,” diye çok söylendiler. Velhasıl olmadı. Ben burada mücadele sürerken Sovyetler Birliği ne gitmeyi kaçma gibi, bir utanç gibi gördüm. Senelerce konsolosluğun önünden geçerken bir suçlu gibi geçtim. Müracaat etmiştim, onlar da kabul etmişti. Çocuklar ufaktı, orada okuyabilirlerdi. Gitsek olurdu. Ama biz de burada partiliydik. Çevrede tanınmıştık. Emeğim vardı. Helali hoş olsun, ne yapabildiysek… Yine de unutulmadık…

Yaşamım boyunca Türkçe bir ad kullanmadım, öyle bir şey olmadı hiç. Hep Sarkis oldum. Ama partide, illegalitede bir adım vardı.

“Her şeyi Türk yaptınız, solu bari Türk Solu yapmayın!”
Türkiye de iktidarlar açısından Ermenilik ayrı bir şeydir. Hâlâ öyle.

“Kanun nazarında bütün vatandaşlar eşittir,” bunların hepsi palavra. Bir tane çöpçü yok, bir devlet dairesinde memur yok. Atatürk, sembolik olarak bir Rum, bir Yahudi, bir Ermeni yi TBMM ye sokardı. O da göstermelik bir şeydi. Şimdi o da yok. Solcularımız bile yaptı bu ayrımı. Mihri Belli, “Türk Solu” dergisine yazı yazmamı istedi benden. “Kırk yıllık İtalyan Pirelli yi alıp Türk Pirelli yaptınız. Philips i alıp Türk Philips yaptınız. Solu bari Türklüğe mahkûm etmeyin” dedim ve yazmadım. Ben bir zamanlar planör kursuna yazılmak istemiştim. Havacılığa çok meraklıydım. Beni Ermeni olduğum için almadılar. Düşün ki ben 1932 de helikopter tasarlamıştım. Ama ben meslek sahibiydim. Böyle herhangi bir başvuruda bulunmadım. Ama başvuruda bulunsaydım da olmazdı, çünkü örneği yok. Hâlâ yok. Ermeniler yeteneksiz adamlar mı yahu? Ama yok. Aram Andonyan ın Balkan Harbi kitabında, o zamanki iktidarlar için diyor ki, “Kendilerine doğruyu ve güzeli anlatan çevre leri vardı. Ama onlar aklıselimi bir tarafa attılar ve ahmaklıklarında ısrar ettiler.”

“Papazı dövdürmeyecektik”
Bu benim babamdan dinlediğim bir hikâyedir. Sanki bugünleri düşünerek anlatmış gibi. Üç arkadaş var. Bu üç arkadaş bir yaz günü yaya olarak yolculuk yapmak zorunda kalıyorlar. Biri Türk, biri Kürt, diğeri de Ermeni. Ama Ermeni olan aynı zamanda papaz. Sıcak, bir süre sonra yolda susuyorlar. Etrafta su yok. Bağların olgun zamanı. “İki salkım üzüm yiyelim de ağzımız ıslansın,” diye bir bağa giriyorlar. Bağın sahibi bir Türk ama onu görememişler. “Kaç paraysa veririz,” diyerek yemeye başlamışlar. Bu sırada bağın sahibi gelmiş. Bakmış üç kişi üzümünü yiyorlar. Fena bozulmuş ama üç kişiyle de başa çıkamayacağını düşünmüş. Birine bakmış, kıyafetinden Ermeni ve papaz olduğu belli. Diğerine bakmış, konuşmasından Kürt olduğunu anlamış. Üçüncüsü de Türk. Dönmüş Ermeni ye, “Bak bu adam Türk, yesin malımı. Benim kanımdandır. Helali hoş olsun. Bu da Kürt tür ama din kardeşimdir. Sen niye yiyorsun benim üzümümü?” demiş. Bu laf, üzerlerine sorumluluk yüklenmeyen Türk ve Kürt ün hoşuna gitmiş. Adam, papazı bir güzel dövmüş. Kıpırdayacak hal bırakmamış, yere uzatmış. Bağ sahibi biraz sonra Kürt e dönmüş. “Müslümansın da niye sahipsiz bağa giriyorsun. Bu adam benim kanımdan yediyse afiyet olsun, çünkü o Türk ür. Kardeşimdir,” diyerek bir güzel onu da dövmüş ve yere uzatmış. Bu durum Türk ün hoşuna gitmiş. Biraz sonra Türk e dönmüş ve “Tamam anladık Türksün, aynı kandanız, aynı dindeniz ama sahibi olmadan başkasının bağına girilir mi?” diyerek Türk e de vurmaya başlamış. Türk yumrukla yere yuvarlanınca Kürt e dönmüş ve “Biz,” demiş “papazı dövdürmeyecektik.”

Gâvursuz memleket mi olurmuş?
Ereğli deki Deli Mustafa, tehcirde Ermenileri kurtaran kişidir. Gökbudak ailesinin lideriydi. İyi insanlar. Biz Ereğli ye geldikten sonra onlarla aynı avluda beraber oturduk. Sürgüne gidileceği yıllarda Deli Mustafa Karaman a gitmiş. Eşraf, ağayı misafir etmiş. Konuşurlarken eşraf, Deli Mustafa ya “Biz Ermenileri çıkaracağız buradan. Siz ne yapacaksınız?” diye sormuş. Deli Mustafa, “Sizin asaletinize o yakışır. Biz çıkarmayacağız,” demiş. Ereğli ye gelince ailesi de Ermenilerin sürülmesi işini söylemiş. Deli Mustafa, “Biz öyle bir şey yapmayacağız,” demiş. Deli Mustafa sonra şu benzetmeyi yaparak sormuş:

“Bir pilav pişirmek için su yerine tereyağı koysam ama tuz koymasam o pilav yenir mi?”

“Hayır, yenmez,” diye cevap vermişler.

“Ulan Türk bulgur olsa, pilav pişirsek, tuz yerine Ermeni yi koymazsak o pilav yenmez. Onlar bu memleketin hem tadı hem tuzu. Gâvursuz memleket mi olurmuş?”

Ereğli Ermeni sinin büyük çoğunluğu muhacirliğe gitmemişti. Malları mülkleri kaybolmamıştı. Çoğu sattı, buraya geldiler. Bir ara İstanbul da 150 hane Ereğli Ermeni si vardı.

Ereğli de Ermeni mezarlığı var, temizlemişler, etrafını çevirmişler, demir kapı takmışlar, bekçi koymuşlar. Gittim, genç bir oğlan geldi. “Gezmek ister misin?” dedi. Beni gezdirdi. Tanıdıklarımın olup olmadığını sordu. Deli Mustafa yı sorunca bana torununun benzin istasyonunu gösterdi. Gittim, Deli Mustafa nın torunu Mustafa yı buldum. Genç Mustafa bana kim olduğumu sordu. “Babanın arkadaşıydım. Çerkezoğlu Gazaros un oğlu Sarkis,” dedim. Adamlar bir anda ayağa kalktılar, beni yere göğe sığdıramadılar.

Kitabın Künyesi
Dünya Hepimize Yeter
Yazar: Sarkis Çerkezyan
Yayınevi: Belge Yayınları
Hazırlayan: Yasemin Gedik
Sayfa Sayısı: 308 sayfa

Sarkis Çerkezyan ‘ın Hayatı (d. 1915 – ö. 3 Ağustos 2009)
“Türkiye’nin en yaşlı komünisti” olarak bilinen Çerkezyan 1928’de İstanbul’a yerleşerek eğitimine başladı. 1932’de Ereğli’de marangozluk yapmaya başladı. 2. Dünya Savaşı’nda askere alınıp 1945’te döndü. 1953 yılında evlendi. Türkiye Komünist Partisi’ne üye oldu. 6-7 Eylül Olayları’nda hedef alınanlar arasındaydı. Yıllarca partinin gizli yayın organı Atılım’ın, işletmekte olduğu marangoz atölyesinde gizlice baskısını yaptı. Çevirmenlik yaptı ve “Dünya Hepimize Yeter” adlı bir kitap yazdı.
Çerkezyan, “Dünya Hepimize Yeter” adlı kitabında bahsettiği gibi 1955 yılında yaşanan 6-7 Eylül katliamının tanıklarındandı.

Yorum yapın

Daha fazla Ermeni Edebiyatı
Alman Belgeleri – Wolfgang Gust

"Bizim tek bir hedefimiz var; o da Türkiye'yi bizim yanımızda tutmak. Ermeniler ister yerle bir olsun ya da olmasın, bizim...

Kapat