Edebi Damlalardaki Zeka – Müslüm Kabadayı

zeka testi“Makine kırıcılık” olarak 18. yüzyılda tarihe geçen Luddizm hareketinden mülhem bir kavram üretme ihtiyacı duydum: Yapay zeka kırıcılık. Niye mi?

“Yapay zeka” konusu uzun yıllardır bilim dünyasının gündeminde olmakla birlikte, toplumların gündemine son yıllarda girmeye başladı. Robot teknolojisiyle başlayan bu gündem, günümüzde yapay zeka yazılımlarıyla ciddi tartışmalara dönüştü. Çok basit bir örnekle somutlamak gerekirse, “prolog”la işinden olan birçok bilgisayar çalışanının feryadı yeterli… Konunun derin uzantıları, yazımın konusu olmadığı gibi ilgi alanımı da zorlar.

İnsan yaşamını kolaylaştıran her şey, güzel ve iyi midir? Bu soru etrafında “yapay zeka kırıcılık” kavramını betimlemekle yetinip esas üzerinde durmak istediğim ve deneyimle sabitlediğim “edebi damlalardaki zeka”yı işlemeye çalışacağım.

Thomas More’un Ütopya’sındaki çalışma süresinin 6 saate indirilmesi, uyku dışında kazanılan zamanın insanı geliştirecek faaliyetlerle değerlendirilmesi önermesinin üzerinden yüzlerce yıl geçti ama ücretli çalışanlar için kölelik düzeni katmerlenerek sürmekte. Çalışma süreleri, üstelik güvencesiz biçimde arttı. Dünya sermaye düzenini oluşturan karteller, tröstler ucuz işgücü yoğunluğunda düşük maliyetli maden alanlarında üretime ağırlık verdiler. Çin, Hindistan başta olmak üzere kapitalizmin yeni kriz alanları oluştu. Kapitalist ülkelerin hepsinde işsizlik örtülemez boyutlara ulaştı. Sonunda işyerindeki bilgisayarları parçalayanlar, bürodakileri pencereden aşağı fırlatanlar gündeme gelmeye başladı.

Dokuma tezgahlarını, makineleri kıran işçilerin düştüğü açmazı,yaklaşık 250 yıl sonra “bilgisayar kırıcıları” yaşamakta… Aradaki temel fark şu: O dönemde makinelerin işçilere tepki verme tehlikesi yoktu; günümüzdeyse “yapay zekalı makineler” devri yaygınlık kazandıkça bilimkurgu konusu olan “makinelerle savaş” gerçeğe dönüşecek… Bunu abartılı bulanlar, bu alanda son on yıldaki gelişmelerin hızına bir baksınlar.

“Yapay zeka kırıcılığı” kavramını niye güncellemek gerektiğine dair düşüncemi, sadece bu tehlikeyle ilişkilendirmiyorum. Bırakınız on yıl, elli yıl sonrasını, bilgisayar ve cep telefonu başta olmak üzere teknoloji çöplüğüne dönen Türkiye gibi ülkelerde insan davranışlarıyla ilgili sıradan gözleme dayanan değerlendirmelerin bile, üzerinde ne denli ciddiyetle durulması gereken veriler sunduğu ortadadır. Sınıflarda öğrencilerin, öğretmenler odasında öğretmenlerin, dolmuşlardakilerin, hatta aynı evde oturanların ellerinden “akıllı telefonlar” düşmüyor. Bir adım ötedekine bu makinelerle mesaj, fotoğraf vb. gönderen insan davranışı egemen oluyor. “Yapay zeka”yla başlayan “yapay-insan-laşma” sürecine karşı bir güncellemedir “yapay zeka kırıcılığı” kavramı…

Doğal olarak akla şu gelebilir: Kapitalizm akıl dışı üretim ve kurduğu yabancılaştırma-yalnızlaştırma düzeniyle insan zekasını köreltirken, önce bununla hesaplaşmak gerekmez mi? Bunun savaşını en çok verenler, mesleğinin ve özellikle edebiyat-sanat-felsefe duyarlığınınn hakkını vermeye çalışan öğretmenler değil mi? Her şeyi artık dokunmatikleştiren bir öğrenme ya da ilişki düzeneğinde, insan zekasının da parlaklığını yitirdiği kabak gibi ortada. Eğitim-öğretimde yazmanın daha etkili olduğunu bilimsel araştırmalar da teyit etmiş durumdayken, öğrencilerin notlarını cep telefonlarına tuşladığına ya da okula hiç defter getirmediklerine tanık oluyoruz. Elektronik ortamın iletişim-paylaşım-araştırma düzeneği dışında yoğun biçimde kullanılmasının yarattığı sağlık sorunları bir yana, beynin görsel aklanına şartlanan bir açmazla da karşı karşıya olduğumuz biliniyor. Bu anlamda, beyinde nöronların artmasının değil, nöronları birbirine bağlayan snapsların çoğalmasının önemli olduğunu vurgulamamıza gerek var mı? Peki, snapsların oluşum ve gelişim evreleri, özelikle de bunların zihinsel işlem sıçramalarıyla bağlantısı dikkate alındığında, “dokunmatik” ya da “başparmak kuşağı” haline gelen insanların zihinden dört işlem bile yap-a-madığı bir dönemde, insan zekasını ve aklını geliştirmeyi bir yana bırakalım, var olanı korumak bile ciddi bir sorun olarak önümüzde durmaktadır.

Konuyu daha fazla uzatmaya gerek duymayacak kadar açımladığımı sanıyorum. Peki, niye şimdi üzerinde bu denli durma isteği duyuyorum bu konunun?

28 Nisan’da Hatay Samandağ’daki Atatürk Ortaokulu öğrencileriyle “Edebiyatta Hatay” konulu bir söyleşi gerçekleştirdik. Öncelikle bu etkinliğin gerçekleşmsine vesile olan Türkçe Öğretmeni Ekrem Köşker’e ve Okul Müdürü Erkan Hocaoğulları’na teşekkürlerimi buradan da iletmek istiyorum.

Birçok okulumuzda bulunmadığı gibi bu okulun da çok amaçlı bir salonu olmadığından, 7. ve 8. sınıf öğrencileriyle okulun koridorunda gerçekleştirdik söyleşimizi. Arkadaşlarımız,saydamları gösterebilmem için yansıtıcı ve perdeyi ayarlamışlardı. Uzun koridorda yüzlerce öğrenciye seslenebilmek, onlarla göz ve ses teması kurmak zordu ama öğretmen ve öğrencilerin sıcak yaklaşımlarıyla bu engeli aştık. Yüz yüze insani ilişkilerin ne denli önemli ve gerekli olduğunun bir göstergesiydi bu.

Öğrencilere ilk sorum şu oldu: “İbni Haldun ‘Coğrafyam kaderimdir’ demiş. Sizce ne demek istemiş acaba?” Önce bir kız öğrenci aldı sözü: “Yaşadığımız yerin şartları, geleceğimizi belirler, demek istemiştir.” Ardından söz alan erkek öğrenci şöyle dedi:”Bizim burada Asi nehri, Amanos Dağı, Akdeniz, yediğimiz içtiğimiz şeyler geleceğimizi etkiliyor.” Sonra Samandağ’ın güneyinden yükselen Keldağ’ı işleyen Kâmil Sarıateş’in şiirini yansıttım perdeye. Onlar gözleriyle okurken ben de seslendirdim. Bu dağa başka hangi adların verildiğini sordum çocuklara. “Cebel-i Akra” dedi bazıları, birçoğu da ilk kez duymuş gibiydiler. Mitolojide “Cacius” dendiğini de dile getirdim. Aralarında konuşmaya, yorum yapmaya dalanlar oldukça dikkatlerini çekecek geçişler yapıyordum. Örneğin, Ali Yüce’nin Antakya Çarşıları şiiri, yerel ağızla yazıldığı için hemen dikkatlerini çekti. “Kendine” anlamına gelen “kenne” sözcüğünü,aralarında gülüşerek tekrar ettiler.

Edip Cansever’in “Mendilimde Kan Sesleri” şiirinden birkaç dize okuduktan sonra, “Göğüne benzer ki gözyaşları mavidir / Denizine benzer ki dalgalıdır bakışları” dizelerinde durdum. Işılı gözlerle ve meraklı bakışlarla konuşmamı takip eden öğrencilere sordum: “Şair, niye gözyaşlarını maviye benzetmiş sizce?” Şu anda adını hatırlayamayacağım bir erkek öğrenci parmak kaldırınca,mikrofona davet ettim kendisini. Arkadaki öğrenciler de rahat duysunlar, katılsınlar istedim söyleşiye. “Göğün ve denizin mavisi umuttur. Üzüldüğünde bile umutlu olduğunu belirtmiş,” deyince, çocuğu hep birlikte alkışladık.

Zamanın nasıl geçtiğini anlamadığım söyleşi sırasında, öğrencilerden de ilginç, hatta çarpıcı sorular geldi. Bundan 16 yıl önce Subaşı Mehmet Akif İlköğretim Okulu’nda öğrencim, söyleşi sırasında meslektaşım olan Ekrem Köşker, öykü kitaplarımı öğrencilerle buluşturma inceliğini göstermişti. “Salkım Saçak Keldağ” kitabımdaki öyküleri okuyan Gökdeniz Uslu, “Kitapta Arapça kelimelere niçin çokça yer verilmiş?” diye sordu. Samandağ halkının yüzde doksanı Arapçayı anadili olarak konuşmaktaydı, çocuğun böyle bir soru sormasının arka planını anlamak zor değildi. “Kitapta yer alan öyküler, Keldağ çevresindeki köy, kasaba ve kentlerde geçiyor. Kahramanların günlük dildeki yaygın kullandıkları Arapça sözler, yörede yaşayan Türkler, Ermeniler, Kürtler ve Çerkezler tarafından da konuşulmakta. Böyle diyalogları özgün biçimiyle vermeyi, gerçekçi edebiyat anlayışımın gereği olarak görüyorum,” diye yanıtladım sorusunu. Merakını gidermiş olmalıyım ki, Gökdeniz başını sallayıp tebessüm ederek oturdu yerine.

Resimle,edebiyatla ilgili olduğu her halinden belli olan Gökdeniz, bir soru daha sordu: “Salkım Saçak Keldağ kitabınızın kapağındaki resim ne anlama geliyor?” Öncelikle vefalı olmanın gereği olarak resmi kitapta kullanmam için veren Ercan Gülen’i saygıyla andığımı belirttim. Sonra da kibrit çöplerinden insan ilişkilerini betimlemiş olabilceğini söyledim. “Kapağa dikkatlice baktığımda insanı resmettiğini anlamıştım,” dedi Gökdeniz. Böylece sadece edebiyat değil, sanat damlalarındaki zekanın ne denli yaratıcı ilişkiler de kurdurduğuna tanık oldum. Çünkü, onunla yazışmaya karar verdik etkinlik sonrası.

Adlarını anımsayamadığım birkaç öğrenciden daha yerinde sorular geldi. Pınar Bolat’ın da iki sorusu vardı. İlk sorusunda “Kitapta geçen kahramanlar gerçek mi?” demişti. Bir öykünün tümüyle kurmaca olduğunu, diğer öyküleri yaşanmışlıklardan yola çıkarak yazdığımı dile getirdim. Bazıları gerçek adlarıyla, bazıları da farklı adlarla ve kurgu değişiklikleriyle anlatılan öykü kahramanlarından Salah’ı, o sırada bizi dinleyen Mustafa Yatkın’ın da tanıdığını söylediğimde, okuyan öğrencilerin aralarında konuşmaya başladıklarını gördüm. Doğrusu o anda neler konuştuklarını öğrenmek isterdim. İlginç çıkartımlarda bulunabileceğim malzeme sunuyor olabilirdi. Pınar’ın ikinci sorusu şöyleydi: “Bu kitaplar, Türkiye’nin her yerinde satılıyor mu?” Bunu niçin merak ettiğini sormak istedim ama bakışından “Herkes okusun,” anlamı çıkardığım için, sorunun özüne parmak bastım: “Ne yazık ki yayınevlerinin çoğu, kitaplarını dağıtıma veremiyorlar. Kentlerde kitabevleri kapanıyor. Kitaplar, sizin gibi genç okurlarla buluşamıyor. Okullarda böyle etkinliklerin düzenlenmesinin bir faydası da bu.”

Bu etkinliğe adını veren “Edebiyatta Hatay”ı 59 şair-yazarla taçlandırarak kitaplaştırmıştım. Kitapta yer alan şairlerden Güler Kalem de, Ekrem Köşker’in branştaşı olarak aynı okulda çalışıyordu. Dergilerde ürünlerine rastladığım Güler Hanım, söyleşi sonrası “Laciverti Kanayan Deniz” romanını imzalayıp verdi. Kitabın adını bir şiir imgesi olarak veren genç bir edebiyatçıyla tanışmış olmanın sevincini yaşadım.

İnsan ilişkilerini estetize eden, yaratıcılığımızı-zekamızı sanat kıvılcımlarıyla incelten edebiyat damlalarını mı, insanı robotlaştıran “yapay zeka”yı mı tercih edeceğiz? İnsanlık, bu soruya doyurucu bir yanıt bulmakla karşı karşıya değil mi sizce?

Müslüm Kabadayı

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here