Einstein’ın Düşleri: Kim gider peki zamanın merkezindeki hacca?

14 Mayıs 1905

Zamanın durakladığı bir dünya burası. Yağmur damlaları havada öylece duruyorlar. Sarkaçlar salınışlarının ortasında kalakalmışlar. Köpeklerin ağızları sessiz havlamalarla açık. Yayalar tozlu sokaklarda donakalmış; adımları, bacaklarına ipler bağlıymış gibi havada. Hurma, mango, kişniş ve kimyon kokuları uzayda asılı kalmış…

Buraya herhangi bir yönden yaklaşan bir yolcu gittikçe yavaşlıyor. Tam merkeze varıp durana kadar kalp atışlarının arası gittikçe açılıyor, nefesi gevşiyor, vücut ısısı düşüyor, düşünceleri seyreliyor. Bu dünyada zaman merkezden dışa doğru genişleyen halkalarla hareket ediyor; merkezde duruyor, çap arttıkça yavaştan, peyderpey hızlanıyor.

Kim gider peki zamanın merkezindeki hacca?

Çocuklu aileler ve âşıklar.

Haliyle zamanın durduğu yerde çocuklarına donakalmış, asla çözülmeyecek kucaklamalarla sarılan ana-babalar görülüyor. İşte, mesela şu boncuk mavisi gözlü, saman sarısı saçlı kızın gülümsemesi hiç silinmeyecek, yanaklarındaki pembelik hiç mi hiç yitmeyecek, ne teni buruşacak ne gücü tükenecek ne de yaralanacak. Ebeveyninin öğrettiklerini hiç unutmayacak, ebeveyninin bilmediği düşünceler aklından hiç geçmeyecek, kötülüğü bilmeyecek, ana-babasına asla sizi hiç sevmiyorum demeyecek, deniz manzaralı odasını asla terk etmeyecek. Ana-babasına şimdi, şu anda yaptığı gibi sarılmayı, sevgiyle dokunmayı hiç bırakmayacak.

Zamanın durduğu yerde âşıklar, binaların gölgelerinde donakalmış, asla çözülmeyecek bir kucaklaşmayla öpüşüyor. Sevgili kollarını bulundukları yerden hiç çekmeyecek, hatıra boncuklarıyla dizili bilekliğini hiç geri vermeyecek; kendini fedakârca hiç atmayacak tehlikenin önüne, aşkını göstermezlik etmeyecek hiç. Asla kıskanmayacak, asla başkasına vurulmayacak, zamandaki bu anın ihtirasını asla yitirmeyecek.

Işık zamanın merkezinde neredeyse hiçe indiğinden, titreşimleri uçsuz bucaksız kanyonlarda yansımalar ortaya çıkardığından, şiddeti ateşböceklerinin hafif parıltısına indiğinden bu “an heykelleri” sadece en zayıf kırmızı ışıkla aydınlanıyor.

Tam merkezde bulunmayanlar aslında hareket ediyor, ediyor ama buzdağlarının hızıyla: Saça sürülen tek bir fırça darbesi bir, bir öpücükse bin yıl sürüyor. Bir gülücük geri geldiğinde dış dünyada mevsimler geçmiş, bir çocuk kucaklandığında açılır-kapanır köprüler kalkışlarını tamamlamış, bir veda dudaklardan dökülüp bittiğinde kentler tarihin tozlarına karışmış oluyor.

Dış dünyaya dönenlere gelince: Çocuklar çarçabuk büyüyor, anne-babalarının saniyeler sürmüş gibi gelen yüzlerce yıllık kucaklamalarını unutuyorlar. Çocuklar yetişkin oluyor, ailelerinden ayrı, kendi evlerinde yaşıyor, kendi yollarını kendileri öğreniyor, çile çekiyor, yaşlanıyorlar. Çocuklar, ebeveynlerinin kendilerini ebediyen tutmaya, kucaklamaya kalkışmalarına bela okuyor, kırışan tenleri ve kartlaşan sesleri yüzünden zamana lanet ediyorlar. Yaşlandıklarında bu çocuklar da zamanı durdurmak ama başka bir zamanda durdurmak istiyor. Kendi çocuklarını zamanın merkezinde tutmak istiyorlar.

Geri dönen âşıklar dostlarının çoktan göçüp gittiğini görüyorlar. Ömürler geçmiş çünkü. Tanımadıkları, yabancı bir dünyada yaşıyorlar. Geri dönen âşıklar gene bina gölgelerinde kucaklaşıyorlar ama kucaklaşmaları bomboş ve yapayalnız görünüyor. Çok geçmeden yüzlerce yıllık yeminleri, kendilerine saniyeler sürmüş gelen sözleri unutuyorlar. Yabancılarla bile kıskançlaşıyor, birbirlerine nefret dolu sözler sarf ediyor, arzuyu yitiriyor, ayrılıyor, tanımadıkları bir dünyada yapayalnız yaşlanıyorlar.

Kimileri en iyisi zamanın merkezine hiç gitmemek, diyor. Yaşam bir keder teknesidir ama yaşamak asilcedir ve zaman yoksa hayat da yoktur, deniyor. Kimileri katılmıyor buna; memnun bir ebediyete, söz konusu ebediyet sabit ve donmuş olsa bile razılar. Koleksiyonların cam fanuslarına konmuş kelebekler gibi…

Kitap Adı: Einstein’ın Düşleri
Yazar: Alan Lightman
Çevirmen: Algan Sezgintüredi
Yayınevi: Aylak Kitap
İlk Baskı Yılı: 2012

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here