Elizabeth Çağı ve XVII. Yüzyılda Düzyazı – Mina Urgan

İngiltere’nin her alanda, özellikle edebiyat alanında en şanslı dönemlerinden biri –belki de en şanlısı– olan Elizabeth Çağı, Rönesans ile aynı zamana rast gelir. Elizabeth Çağı edebiyatına geçmeden önce, genel olarak Rönesans ve Rönesans ile el ele giden hümanizmle dinsel reformasyon üzerine kısaca bilgi vermek yerinde olur.

Rönesans eski Yunan ve Roma uygarlıklarının merkezi olan, bu uygarlıkların kalıtını koruyan İtalya’da XIV. yüzyılda başladı. Orada Dante Alighieri (1265-1321), Francesco Petrarca (1304-1374), Giovanni Boccacio (1313-1375) gibi, Avrupa edebiyatını derinden etkileyecek olan yazarlar yetişmişti. Rönesans zamanla yayılıp, XVI. yüzyılda bütün Avrupa’yı ve bu arada İngiltere’yi etkisi altına aldı ve Rönesans sayesinde tarihte yeni bir çığır açıldı, Avrupa uygarlığının temeli atılmış oldu.

Rönesans sözcüğünün anlamına gerçekten uygun olan bu “yeniden doğuş”un başlıca nedenleri, Ortaçağ’a egemen olan iki gücün, yani papaların yönettiği Katolik Kilisesi ile kralların yönettiği derebeylik düzeninin baskılarının kısmen hafiflemiş olmasıydı. Krallık kavramından bile daha etkili olan ve Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi sayılan papalığın baskısının azalmasıyla birlikte, doğrudan doğruya Kilise’nin öğretilerine bağlı kalan, doğayı ve insanları kalıplaşmış geleneklerin ve darkafalı bir mantığın sınırları içine hapseden skolastik dünya görüşü de yıkılmaya başladı. Tüm bilim dalları, dinbilime değil, felsefeye bağlanıyordu artık. O güne değin nasıl düşüneceklerini, nasıl davranacaklarını Katolik Kilisesi’nden ezbere öğrenen insanlar, gözetim altında yaşamaktan kurtulunca, bilgiye ne denli susamış olduklarını anladılar. Kendi iç dünyalarını da, dış dünyayı da sonsuz bir merakla incelediler.

1477’de William Caxton’un İngiltere’de ilk basımevini kurması, bilginin yayılmasını büyük ölçüde kolaylaştırdı. El yazmalarından ancak çok az sayıda kişi yararlanırken, Elizabeth Çağı’nda okuma yazma bilenlerin sayısı hızla arttı. Üstelik eğitim ve öğrenim sorunlarına özel bir önem verildi, şimdi pedagoji dediğimiz bilim dalının temeli atıldı. Nicholas Copernicus’un astronomi alanında görüşleri ve uzak denizlere açılan Colombus, Vasco Da Gama, Amerigo Vespucci gibi gezginlerin bilinmedik dünyalar, bilinmedik ülkeler bulmaları, Rönesans adamının yalnız iç dünyasına değil, içinde yaşadığı evrene de yeni boyutlar kazandırdı.

Katolik Kilisesi‘nin baskısından doğan bağnazca dinsellik Rönesans’la gücünü yitirince, insanlar ruhlarıyla birlikte bir de bedenleri olduğunun; ruhla bedenin ayrılamayacağının; ruhun yücelmesi için bedenin ille ezilmesi ve acı çekmesi gerekmediğinin; tam tersine, beden ne denli sağlıklı olursa, ruhun da o denli sağlıklı olacağının bilincine vardılar. Bu bilinç Rönesans adamının yaşama karşı benimsediği tutumda büyük bir değişikliğe neden oldu: Bedenini önemsemeyen, dini bütün Ortaçağ adamı, mutluluğu ancak öldükten sonra, öteki dünyada beklerdi. Hatta bu dünyada ne denli acı çektiyse, öteki dünyada o denli sevineceğine inanırdı. Oysa Kilise’nin boyunduruğundan kurtulup, hem aklın egemenliğini her şeyden üstün tutan, hem de yaşamaktan coşkun bir haz alan Rönesans adamı, yalnız gelecekte ve öteki dünyada değil, bu dünyada da ve şimdi mutlu olmak istiyordu.
Rönesans’a özgü bu tutumu, hümanistlerin eski Yunan klasiklerini yeni bir açıdan incelemeleriyle açıklayabiliriz ancak. Üstelik hümanizm ile Rönesans öylesine özdeşleşmiştir ki, bu iki akımı birbirinden ayırmanın, Rönesans’ın mı yoksa hümanizmin mi daha önce başladığını saptamanın yolu yoktur. Hatta birçok kişi, Klasik Yunan kültürüne yönelişe “Klasik Rönesans” ya da “bilginin yeniden doğuşu” adını verir.

Ortaçağ’da öğrenim görenler Latince biliyordu. Ama Yunan uygarlığı Roma uygarlığından kat kat üstün olduğu halde. Yunanca bilenlerin sayısı hem çok azdı, hem de Yunanca çalışmaları genellikle Aristo’nun yapıtlarını yorumlamaktan –kimi zaman yanlış yorumlamaktan– ileri gidemiyordu. Çünkü Yunan düşüncesiyle ilgili yazılar, ancak Arapçadan Latinceye yapılan bazı çeviriler sayesinde, bölük pörçük olarak Avrupalıların ellerine geçebilmişti. XVI. yüzyılın başlangıcında Yunan düşüncesine ve Yunan felsefesine karşı büyük bir merak uyandı. Bilgiye susamış birçok Avrupalı, Yunan kültürünün mirasçısı olan ve bizler İstanbul’u aldıktan sonra çok sayıda Yunanlı bilginin oraya sığınmasıyla Yunanca çalışmalarına büsbütün önem veren İtalya’ya gidip Yunanca öğrendiler. Thomas Linacre, William Grocyn ve William Latimer gibi hümanistler, Oxford’da Yunanca öğretimi için sağlam bir temel kurdular. Cambridge’de ise, ünlü Desiderius Erasmus, Yunanca öğreterek birçok kişiyi yetiştirdi. John Colet adlı başka bir hümanist de, aynı üniversitede Yunanca dersi verdi. Doğayı, yaşamı ve düşünü dar bir mantığın çerçevesine sığdırmak isteyen, gelenekleşmiş düşüncelerden ve kavramlardan uzaklaşmayı göze alamayan skolastik tutum, hümanisitlerin çabaları sayesinde zamanla etkinliğini yitirmeye başladı. “Deduction” yani tümdengelim yönteminin yerini, “induction” yani tümevarım aldı.

Yunancayla ilgilenenlere hümanist denilmesinin nedeni de şuydu: Katolik Kilisesi’nin öğretisine bağnazca bağlı kalan Ortaçağ adamı, doğayı ve insanı önemsemezken, eski Yunanlılar doğayla ve özellikle insanla ilgili gerçeklerden hiçbir zaman kopmamışlardı. Tüm bilim dallarını skolastik dinbilimin sınırları içine hapsetmek isteyen Ortaçağ adamının gözünde evrenin merkezi Tanrı’yken, eski Yunanlıların gözünde evrenin merkezi insandı. Eski Yunan uygarlığı her şeyden fazla insana değer verdiği, insanın üstünde durduğu için, hümanistler Yunan düşüncesini ve Yunan edebiyatını incelemekle, insan kavramını incelemiş oluyorlardı. Böylece hümanist sözcüğü, “insandan yana, insanı yücelten” anlamına geldiği gibi, Antik Çağ klasiklerinin okunması ve değerlendirilmesi anlamına da gelir. Bu anlam ise öyle yaygındır ki, bizim “sosyal bilimler” dediğimiz bilim dalarına İngilizler “humanities”, Fransızlar da “humanités” derler.

Hümanistler o sıralarda tüm Avrupa’yı kapsayan bir çeşit bilgi cumhuriyeti kurmuşlar, kültürel bir alışveriş içindeydiler. Thomas More gibi ünlü İngiliz hümanistlerin yanı sıra, aralarında Erasmus gibi Hollandalılar, Guillaume Budé gibi Fransızlar bulunuyordu. Onlar çoğalıp güçlendikçe, ilk bakışta garip görünebilecek bir durum gelişti: Ortaçağ’da tüm okumuş insanların ortak dili Latinceydi. Oysa hümanistler Yunanlı ve Romalı yazarları inceledikten sonra, onları kendi ulusal dillerine çevirmekle yetinmiyorlar, eski klasiklerden öğrendiklerini, anadillerine uygulamaya çalışıyorlardı. Yunancayla Latincenin derinliğine incelenmesi ise, Fransızcanın ya da İngilizcenin gelişip zenginleşmesine yarıyor; Fransa’da Pléiade yazarlarının, İngiltere’de Elizabeth Çağı yazarlarının, kendi ulusal dillerinin tüm olanaklarından yararlanmalarını sağlıyordu.

Ulusal dillere verilen önemle birlikte, Avrupa’da ulus kavramı da gelişti. Ortaçağ insanları kendilerini İngiliz ya da Fransız olarak değil, Hıristiyan olarak görürlerdi sadece. Doğup büyüdükleri ülkelerden çok Hıristiyanlığa bağlıydılar. O kadar ki, Haçlı Seferleri’nde görüldüğü gibi, sırasında Batı Avrupa’nın tüm Hıristiyanları, Müslümanlara karşı savaşırlardı. Ne var ki, Rönesans’ın başlamasıyla birlikte milliyet kavramının ön plana geçmesi, Avrupa ülkeleriyle Katolik Kilisesi arasındaki bağların gevşemeye yüz tutması, Reformasyon akımına hız verdi. Çünkü artık kendilerini yalnız Hıristiyan olarak değil, İngiliz Hıristiyanı ya da Alman Hıristiyanı olarak görenler, Katolik Kilisesi’nin egemenliği altında yaşamaktan hoşlanmıyorlardı. Papa’nın, yani İtalya’daki bir papazın, İngilizlerin ya da Almanların ulusal sorunlarına karışmasını da istemiyorlardı. İşte bu yüzdendir ki, VIII. Henry’nin eş değiştirmek istemesi gibi aslında entipüften bir nedenden ötürü, İngiltere Papalık’tan resmen koptu: Ağabeyi Arthur’un dul eşi Catherine ile evli olan VIII. Henry, Annn Boleyn’e göz koyunca, yengesiyle nikâhlı olmasının dinsel yasalara ters düştüğü bahanesiyle boşanıp (bir süre sonra başını kestireceği) yeni sevgilisiyle evlenmek istedi. Papa yetkisini kullanıp bu evliliği feshetmeye yanaşmadı. Bunun üzerine hem Papa’ya öfkelenen, hem de Katolik Kilisesi’nin mal varlığına göz diken Henry, “Act of Supremacy”yi (Egemenlik Yasası) geçirerek, kendini İngiltere Kilisesi’nin başı ilan etti.

İngiltere’de Reformasyon’u, yani Katolik Kilisesi’ne başkaldıranların Protestan olmalarıyla sonuçlanan dinsel reformu hümanist akımdan ayırmanın yolu yoktur. Çünkü Avrupa’nın öteki hümanistlerinden farklı olarak, İngiliz hümanistlerinin büyük çoğunluğu -Thomas More bir yana- dinde reform yapılmasını istiyorlardı. Bunlar Katolik Kilise örgütünde göze çarpan kokuşmuşluğu, yolsuzlukları, bilgisizlikleri, boş inançları, sömürüleri kıyasıya yererek, Reformasyon’un öncüleri arasında yer aldılar. İngiliz hümanistleri Yunancayı, sadece düşünürleri ve şairleri okumak için öğrenmiyorlardı. İncil Yunanca yazıldığı için, İncil’i kendilerinin iyice anlayıp, tüm Hıristiyanların da anlamalarını istedikleri için de Yunanca öğreniyorlardı. Erasmus’un, İncil’i her okumuş insanın bildiği bir dil olan Latinceye çevirmesi çok ilginçtir bu açıdan.

Rönesans’ta ulus kavramı geliştiği gibi, birey kavramı da gelişti. Ortaçağ Avrupa’sında insanlar, kendilerini belirli kişiliklere sahip varlıklar olarak değil, Katolik Kilisesi’nin kanatları altına sığınmış büyük bir toplumun önemsiz üyeleri olarak görüyorlardı. Oysa Katolik Kilisesi’nin baskısının ve bu baskının yarattığı korkunun azalmasıyla, Rönesans adamı yalnız dış dünyaya karşı değil, kendi iç dünyasına karşı da bitmez tükenmez bir merak duymaya başladı. Rönesans’ta İtalyan uygarlığı üzerine önemli bir kitap yazan Jacob Burkart’a göre, dinsel inançlardan ve hayallerden oluşmuş, herkesin bilincini karanlıkta tutan bir çeşit örtü her şeyi kaplamaktaydı Ortaçağ’da. Bu örtü yüzünden insanlar ne çevrelerini, ne de kendilerini görebiliyorlardı. Rönesans’ta ise, bu örtü artık kalkmıştı.
Rönesans’ın ana özellikleri Avrupa’nın her ülkesinde aynı olmakla birlikte, İtalyan Rönesansı ile İngiliz Rönesansı arasında belirgin bazı ayrımlar vardır gene de. Bunu da doğal karşılamamız gerekir. Çünkü biraz önce söylediğimiz gibi, Rönesans’ta her ülke, tüm Hıristiyanları kapsayan büyük toplumdan uzaklaşarak, kendine özgü bir varlığa kavuşmuştu.

İtalyan Rönesansı ile İngiliz Rönesansı arasında göze çarpan ilk ayrım, İngiltere’de plastik sanatlarda olağanüstü bir gelişme görülmemesidir. Elizabeth Çağı’nda ne bir Leonardo da Vinci, ne bir Michelangelo, ne bir Rafaello yetişti. Ama Shakespeare ile öteki oyun yazarları, Edmund Spenser gibi büyük bir şair yetişti buna karşılık. Yani İngiliz Rönesansı’nın dahileri, resim ve heykel alanında değil, edebiyat alanında gösterdiler kendilerini.

İtalyan Rönesansı ile İngiliz Rönesansı arasındaki ikinci ayrım, İngiltere’de Rönesans’ın dinsel reformasyonla el ele gidişidir. İtalya, Katolik Kilisesi’ne bağlı kaldı her zaman. Oysa Martin Luther, Wittenberg’de bir kilisenin kapısına Papa’yı protesto eden bildirisini bir çiviyle çakmadan çok önce, birçok İngiliz Papalığa başkaldırıp Protestanlığı benimsedi. Çok da kurban verdiler bu arada; sadece ölüme değil, yakılarak ölüme mahkûm edildiler. Bu kurbanlardan biri olan Hugh Latimer, yakılacağı sırada kendi bedenini göstererek “we shall this day light such a candle in England as I trust shall never be put out” (Bugün İngiltere’de hiçbir zaman söndürülmeyeceğine güvendiğim bir mumu yakıyoruz) dedi. Reformasyon’un mumu gerçekten de söndürülemedi. Hümanistler dinsel reformasyonu öylesine tutuyorlardı ki, Protestanlığı Erasmus’un yumurtladığı, Luther’in de bu yumurtanın üstüne sadece kuluçkaya yattığı konusunda ünlü bir nükte yapılmıştı XVI. yüzyılda. İtalyanlar din ve ahlakı pek önemsemezken; hatta bu ülkede herkesin keyfini kaçırdığı için sonunda ölüm cezasına çarptırılan ünlü rahip Savonarola’ya göre, putlara tapan ahlaksız insanlara dönüşmüşken; İngilizler dinsel konulara duydukları ilgiyle birlikte, ahlaksal sorunlara da büyük önem veriyorlardı.

İtalyan Rönesansı ile İngiliz Rönesansı arasındaki üçüncü ayrım, İtalyanların kendilerini tüm İtalya’nın değil, ancak belirli İtalyan kentlerinin yurttaşı sayarken, Elizabeth Çağı’nda yaşayan İngilizlerin, coşkun bir yurtseverlik içinde birbirlerine kenetlenmiş olmalarıydı. İtalya ancak XIX. yüzyıl ortalarında, Risorgimento yani Diriliş akımının önderleri olan Garibaldi, Cavour, Mazzini gibi büyük vatanseverlerin çabaları sayesinde birleşmiş bir ulus olabildi. Oysa İngiltere’de çoktan kök salan yurtseverlik, 1588’de Büyük Britanya’yı istilaya kalkan İspanyolların “Invencible Armada” yani “Yenilemez Filo” dedikleri yüz otuza yakın geminin batırılmasıyla büsbütün coştu. Bu zaferden sonra emperyalizme yönelen İngilizler, kendi küçük adalarıyla yetinmeyip, başka adalara ve o zamana kadar ancak İspanyollar tarafından yağma edilen Yeni Dünya’ya göz koydular. Sömürgelerini işlettikleri için, ticaretleri de iyice gelişmiş; hali vakti yerinde bir orta sınıf, zenginleşen ülkede ağırlığını duyurmaya başlamıştı.

Elizabeth Çağı’nın ilk yıllarında da, daha sonraları da, çevirilere görülmedik bir önem verilerek, hem ülkenin kültürüne katkıda bulunuldu, hem de şairlere ve özellikle tiyatro yazarlarına bir çeşit hammadde sağlandı. Örneğin Thomas North’un Plutarkhos’un ünlü Yunanlıların ve Romalıların yaşam öykülerinden yaptığı çeviri, Shakespeare’in Yunan ve Roma tarihiyle ilgili tüm oyunlarının başlıca kaynağı oldu. William Painter’in, Palace of Pleasure (Haz Sarayı) adı altında çeşitli dillerde yazılmış öykülerden yaptığı çeviri, nice Elizabeth Çağı tiyatro oyunu yazarına, işledikleri konuların ana hatlarını verdi. John Florio, Montaigne’in denemelerini; Arthur Golding, Ovidius’u; George Chapman, Homeros’u; Philomen Holland, Suetonius ve Plinius’u çevirdi. Öğretmenler, öğrencileri tarafından oynanmak üzere, Latince yazılmış bazı komedyaları İngilizceye çevirdiler, v.b. Böylece eski Yunan ve Roma yazarlarının çoğu çevrildi. Ama gariptir ki, tiyatro edebiyatı açısından en önemli olan kişiler, yani Sophokles, Aeschylos, Euripides gibi büyük tragedya yazarları ve Aristophanes gibi büyük bir komedya yazarı, İngilizceye çevrilecek kadar önemsenmedi her nedense.

Şimdi Elizabeth Çağı’nda ve XVII. yüzyılın ilk yarısında, önce düzyazı, sonra şiiri, sonra da tiyatro edebiyatını ele alacağız.
İngiliz düzyazısının gelişmesinde önemli katkıları olan hümanistlerin başlıca amaçlarından biri, ülkelerinin eğitim düzeyini yükseltmekti. Ortaçağ’da, bilgi merkezleri sayılabilecek birkaç manastır dışında, yoğun bir cahillik vardı İngiltere’nin her bir yanında. “Karanlık çağlar” deyimini doğrulayacak ölçüdeydi bu cahillik. Bilgi tamamıyla Katolik Kilisesi’nin tekelinde bulunduğu halde, birçok din adamı kara cahildi gene de. Bunlar halk arasında çeşitli boş inançlar yayarak, ayrıca zararlı bir durum da yaratıyorlardı. Değil yoksul halk, soylular bile doğru dürüst okumamışlardı. Kadınlara gelince, onların arasında öğrenim görenler neredeyse hiç yoktu. Üstelik, daha önce de açıkladığımız gibi, tüm bilim dalları dinbilime bağlanıyor ve dinbilimin yadsıdığı ya da Kilise’nin öğretisine ters düşen görüşler düpedüz kâfirlik sayılıyordu. Hatta bu durumun Rönesans’tan sonra bile sürüp gittiği, Galileo’nun ya da Giordano Bruno’nun başına gelenlerden anlaşılır.

Ama Rönesans karanlık güçlere karşın, bir aydınlanma çağı oldu gene de. Ortaçağ’a egemen olan filozof Aristo iken, Rönesans’a egemen filozofun Platon olması; Platon’un kötülüğün bilgisizlikten geldiğini ve erdemin her insana öğretilebileceğini savunması, hümanistlerin eğitime inançlarını büsbütün pekiştirdi. Hümanistler yalnız erkek çocukların değil, kız çocukların da doğru dürüst eğitim görmesini istediler. Örneğin Sir Thomas More üç kızını çok bilgili olarak yetiştirmişti. Kraliçe Elizabeth de, o çağın herhangi bir soylu delikanlısı kadar sağlam bir öğrenim görmüş; Oxford’u ziyareti sırasında, ona Latince söylev veren öğrencileri Latince yanıtlayacak kadar iyi öğrenmişti bu dili.
İtalyan Rönesansı’nda eğitim üzerine yazılmış en ünlü kitaplardan biri, Baldassare Castiglione’nin 1528’de çıkan Il Cortegiano’sudur (Saray Adamı). Platon’un örneğine uyularak diyalog biçiminde kaleme alınan bu kitapta, en iyi biçimde yetişmiş soylu bir gencin kişiliği betimlenir. Sir Thomas Hoby’nin çok daha sonraları, 1661’de İngilizceye çevirdiği Il Cortegiano İngiliz okuyucuların eline geçmeden çok önce, yani 1531’de, bu ülkenin hümanistlerinden, aynı zamanda hekim olan Thomas Elyot (1499 ? – 1546) The Governour (Yönetici) adlı bir kitapla Castiglione’yi yanıtlamıştır. Bu iki kitabı karşılaştırırsak, hem Rönesans’ın pedagojik görüşleri üzerine bilgi edinmiş, hem de İtalyan Rönesansı’yla İngiliz Rönesansı arasındaki ayrımları bir kez daha gözden geçirmiş oluruz. İtalyan eğitimiyle İngiliz eğitimi, ancak iki noktada ayrılır aslında. Birincisi, Castiglione’nin ele aldığı delikanlının, her şeyden çok bir aristokrat ve bir şövalye, yani kitabının adından da anlaşıldığı gibi, bir saray adamı oluşudur. Oysa Elyot’un delikanlısı, gene kitabın adından anlaşılacağı gibi, halkı yönetmek için yetiştirilmiştir. Demokrat diye niteleyebileceğimiz bir tutum içinde olan Elyot, yalnız soylu sınıfın değil, tüm halkın eğitimden yararlanmasını ister. Çünkü Elyot’a göre, insanlar eşittir ve yasaların önünde eşit sayılmaları gerekir. Elyot, Shakespeare’in Henry IV’ünün son perdesinde de görülen ve gerçeklere dayanan bir olayı, büyük bir gurur duyarak anlatır. V. Henry veliahtken, gençliğin taşkınlığından ileri gelen bir suç işleyince, yargıç, prensi kısa bir süre hapis yatırmıştır. Elyot hem bunu yapacak kadar gözüpek olan yargıca, hem de yasalara boyun eğen prense hayranlık duyar. Castiglione ile Elyot arasında ikinci ayrım, İtalyan Rönesansı’yla İngiliz Rönesansı’nın ahlak ve dinle ilgili tutumlarından kaynaklanır. II Cortegiano’da ahlak ve din üzerinde ayrıca durulmaz. Oysa The Governour’da, kusursuz eğitim görmüş bir insanın, Hıristiyanlığın dinsel ve ahlaksal erdemleriyle yoğrulması amaç edinilir.

Bu iki ayrım dışında, Castiglione ile Elyot, eğitim konusunda günümüzde de geçerli olması gereken aynı görüşleri paylaşırlar: İyi eğitilmiş bir insanın yalnız bilimden değil, edebiyattan, resimle heykelden ve müzikten de anlaması gerekir. (Oysa ne yazık ki, teknoloji çağımızda, özellikle fenle ilgili konularla uğraşanlarda, sanata karşı hazin bir yabancılaşma vardır.) Aklın eğitilmesi ne denli önemliyse, bedenin eğitilmesi de o denli önemlidir. Tüm eğitim uzmanlarının çoktandır benimsedikleri bu görüş, o sıralarda yepyeni, hatta devrimci sayılabilecek bir düşünceydi. Çünkü daha önce de açıkladığımız gibi, Katolik Kilisesi bedeni tüm günahların kaynağı bilirdi. Beden ezildiği ve acı çektiği oranda, ruhun yüceleceğine inanırdı. İşte bu yüzden, ayrıca dindar Hıristiyanlar, bedenlerine ellerinden geldiğince eziyet edebilmek için, özel çabalarda bulunurlardı. Oysa Rönesans adamları bu konuda eski Yunanlılarla Romalıların tutumlarından etkilenip, Juvenalis “mens sana in corpore sano” (sağlıklı bedende sağlıklı dimağ) özdeyişini benimsediler. Ama ne ilginçtir ki, Elyot ata binme, güreş gibi sporları savunurken, o sıralarda nasıl oynandığını hiç bilmediğimiz futbolu baltaladı: “Football wherein is nothing but beastly fury and extreme violence” (İçinde hayvanca bir öfke ve aşırı bir şiddetten başka bir şey olmayan futbol.) Castiglione ile Elyot, iyi eğitim görmüş bir insanın sadece belirli bir konuyu değil, her şeyi bilmesini isterlerdi. Günümüzde bilginin sınırları öylesine genişlemiştir ki, pek olası değildir bu. Ne var ki, aşırı uzmanlaşmanın sakıncalarından -örneğin İngiliz edebiyatının tümünü, hatta Avrupa edebiyatını bilmeden, ancak belirli bir dönemi incelemekten- kendimizi korumamız gerekir.

Rönesans’ta, Elyot dışında eğitim sorunlarıyla ilgilenen başka bir hümanist de Roger Ascham’dır (1515-1568). Kraliçe Elizabeth’in özel öğretmenlerinden olan Ascham, hem dini bütün bir Protestan, hem de bir spor meraklısıydı. “Toxius” (yay) ve “philus” (seven) sözcüklerinden türetip, 1545’de diyalog biçiminde yazdığı Toxophilus adlı kitabını, İngiltere’nin başlıca sporu saydığı okçuluğa adamıştır. Ascham, Elizabeth Çağı’na özgü yurtseverlikle, “writing this English matter in the English speech for Englishmen” (İngilizleri ilgilendiren bu konuyu, İngiliz dilinde, İngilizler için yazdığını) söyler. Ölümünden sonra 1570’de yayımlanan The Schoolmaster (Öğretmen), eğitimle ilgili sorunları ele alır. Örneğin İngilizceyi iyi bilmenin önemi; okullarda öğretimin yetersizliği; saray yaşamının ve İtalya’ya yapılması gelenek halini alan yolculukların İngiliz gençlerinin ahlakı üzerine olumsuz etkisi; çocuklara öfkelenip dayak atmak yerine, onlara sevgi ve sabır gösterilmesi gereği gibi konulara değinir. Ascham’ın bu iki kitabı da can sıkıcı olabilirdi aslında. Ama asıl konudan uzaklaşıp “digression” yaptığı yani ara sözler ettiği ve sevimli kişiliği bunlara yansıdığı için, yazdıkları can sıkıcı olmaz hiçbir zaman. Örneğin kumara karşı ağırbaşlı söylevler verir. Derken The Schoolmaster’da horoz dövüştürmeye ne denli meraklı olduğunu açıklayarak günah çıkarır. Hatta çağın tarihçilerinden William Camden’e göre, varını yoğunu kumarda ve horoz dövüşlerinde yediği için, Ascham çok yoksulmuş öldüğü sırada. Doğayı seven Ascham, Toxophilus’da, rüzgâr ters estiği sırada nasıl ok atmak gerektiği konusunda öğütler verirken, kışın savrulan karın havada nasıl uçuştuğunu, engebeli toprakta ne garip biçimler meydana getirdiğini, gerçekten şiirsel bir anlatımla dile getirir.
Elizabeth Çağı’nda düzyazının bir edebiyat türü olarak gelişmesine önemli katkıda bulunan başka hümanistler de vardır. 1553’de yayımlanan The Art of Rhetoric’de (Retorik Sanatı), İngilizcenin, Latincenin olanaklarından yararlanarak, ama Latinceyi körü körüne taklit etmeden zenginleşmesinden yana olan Thomas Wilson (1525 ? -1681) bunlardan biridir. Ne var ki, hepsi yararlı işler gören bu hümanistler arasında gerçek anlamda yaratıcı ve büyük bir yazar sayılabilecek tek kişi, 1478’de dünyaya gelen ve VIII. Henry’yi İngiliz Kilisesi’nin başı kabul etmediği için, 1535’de başı kesilerek ölen, dolayısıyla Katolik Kilisesi’nin resmi ermişleri arasında yer alan Sir Thomas More’dur. Ama ne yazık ki, More tüm dünyanın düşünce tarihini etkileyen Utopia’sını İngilizce değil de, Latince yazmıştır. Eğer Thomas More bu kitabı 1516 yılı yerine elli yıl sonra kaleme alsaydı, İngilizce yazardı kuşkusuz. Biz de o zaman, bir İngiliz tarafından yazılmış en ilginç kitaplardan bir olan Utopia’yı, bir İngiliz edebiyatı tarihinde incelemekte sakınca görmezdik.*

Dünyayı gezmeye meraklı İngilizler, şimdi olduğu gibi eskiden de seyahatname okumaktan ayrıca hoşlanırlardı. Thomas More’un Utopia’sı da, gerçekte var olmayan bir ülkeyi anlatan bir seyahatnameydi bir bakıma. Ama bu türün ilk örneği olan The Voyage of Sir John Mandeville (Sir John Mandeville’in Yolculuğu), Utopia’dan çok daha önce, XV. yüzyılın ilk yarısında yazılmıştı. Bu kitaba adını verenin kim olduğunu bilmeyiz. Belki gerçekte hiçbir zaman yaşamamış olan Sir John Mandeville adlı bir şövalye sözde hacca gitmiş, İstanbul’u görmüş, Marmara Denizi’ni aşmış, Anadolu’dan geçmiş; İstanköy’e, Rodos’a, Kıbrıs’a uğramış. Yolculuğunu daha da uzatarak İran’a, Mısır’a, Hindistan’a, Çin’e ve daha nerelere gitmiş. Otuz dört yıl böyle dolandıktan sonra, kendi ülkesine hasta ve yorğun dönmüş. Hekimi oyalanması için ona anılarını yazmasını salık vermiş. Sir John Mandeville de, Latince, İngilizce ve Fransızca olarak, gezip gördüğü yerleri yazmış. Kimine göre, Sir John Mandeville, Jean de Bourgogne adında bir hekimdir ve hiçbir yere gitmeden, odasında oturup çeşitli kitapları karıştırarak yazmıştır kendi kitabını.

The Voyage of Sir John Mandeville aklın alamayacağı uydurmalarla doludur: Köpek başlı adamlar; bir tek kocaman ayağı olan ve güneşten korunmak için, bu tek ayağı şemsiye niyetine kullanan yamyamlar; tepeler dolusu altın tozuna bekçilik eden karıncalar; suları insanı dakikasında gençleştiriveren çeşmeler; mıknatıs gibi çekim gücü olan dağlar; dev koyunlar; çok kocaman yırtıcı kuşlara karşı savaşan çiçekler ve daha neler neler vardır burada. Gelgelelim kendine Sir John Mandeville diyen adam, tüm bunları kendi gözleriyle görmüş gibi kandırıcı bir biçimde yazıp, bir yandan engin hayal gücünü alabildiğine işletirken; bir yandan da, çeşitli seyahatnamelerden ustaca derlediği gerçeklere uygun bilgiler vererek, yazdıklarını saçma sapan olmaktan kurtarır.
Bir yığın yazması bulunduğu için, kitabın çok beğenildiğini anlarız. Beğenilmesine de hiç şaşmayız. Çünkü hoşa gidebilecek konular koşuklu ve uyaklı olarak ele alınıp, düzyazının ancak didaktik bir amaçla, yani din ve ahlak dersi vermek ya da bir düşünce sorununu tartışmak amacıyla kullanıldığı bir dönemde, The Voyage of Sir John Mandeville okuyucuların ilgisini uyandırmak ve onlara haz vermekten başka hiçbir amaç gütmeyen, üstelik de çok güzel yazılmış olan bir kitaptır. Edebiyat tarihçisi Saintsbury, edebi değer taşıyan düzyazının nasıl meydana çıktığını anlamanın en kestirme yolunun bu seyahatnameyi okumak olduğunu söyler. Gene bir edebiyat tarihçisi olan Sampson da, Sir John Mandeville adıyla geçinen adamın bir sahtekâr olmakla birlikte, dünyanın en sevimli kitaplarından birini yazdığı görüşünü savunur.

Mîna Urgan
İNGİLİZ EDEBİYATI TARİHİ
YKY

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir