Faşizme karşı Yahudilerin direnişi: Varşova Gettosu – Meltem Oral

direnişDünya tarihinin en karanlık dönemlerinden biri olan İkinci Dünya Savaşı genellikle, Nazilerin ‘üstün ırk’ dışındaki her toplumsal kesime yönelik imha politikasıyla hatırlanır. Milyonlarca Yahudi, komünist, eşcinsel ve dahası öldürülür. Soykırımdan bahsedilince akla gaz odaları, toplama kampları, açlık, ölüm kamplarına doğru yol alan tren vagonları gelir çoğu zaman. Ancak Nazilere karşı direniş deneyimleri aynı sıklıkla anılmıyor ne yazık ki. Oysa tarihin en ilham verici direnişlerinden biri, tam da bu karanlığın ortasında gerçekleşmişti.

Varşova Gettosu ayaklanmasından çıkarılabilecek en önemli ders; koşullar ne olursa olsun bir şekilde mücadele etmenin mümkün olduğu. Karşıdaki gücün yenilmez olduğu fikrinin hakim olduğu, karamsarlığın herkesin üzerine çöktüğü, herkesin yalnız ve çaresiz hissettiği, müthiş bir korkunun kitleleri esir aldığı koşullarda bile önemli olan, inatla mücadele etme fikrinden vazgeçmemek.

1943’teki Varşova Gettosu ayaklanması, direnişin etkisi ve kahramanlığı açısından faşizme karşı mücadelenin en mühim olaylarından birisidir. En zorlu, korkunç, başka hiçbir alternatifin veya umut ışığının görülmediği koşullarda bile mücadele etmenin ne kadar hayati ve aslında mümkün olduğuna dair derslerle dolu bir deneyimdir.

İşgal

Ayaklanmadan yaklaşık dört sene önce, 1939’da Polonya Naziler tarafından işgal edilir. 1939 aynı zamanda Hitler-Stalin Paktı’nın imzalandığı senedir. Polonya Nazi Almanyası ve Sovyetler Birliği arasında ‘paylaşılır’. O dönemki Polonya’nın ekonomik ve askeri durumu Mila 18 adlı romanda şöyle tasvir edilir: “Gerçekçi olmayan bir cesaretle harekete geçen Polonya, elindeki atlarla zırhlı tanklar karşısında savaşabileceğini umdu. Gök, Polonya üzerine kan kustu”. İşgalin ardından idam ekipleri işbaşına geçer ve bir dizi toplumsal kesime yönelik infazlar başlar.

Yahudi halkı, dış dünyayla bağı tamamen kesilmiş gettoya sürülür. Gettoda toplumun geri kalanından tamamen izole edilen yaklaşık yüzbinlerce Yahudi için bir ölüm kalım mücadelesi başlar.

Naziler ilk olarak getto halkını, erzaklarını kesip, yok denecek kadar az düzeyde yiyeceği karneye bağlayarak, açlığa mahkum etmeyi planlar. İnsanlar sokakta açlıktan ölmeye başlarken Getto aynı zamanda tifüs salgınıyla boğuşmaktadır. Her ay binlerce insan açlık ve hastalıktan ölür. Açlık politikası nüfusu yok etmek konusunda ‘yeterli gelmeyince’, ölüm kamplarına doğru sürgünler başlar.

Naziler iki şeyi birden aynı anda yapıyordu. İlki, Yahudilere karşı herhangi bir rasyonaliteye dayanmayan terörün, gündelik hayatın sıradan bir parçası haline getirilmesiydi. Her an, herkes, herhangi bir nedenle, nedensiz yere, infaz edilebilirdi.

İkincisi Yahudilerle işbirliği yapılmasıydı. 1939 öncesi Polonya’daki Yahudi toplumuna parçalanmışlık hakimdi. Bu parçalanmışlık işgal sonrasında da politik ve toplumsal olarak belirleyici bir faktör olur. Bund adlı sosyalist parti ve işçi sendikası, Yahudi işçilerin Polonya’daki en büyük örgütlenmesiydi. Bund, kendisini Polonya Sosyalist Partisi ittifak görüyordu. Yahudi Konseyi denilebilecek, Judenrat ise Getto kurulduktan sonra resmi kurumların liderleri tarafından oluşturulmuş bir yapıydı. Konsey’de hakim olan fikir, Nazilere karşı direniş örgütlemenin hiçbir yararının olmayacağıydı. Onlara göre işbirliği yaparak ve merhamet göstermelerini dileyerek bu belayı uzaklaştırmak mümkündü.

Direniş mi işbirliği mi

SS’ler işgal altındaki başka yerlerde de gettolar kurar. Vilna, Slonim, Bialystok ve bir dizi yerde önce açlığa mahkum edilen Yahudi toplumu, gruplar haline gettodan çıkartılarak öldürülür. Onbinlerce insanın, kitleler halinde imha edildiği bilgisi Varşova’ya ulaşsa da kimse buna inanmaz. Yaşananların sistematik bir imha politikası olduğuna Varşova’daki sosyalistler dışındaki çoğunluğun ikna olması epey zaman alır. Varşova’daki sosyalist Yahudilere hakim olan ruh hali ise kadercilik veya teslimiyet değildir.

Bund örgütünün tamamı, yaklaşmakta olan Holokost konusunda gettoyu uyarıyordu. “Sizi kapıp götürmelerine izin vermeyin. Hiçbir şeye sahip değilseniz, ellerinizle direnin” çağrıları yapılıyordu. Ancak Yahudi Konseyi’nin ‘en kötüsünün’ yaşanmayacağına dair inancı, gerçeklerin göz ardı edilmesine ve direniş imkanlarının heba edilmesine neden oluyordu. Temmuz 1942’ye gelindiğinde Nazilerin kitlesel bir imha politikası başlattıkları artık çok açıktı. Bu tarihte Treblinka’daki ölüm kamplarına sürgün başladı. İnsanlar hem zorla vagonlara bindiriliyordu hem de ekmek verileceği sözüyle gönüllü olarak vagonlara binmeleri sağlanıyordu. Getto’dan ayrılmayı gönüllü olarak kabul eden herkese 3 kg. ekmek verileceği propagandası, açlıktan insanların kırıldığı koşullarda, trenlere binmek için upuzun kuyrukların oluşmasına neden olur.

Sürgün için günlük bir kotanın doldurulmasını talep eden Naziler, insanların trenlere doldurulması işinin organizasyonunu Yahudi Konseyi’ne verirler. İnsanların sokaklardan avlanıp kitleler halinde vagonlara doldurulması işini bizzat Yahudi polisi yapar. Bu yüzden direniş hareketinin ilk hedefi Yahudi polisi olur.

Ölüm sevkiyatlarının çoktan başladığı ve getto nüfusunun sadece 60 bin kadar olduğu günlerde Emmanuel Ringelblum’un 1942’de yazdıkları getto çoğunluğunda hakim olan fikrin zaman içinde değişmeye başladığının ve direniş fikrinin daha fazla kabul gördüğünün bir göstergesidir: “Yahudilerin çoğu SS’lere karşı direnişe geçmemekle ne büyük bir hata işlemiş olduğunu anlamıştı…Herkes eline geçirmiş olduğu bir bıçakla, sopa, kürek ya da baltayla Almanlara saldırmış olsaydı, Almanları, Ukraynalıları, Letonyalıları ve Yahudi Polisi’ni asitle, eritilmiş kızgın ziftle, kaynar suyla karşılamış olsaydık, uzun sözün kısası erkek-kadın, genç-yaşlı demeden tek vücut olsaydık, 350 bin insanımızı Treblinka’daki kamplara kurban etmez, yalnızca Varşova sokaklarında katledilmiş olan 50 bin insan için üzülürdük. Şimdi ise erkekler en yakınlarının göz göre göre ölüme götürülüşüne seyirci kalmış oldukları için pişmanlıktan saçlarını yoluyor, çocuklar anne babalarının götürülmesine karşı bir şey yapmamış olmanın ezikliğini yaşıyorlar”

Sosyalist Yahudilerin yıllardır uyardığı şeyler ne yazık ki gerçekleşmeye başlamıştır. İmha politikalarına karşı Bund ve Sol Siyonist örgütler Yahudi Direniş Örgütü ZOB’u kurar. İşgalin ardından ilk sorun Yahudi toplumunu direnişe ikna etmekti ama artık esas sorun direniş için gereken teçhizatı bulmaktır. Bund, Polonya Sosyalist Partisi’ndeki bağlantıları aracılığıyla, bir elin parmağını geçmeyecek kadar silah elde edebildi. Alman birliklerden gizlice, kanalizasyon boruları aracılığıyla gettoya sokulan silahlar ve el yapımı patlayıcılar dışında hiçbir hazırlık yoktu.

Direniş

Polonya’da örgütlü ilk silahlı direniş eylemi 1943’te, bu koşullarda gerçekleşir. Varşova Gettosu ayaklanması böylece başlar. Naziler bu ‘patırtının’ sadece birkaç gün süreceğini düşünür. Ancak Nazilerin tüm askeri üstünlüğüne rağmen direniş Almanları aylarca sıkıştırır. Bu eşi benzeri görülmemiş bir örnektir. Naziler ilk defa planlarını istedikleri gibi uygulayamaz hale gelir. Böylece faşistlerin yenilmez olduğu ve her şeye muktedir oldukları fikri ilk kez çözülmeye başlar.

Akla hayale gelmeyecek yollarla Naziler defalarca püskürtülür. Sevkiyatların bir süre durması başarılır. Trenlere bindirilenleri kurtarmak, kamplardan birkaç kişi de olsa kaçmasını sağlamak ya da Nazilere karşı silahlı eylem yapmak gibi farklı direnişler hayat bulmaya başlar. Tüm gettoyu yok etmek üzere Nazilerin tanklarla geldiği 19 Nisan’da ciddi anlamda silahlı direniş de başlar. Artık meydan okuma sırası aşağılanmış olandadır. Haftalarca süren, gerçekten kahramanlıklarla dolu bir mücadele yaşanır.

Naziler ayaklanmayı ancak büyük bir askeri güç kullanarak bastırır ve getto kelimenin tam anlamıyla yıkılır. Getto savaşçılarının başardıkları en önemli şey aldıkları politik kararda yatıyor. Varşova’da Nazilere karşı savaşama konusunda politik birliği sağlamış olmaları, Nazilerin engellenebileceği fikrini göstermiş olmaları çok önemli.

Getto nüfusunun topla, tankla neredeyse tamamen yok edildiği koşulda ZOB liderliğinin direnişlerinin askeri olarak ezileceğinden ve gettonun yıkılacağından hiçbir şüphesi yoktur. Getto savaşçıları artık yaşamak için mücadele etmiyordu. Marek Edelman’ın “bizleri öldürdüler ama bir tek kişiyi bile tahliye edemediler” sözü, karşılarında ‘ya ölüm ya ölüm’ seçeneğinin olduğu koşullarda, kamplara gönderilmeyi redderek, Nazilerin planlarını bozarak, yani direnerek ölmeyi tercih ettiklerini özetliyor.

Ayaklanma büyük bir şiddetle bastırıldı. Ancak direniş tüm dünyaya faşizmle mücadele edilebileceğini gösterdi. Varşova gettosu direnişi hızla bir simgeye dönüştü. Bialystok ve Czestochowa gibi başka gettolarda, hatta toplama kamplarında ayaklanmalar gerçekleşir. Hayatta kalmayı başaran, gettolardan ya da toplama kamplarından bir biçimde kaçmayı başaran Yahudiler partizan birlikleri kurar ya da bulundukları ülkelerdeki direniş örgütlerine katılırlar.

Varşova Gettosu ayaklanmasından çıkarılabilecek en önemli ders; koşullar ne olursa olsun bir şekilde mücadele etmenin mümkün olduğu. Karşıdaki gücün yenilmez olduğu fikrinin hakim olduğu, karamsarlığın herkesin üzerine çöktüğü, herkesin yalnız ve çaresiz hissettiği, müthiş bir korkunun kitleleri esir aldığı koşullarda bile önemli olan, inatla mücadele etme fikrinden vazgeçmemek.

http://www.avlaremoz.com/

Yorum yapın

Daha fazla farkettiren yazılar, Politika
Tolstoy’dan Camus’ye, Kafka’dan Woolf’a ölümün ayrıntılı anlatımları

Trajedi ve yıkımı benliğinin bir parçası haline getiren Kafka'nın, edebiyat tarihinde yeni bir sayfa açtığını söylemek herhalde gereksiz. Yaşarken ölen,...

Kapat