Faşizmi çok ciddiye almak için yedi neden

FAŞiSTLERi CiDDiYE ALMAK
Bu kitap faşistleri -kim olduklarını, nereden geldiklerini, ne gibi güdülerle hareket ettiklerini, iktidara nasıl geldiklerini-anlayarak faşizmi açıklamayı amaçlar. Ben burada tesis edilmiş faşist rejimlerden ziyade, faşist hareketlerin yükselişine odaklanacağım. Faşistlerin güçlendikleri dönemde, dünya savaşları arası Avrupa’daki ana mevzilerini, yani Avusturya, Almanya, Macaristan, ltalya, Romanya ve lspanya’yı inceleyeceğim. Faşistleri anlamak faşist hareketleri anlamayı gerektirecek. Kendilerine özgü iktidar örgütlerinde bir araya geldiklerini teslim etmeden, faşist bireyler ve onların eylemleri hakkında çok az fikir edinebiliriz. Onları, daha etkin devletler ve daha büyük milli dayanışmaya yönelik yaygın özlemlerle ilintili, daha genel 20. yüzyıl bağlamı içinde de anlamak durumundayız; çünkü faşizm ne bir tuhaflık, ne de sadece tarihi bir ilgi konusu. O, modernitenin ekseriyetle arzu edilmese de, temel bir öğesi olmuştur. 21. yüzyılın başında, faşizmi çok ciddiye almak için yedi neden var.

(1) Faşizm modern toplumun gelişiminde sadece bir yan öğe değildi. Modernitenin Avrupa merkezlerinin büyük kısmına sirayet etmişti. Çevrecilikle beraber, 20. yüzyılda yaratılan ve dünya çapında tarihi öneme sahip başlıca siyasi öğretiydi. İhtimaldir ki, 21. yüzyılda da ona benzer, ama kuvvetle muhtemel başka bir isme sahip bir şey, önemli bir rol oynayacak. Faşistler modernitenin kalbinde olageldiler.

(2) Faşizm, diğer modern hareketlerden çok da ayrı oluşmuş bir hareket değildi. Faşistler sadece zamanımızın merkezi siyasi ikonu ulus-devlete tüm ideoloji ve patolojileri ile herkesten çok daha iştahla sarıldılar. Bugün dünyanın büyük kısmının daha ziyade, oldukça zararsız bir milliyetçiliğe dayanan, mütevazı ve yararlı güçlere sahip daha ılımlı ulus-devletlerde yaşıyor olmasına müteşekkiriz. Milli hükümet bürokrasileri bizi sinirlendirir ama terörize etmez; aslında ekseriyetle ihtiyaçlarımıza hizmet ederler. Dahası, milliyetçilik genelde iç rahatlatıcı, evcilleştirilmiş biçimleriyle görünür. Her ne kadar Fransızlar sık sık kendilerinin kültürel olarak daha üstün olduklarını iddia etseler, Amerikalılar kendilerinin dünya üzerindeki en özgür halk olduğunu ileri sürseler ve Japonlar eşsiz bir ırksal homojenliği kendilerine yakıştırsalar da, bu hayli kuşkulu inançlar kendilerini rahatlatır, yabancıları eğlendirir ve nadiren birilerine zarar verir. Faşizm böylesi bir “ılımlı ulus-devletçilikten” bir nevi ikincil bir seviye artırımını temsil eder. İlk düzey artırımı, biri ulusla, diğeri de devletle ilişkili iki paralel biçimde ortaya çıkmıştı. Ulusa dair olarak, demokrasi arayışları “bütüncül” ya da “organik” ulus kavramı ile içi içe geçmişti. “Halk” yönetmelidir, fakat bu halk tek ve bölünmez olduğu için, kendini azınlıktaki etnik gruplardan ve siyasi düşmanlardan ayrıştırır. Devlete ilişkin olarak da, erken 20. yüzyıl daha güçlü bir devletin ortaya çıkışına şahit oldu; bu devlet iktisadi, toplumsal ve ahlaki kalkınmayı sağlamaya muktedir bir “ahlaki projenin taşıyıcısı” olarak görülüyordu. 1 Bazı durumlarda bu, daha otoriter devletlerin ortaya çıkışını da içeriyordu. Modem milliyetçilik ile devletçiliğin karışımı demokratik niyetleri tepetaklak ettirerek; milleti azınlıklardan ve muhaliflerden “temizlemeye” çalışan otoriter rejimlere dönüştürecekti. İkinci seviye anınını olarak faşizm bu karışıma, esasen, belirgin bir şekilde “tabandan yükselen” ve “radikal” bir paramiliter hareket kattı. Bu, organik ulus-devlete her türlü muhalefeti aşağıdan gelen bir şiddetle ne pahasına olursa olsun alt edecekti. Gerçek şiddetin böylesine yüceltilmesi, savaşın “yurttaş orduları” arasında gerçekleşen bir biçime dönüşmesi şeklindeki modem “demokratikleşmenin” bir sonucu olarak ortaya çıktı. Dolayısıyla, faşizm ulus-devletçiliğin kesinlikle paramiliter aşın bir türünü temsil ediyordu (benim gerçek faşizm tanımım, bu bölümün ilerleyen kısımlarında verilecek). Bu, yalnızca çağımızın en baskın siyasi ideolojisinin en aşın türüydü.

(3) Faşist ideoloji kendi bağlamında ciddiye alınmalı. Saçma, çelişik ya da muğlak diye göz ardı edilmemeli. Bugünlerde, bu artık genel kabul görüyor. Zeev Sternhell ( 1986: x) faşizmin sahip olduğu “öğreti bütününün diğer herhangi bir siyasi hareketten daha tutarsız ya da mantıksız olmadığını” vurgular. Sonuç olarak, der George Mosse (1999: x), “faşizmi ancak çok iyi kavrarsak, cazibesini ve gücünü layıkıyla değerlendirebiliriz.” Faşistler, modern toplumsal sorunlara gerçekten de makul çözümler önerdikleri için, yandaşlarından kitlesel seçmen desteği ve yoğun duygusal bağlılık gördüler. Tabii ki, birçok siyasi aktivist gibi faşistler de farklı farklı ve oportünist idi. Liderlik ve iktidarın faşizm içindeki önemi, oportünizmi vurgulu hale getirdi. Faşist liderler iktidarı elde etmek adına neredeyse her şeyi yapabilecek kadar güçlendirilmişlerdi; bu da diğer faşist değerleri yozlaştırabilirdi. Lider ya da takipçi birçok faşist, yine de bazı şeylere inanıyordu. Onlar sadece, tuhaf özelliklere sahip sadistler veya psikopatlar ya da kafalarında uçuşan yanın yamalak anlaşılmış dogma ve sloganlardan oluşan “yamalı bohçalı” insanlar değildiler (ya da en azından bizlerden daha fazla öyle değildiler). Faşizm, büyük ideallerin bir hareketiydi; öyle ki, iki genç kuşağın önemli bir kısmım (özellikle de yüksek öğrenimlileri) daha uyumlu bir toplumsal düzen kurabileceği konusunda ikna edebildi. Faşizmi anlayabilmek için faşist değerleri ciddiye alan bir yöntemi benimsiyorum. Bu yüzden, vaka analizi şeklindeki her bir bölümüm, yerel faşizm öğretisini açıklayarak açılır ve sonrasında, eğer mümkünse, sıradan faşistlerin inanmış göründükleri şeylerin bir dökümünü yaparak devam eder.

(4) Faşist hareketlerin toplumsal tabanını ciddiye almalı ve ne tür insanların bu hareketlerin cazibesine kapıldığını sormalıyız. Faşistlerin çok azı marjinal ya da uyumsuz kişilerdi. Belli sınıflara ya da küçük maddi çıkarlarına faşizmin içinde bir “kılıf’ bulan çıkar gruplarının himayesinde de değildiler. Yine de, faşist değerlerin en çok yankı bulduğu “çekirdek faşist çevreler” vardı. Bu kitabın en ilgi çekici yönü, belki de, faşist değerleri ciddiye alan bir yöntemden yola çıkarak, onun yeni bir yönünü ortaya koymasıdır. Nitekim bu çekirdek faşist çevre, faşizmin kutsal ikonu ulus-devletle çok yakın ilişki içindeydi. Ulus-devlete aşık bu çevreyi yeniden kurgulamalıyız ki, ne gibi insanların faşizme daha yatkın olduğunu görebilelim.

(5) Faşist hareketleri de ciddiye almalıyız. Bunlar hem liderlik ilkesini, hem de baskıcı bir “toplumsal kafesi” içerecek biçimde hiyerarşik, ama dostaneydiler. Bu özelliklerin her ikisi de, özellikle hareketin neredeyse bir “total kurumu” ifade ettiği genç bekar erkeklerin bağlılığını güçlendiriyordu. Bu hareketlerin paramiliter niteliğini de akılda tutmalıyız; çünkü “yaygın şiddet” başarılan için hayatiydi. Faşist hareketler iki farklı imkanın cazibesine kapılarak da dönüştüler. Bunlardan birincisi iktidarı gittikçe daha radikal ve şiddetli biçimlerde kullanmalarıydı. Diğeri ise, güçlü geleneksel seçkinlerle el altından uzlaşarak iktidarın getirilerinden faydalanmalarıydı. Bu değişimler ya faşizmin (Almanya’ da olduğu gibi) kemikleşmesine yada (en azından 1930’ların sonuna kadar ltalya’da olduğu gibi) yumuşamasına yol açtı. Faşistler de kendilerini hareket içinde iki yoldan birine yönelten “kariyerler” yaptılar. Faşistleri eylemlilikleri içinde gözlemeliyiz: şiddete başvururken, iktidarla olan ilişkilerini ayarlarken ve kariyer yaparlarken.

(6) “Sertleşen” faşistleri büyük kötülüğün nihai failleri olarak çok daha kem bir gözle ciddiye almalıyız. Bunu affetmeye ya da göreceleştirmeye değil, anlamaya çalışmalıyız. Kötülük kapasitesi temel bir insanlık niteliğidir; aynı şekilde ahlaki olduğuna inandığımız amaçlar uğruna kötülük yapma kapasitemiz de öyle. Faşistler bilhassa kendilerini kandırmış kişilerdi. İnsanların bunu yaptığı durumlar hakkında daha fazla bilgi sahibi olmalıyız. Her ne kadar tarih ve sosyolojiyi mutlu, ilerlemeci ve ahlaki bir destan gibi yazmayı yeğlesek de, bu eğilim insanlık tecrübesinin gerçekliğini gülünç bir şekilde çarpıtmakta. 20. yüzyıl kitlesel kötülüğe tanıklık etti ve bu kötülük bir kaza sonucu ya da içimizdeki ilkelliğin tekrar zuhur etmesi olarak değil; iradi, maksatlı ve esasen “modem” bir davranış olarak yaşandı. Faşizmi anlamak, görünüşte büyük modem ideallere sahip insanların nasıl nihayetinde örselenemeyen bir kötülüğe sebep verecek biçimde davrandıklarını anlamaktır. Yine de en kötüsünü bir sonraki kitabım Demokrasinin Karanlık Yüzü’ne bırakıyorum.

(7) Faşistlerin geri dönebileceği iddiasını ciddiye almalıyız. Eğer faşistleri ortaya çıkaran koşulları anlarsak, dönüp dönmeyeceklerini ve buna nasıl engel olabileceğimizi daha iyi anlayabiliriz. Faşizmi ortaya çıkaran koşulların bir kısmı hala mevcut. Organik milliyetçilik ve etnik ya da siyasi temizliğe adanmış paramiliter biçimlerin benimsenmesi, dünya çapında binlerce insanın “düşman” saydıkları komşulara ve siyasi muhaliflere karşı sözde “idealist” ama gerçekte cinai eylemlere girişmesine neden olabiliyor. Bu bizi dehşete düşürebilir ama içimizdeki “ilkele” dönmemize engel değildir. Vahşi paramilitarizm belirgin olarak 20. yüzyıla aitken, etnik ve siyasi temizlik Avrupa medeniyetinin moderniteye en önemli armağanıdır. Modernitenin bu boyutlarını kabul etmeliyiz. Tarihi hamillerinin her ikisi de, faşizm ve komünizm, feci şekilde çöktüğü için, (organik milliyetçilik ve paramilitarizmden sonra faşizmin en temel üçüncü öğesi olan) devletçiliğin modasının günümüzde büyük ölçüde geçmiş olması epey hayırlı bir gelişmedir. Bugünün temizleyici rejimleri paramiliter ve otoriter olmaya yatkınlar ama demokratik olduklarım iddia ediyorlar; “faşist” ve “komünist” kelimeleri büyük oranda muğlak tacizin terimlerine dönüştüler. Devletsiz olduğu varsayılan neoliberalizm, dünyanın farklı yörelerine eninde sonunda benzer zararı verdiğinde, güçlü devletin bu inkarı da muhtemelen kaybolup gidecek. Buraya düştüğüm tarihi kayıtlardan bir şeyler öğrenemezsek, işte o zaman, kökten devletçi değerler, faşizmi andıran kökten paramiliter milliyetçiliğe yine koşulabilir. Kelimeden artık o kadar tiksinildi ki, yeni hareketlerin kendilerine faşist diyeceğinden kuşkuluyum. Yine de, faşizmin bazı esasları yaşamaya devam ediyor.

Michael Mann
Çeviri: Ulaş Bayraktar
Faşistler
İletişim Yayınları

Yorum yapın