Foça çalıştayından izlenimler – Müslüm Kabadayı

Foça izlenimlerimi yazmak için zaman kollamamın üzerinden 10 gün geçmiş. Her gün o kadar çok şeyle boğuşuyoruz ki, esas yapmak istediklerimizi gerçekleştirememenin ezikliğini duyuyoruz ne yazık ki. Lafı uzatmadan, yeni zaman kaybına da yol açmadan izlenimlerimi ana hatlarıyla paylaşmak istiyorum.

Köy Enstitüleri, Türkiye eğitim tarihinde özgün bir uygulama olmasının yanı sıra yarattığı değerler ve sonraki kuşaklara bıraktığı miras dolayısıyla 74 yıldır gündemden düşmeyen bir okul modelidir. 29-30 Kasım 2014’te İzmir Foça’da düzenlenen “Ferit Oğuz Bayır’ın 115. Doğum Yılına Armağan: Köy Enstitüleri’nden Doğan Edebiyat” başlıklı çalıştayda sunulan bildiriler ve yapılan tartışmalar da, bu konuda yeni gündemlerin oluşacağını göstermiştir. Benim de içinde bulunduğum birkaç konuşmacı, Köy Enstitülerinden doğan edebiyatın, ülkenin bugününü kavrayacak ve eşit ve özgür bir toplum geleceğini tasarlayacak biçimde yeniden üretimine yönelik bildirilerin sunulacağı ve tartışmaların yapılacağı çalıştaylar yapılmasını önerdik.
Çalıştayın 29 Kasım’da yapılan ilk oturumunda İzmir Milletvekili ve gazeteci Mustafa Balbay bir konuşma yaptı. Amcasının da bu kuşaktan geldiğini ve ondan çok şey öğrendiğini anlatan Balbay, Türkiye’nin aydınlanmasına büyük katkısı olan Köy Enstitüleri’nin yeniden canlandırılacağı bir dönemin başlatılması için çalışacaklarını söyledi. Doğrusu, milletvekili olduğu bir ilin güzel bir ilçesinde belediye yönetimini partisinin oluşturmasına karşın, çalıştayın iki gün boyunca ortalama 70 kişiyle takip edilmesinden ders çıkarmakla işe başlamaları gerektiğini hemen vurgulamalıyım. Onlarca konuşmacı, müzik ve şiir dinletisi yapan kişinin katıldığı bu programa kendi partilerinin kadrolarını katamayan bir partinin, yeniden üretme istek ve gücünün ne olduğu ortada değil mi?
Çalıştayı Foça’da yaşayıp da takip edenler arasında ressamların varlığı dikkat çekiciydi. En azından ben üçünü tanıdım: Bahattin Bilgin, Hamidiye Kurt, Altan Çiloğlu… Emekli olup buraya yerleşmiş eğitimciler ve sanatçılar ilgi göstermişlerdi. Genç kuşaktan ve özellikle lise öğrencilerinden iki kişi vardı. Çalıştayın iki oturumunda gördüğüm Eğitim Sen yönetiminden genç bir öğretmen arkadaşımıza sordum: “Böyle önemli bir programdan buradaki Edebiyat ve Türkçe Öğretmenlerinin de mi haberi yok? Onlar öğrencilerini yönlendiremezler miydi?” “Hocam, kendi etkinliklerimize de arkadaşları katmakta zorlanıyoruz.” yanıtını almıştım. Eğitimin her gün biraz daha dinselleştirildiği ve ticarileştirildiği bu dönemde okullara, eğitimcilere daha güçlü ve yoğun biçimde yüklenmemiz gerektiği bir kez daha ortaya çıkmıyor mu bu yanıtla?
Çalıştayı düzenleyen Köy Enstitülerini Araştırma ve Eğitimi Geliştirme Derneği(KAVEG) adına Başkan Güler Yalçın’a, Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı adına Başkan Erdal Atıcı ve yönetici Mutahhar Aksarı’ya, Foça Belediye Başkanı Gökhan Demirağ’a öncelikle teşekkür etmek istiyorum. Olanaklarımızın her gün budandığı koşullarda böyle bir etkinliğin altından, ufak tefek aksamalara karşın kalkmış olmaları takdiri hak ediyor. Eksikliklerden de gereken derslerin çıkarıldığını umuyorum.
Doğrusu iki gün boyunca uyku dışında aktif bir öğrenme ve öğretme, deneyim paylaşımı, söyleşme içinde geçti zamanımız. Özellikle Köy Enstitüsü kuşağından 88 yaşlarında olan Fatma Yalçın (Dicle) ile Tahsin Yücel öğretmenlerimizle geçirdiğimiz verimli sohbetler, derin belleğimizdeki yerini aldı. Tahsin Öğretmenimize Ankara’da yayınlamakta olduğumuz Bağlaç Kültür Sanat Edebiyat dergimizden verdiğimde kendisi de “Umuda Yolculuk- Ütopya” başlıklı kitabını armağan etti bana. Kitabın kapağında “ütopya” altbaşlığını görünce heyecanlandım. Çünkü ülkemizde bu çerçevede yazılan çok az kitap var. Bakalım Tahsin Öğretmenimiz nasıl bir toplum, yaşam tasarlamış? Hızla okuyup kendisiyle paylaşacağım.
Etkinliğin düzenlenmesinde emeği geçen Ferit Oğuz Bayır ailesini temsilen kızı Emek Özen’le torunu Özlem Yılmaz’ın mütevazı yaklaşımlarını burada anmak isterim. Oturumlara katkıda bulunan herkese, “Ferit Oğuz Bayır’a Saygı” kitabıyla Ferit Bey’in 1971’de yayımladığı “Köyün Gücü” kitabını armağan etmeleri de ince düşüncelerinin ürünüydü. Her iki kitaba da “Ferit Oğuz Bayır’a armağan edilen etkinliğe katkılarınızdan dolayı teşekkür ederiz.” diyerek imzaladıkları bu kitaplar, kütüphanemizdeki yerini aldı, çalıştayın ilk somut göstergesi olarak. Hem bu güzel armağanlar hem de Emek Hanım’ın babasının çalışmalarını slaytlar eşliğinde beynimize nakşetmesi, dedesinin kültür mirasını yaşatma çabası gözlerinden okunan Özlem Hanım’ın konuklarla tek tek ilgilenmesi çok önemliydi. Kendilerini kutluyorum.
Köy Enstitüsü’nden yetişmiş 15 şair-yazarın sanatçı kişilikleri, dünya görüşleri, yapıtları ve anıları çalıştaya damgasını vurdu. Anımsayabildiğim kadarıyla Niyazi Altunya, Ahmet Yıldız, Cengiz Gündoğdu ve Berrin Taş mazeretleri nedeniyle bildirilerini kendileri sunamadılar ama katılımcıların bilgilenmeleri için oturumlarda bildirileri okundu. Bu da incelikli davranıştı. Çalıştaya bildiri sunan en genç arkadaşımız Özge Çelik, atanamayan bir edebiyat öğretmeniydi. Özellikle “Komünist İmam” romanıyla bilinen Hasan Kıyafet’i kısa ve özlü biçimde değerlendirdi. Diğer bildiri sunanlar arasında Köy Enstitüleri’nin devamı olan İlköğretmen Okullarında okumuş iki kişi vardık yanlış hatırlamıyorsam: Hidayet Karakuş ve Müslüm Kabadayı.
Bildiriler dışında Yard. Doç.Dr. Mehmet Yardımcı’nın Şemsi Belli’nin “Anayasso” şiiriyle ilgili bir anısını aktarması, Osman Bolulu’nun Taşova Lisesi’nden öğrencisi Gülcan Erdem’in anısıyla katkıda bulunması önemliydi. Piyanoda Oksana Yenipazar’ın ve neyde, adını anımsayamadığım soyadı Çakırefe olan sanatçının müzik dinletileri de oldukça beğenildi. Yine Ali Ziya Öğütçen’in yönetiminde okuma tiyatrosunun, Köy Enstitülü şair-yazarların yapıtlarından seçki hazırlayıp sunmaları, çalıştaya renk kattı.
Bildiriler arasında sanıyorum çalıştaya katılanların çoğuna değişik gelen bildiriyi felsefeci Mehmet Akkaya sundu. Doğrusu, daha önce hiçbir yapıtını okuma olanağı bulamadığım Köy Enstitüsü’nden yetişen Sami Gürel’in düşünceleri üzerine yaptığı çalışmada Mehmet Akkaya, onun diyalektik yöntemi benimsediğini ama çalışmalarında farklı felsefi görüşlerle çelişki ve çatışmasını hiç ortaya koymadan düşüncelerini yazdığını belirtti. Sevgili Akkaya’yla da paylaştığım üzere Sami Gürel’in “kaçak güreşen” bir düşünür olduğunu çıkarmak mümkündü anlatılanlardan. Kendisi de doğruladı bunu. Doğrusu bu bildiriyle Köy Enstitüsü mezunlarından sadece öğretmen, şair-yazar, müzisyen, ressam, heykeltıraş, bilim insanı değil iyi bir galericinin de yetiştiğini öğrendik. Özellikle sanat felsefesiyle ilgili birikimlerini, galericilik yaptığı uzun yıllar içinde edindiği anlaşılıyordu Sami Gürel’in.
Metin Turan’ın, Köy Enstitülülerin bir yanılgısına dikkat çekmesi önemliydi: “Sürece ve özellikle kapatılma girişimine sınıfsal açıdan bakamadılar. Sanki sadece bir bakan, hükümet değişikliğinin sonucu gibi algıladılar.” anlamına gelen bir değerlendirme yaptı Metin Turan. Genel anlamda doğru bir saptamaydı bu. Bu yanılgıya düşmeyen en azından iki kişiyi orada gördük. Özge Çelik, Hasan Kıyafet’in cümleleriyle bunu verdi, ben de Yusuf Ziya Bahadınlı’dan örneklerle açıkladım.
Çalıştayda Sadık Albayrak’ın Osman Bolulu’yla ilgili sunduğu bildiri sırasında “Çağdaş Nasrettin Hoca” olarak nitelediği yazarla ilgili anlattığı anılar, salonun kahkahalarla gülmesine ve derin derin düşünmesine vesile oldu. Bir tanesini burada örneklemekte yarar görüyorum. Osman Bolulu, Taşova’da çalışırken, herkesin sorununa çözüm üretmek için devlet kurumlarına sorunu olan kişi adına dilekçeler yazıyormuş. Bir gün bu dilekçelerden birini kaymakama götüren köylüye çıkışan kaymakam, “Söyle o eşşeğlu eşeğe bir daha kimseye dilekçe yazmasın!” demiş. Kızaran bozaran köylü durumu gelip hocaya anlatmış. Osman Bolulu da bunun altında kalır mı? Ertesi gün biri küçük biri büyük iki yular almış ve kaymakamın kapısına dayanmış. “Nedir bunlar?” diye soran kaymakama, “Siz benim için eşşeğlu eşek demişsiniz. Eşek olduğuma göre bu küçük yuları kendime aldım. Peki, öğretmeni eşek olan kaymakam ne olur? Büyüğünü de size aldım.” demiş. Bugün yönetici kadronun büyük çoğunluğuna o büyük yularları yetiştirmenin bile çok zor olacağını hatırlatarak, bu kuşağın devamı olduğumuzu teyit etmekle yetinelim…
Aynı oturumda konuştuğumuz Veysel Çolak, Ali Yüce için “korsan şair” kodlaması yaptı; ben de Yusuf Ziya Bahadınlı için “ardıçkuşu” demiştim. Veysel Çolak, Ali Yüce’nin bir cümlesinden yola çıkarak, küçük bir köyden yola çıkıp Köy Enstitüsü aydınlığından geçtikten sonra kentli şairler tarafından kuşatılmış sanat dünyasına “korsan” olarak toprağın sesiyle giren bir şair olduğunu vurgulamıştı. Ben de Yusuf Ziya Bahadınlı’nın, kapitalist yağmacılıkla hem doğası hem de bilinci yok edilmek istenen Anadolu’yu yeniden “ormanlaştıran kuş” gibi mücadele ettiğine dikkat çekmek istemiştim. Böyle çarpıcı değerlendirmeler yanında özellikle İstanbul’dan katılan Atilla Küçükkayıkçı, Talip Apaydın’ı slaytlar eşliğinde belgesel tadında anlatarak bizleri büyüledi. Çalıştayı baştan sona kamera kaydıyla belgeselleştirdiği için de kendisine teşekkür ediyorum. Umarım bu kayıtların görüntülerini bize birer örnek çoğaltıp verirler.
Çalıştay sırasında İzmir’de oturan iki dostumun gelerek oturumlara katılmalarına çok sevindim. Melikşah Kafadar, Düziçi İlköğretmen Okulu’nda birlikte okuduğumuz yakınımken, İbrahim Yeral Antakyalı olup İzmir’de Edebiyat Öğretmenliği yapan genç kuşak arkadaşlarımızdan. Onlara da teşekkür ediyorum. Foça’ya gittiğim için mutluluk duyduğum konulardan biri de yapıtlarını lise çağımızdan beri okuduğumuz Tarık Dursun Kakınç’ı görmemiz ve onunla fotoğraf çekilmemizdi. Sağlığı giderek bozulan yazarımıza da esenlikler diliyorum.
Evet, yapılan her etkinliğe kazanımları açısından bakmamızın elzem olduğu biliniyor. Bu çalıştaydaki kazanımlarımızdan biri de Çifteler Köy Enstitüsü’nden mezun Huriye Saraç’ın kızı Hamidiye Kurt’la tanışmak oldu. Emekçi ve Anadolu kadınlarıyla ilgili resim çalışmalarına yoğunlaşan Hamidiye Hanım sayesinde Huriye Hanım’ın kaleme aldığı üç ciltlik “Öğretmen Benisa” romanına kavuştum. “Kayayı Delen Tohum” başlıklı 1. cildi okuyorum şimdi. Sık sık kendi çocukluğuma, köyüme, Düziçi İlköğretmen Okulu yıllarıma yolculuk yapıyorum okudukça. Örneğin, Afyon Emirdağlı olan yazar, köylerinde buğday-saman yığınına “tınaz” dendiğinden söz ediyor. Hatay Yayladağı’na bağlı Kışlak köyümüzde “mağlama” dendiğini anımsadım birden. Bu sözcük Arapçadan dilimize geçmiş olabilir, diye de düşündüm. Araştıracağım. Ayrıca, Huriye Hanım’a teşekkür etmek için telefonla kendisini aradım. Sesi cıvıl cıvıldı ve bilinci yerindeydi. Dördüncü cildi de kaleme aldığını, bu ciltte Hollanda ve Belçika’da çalıştığı yılları anlattığını söyledi. Bir otobiyografik roman ve aynı zamanda “nehirroman” özelliği taşıyan bu kitap üzerinden kendisine de sordum: “Hocam, Köy Enstitülü öğretmenlerden araştırmacı-yazar kadınlar biliyoruz; Pakize Türkoğlu gibi. Ancak, öykü-roman yazarı olan ya da şiir kitabı yayınlanmış kimseyi duymadık. Sizce bunun nedeni nedir?” Sakin ve acılı bir sesle şu yanıtı verdi: “Biz okuduk öğretmen olduk kadınlar olarak ama aile ve toplum baskısı aynen üzerimizde devam etti. Kolay mı bu zorluklarla baş etmek?”
Ha, yeri gelmişken Huriye Saraç öğretmene nasıl ulaştım? Akşam yemeğinde 88’lik iki güzel insan Fatma Yalçın ve Tahsin Yücel öğretmenlerin de olduğu masada şöyle bir soru sordum: “Çalıştayda bildiri sunulan şair-yazarların hepsi erkek. Köy Enstitüsü mezunlarından hiç kadın şair-yazar çıkmadı mı?” Erdal Atıcı dostum hemen yanıt verdi: “Müslüm Hocam, Huriye Saraç var. “Öğretmen Benisa” diye üç ciltlik bir roman yazmış. Kızı Hamidiye Hanım burada, yarın sizi tanıştırayım.” Evet, ertesi sabah iyi ki tanıştırdılar.
Çalıştay öncesi, bilindiği üzere ülkemizin birkaç astronomi bilim insanından biri olan Rennan Pekünlü Hoca’yı, anayasa ve yasaları çiğneyerek cezalandırdılar ve Foça’da tutsak yaptılar. Türkiye’nin bilimsel ve laik eğitimi savunan güçleri ona destek çıktı ama içinden geçtiğimiz karanlık sürecin tutsağı olmaktan onu kurtaramadık. Yalnız bu yürekli aydın ve bilim adamı bu ülkenin hapishanelerinin de bilim ve edebiyat yuvası yapıldığının farkındaydı kendinden önceki Nâzım Hikmet’ler tarafından, dert etmeden oraya gitti. Biz de çalıştay sonuç bildirgesinde onun için şöyle dedik: “Parasız, laik, bilimsel, karma eğitim sistemi son yıllardaki uygulamalarla darmadağın edilmiştir. Dinselleştirilmiş eğitimle hiçbir toplum ayakta kalmamıştır. Bu bağlamda Anayasa ve yasalardan aldığı güçle görevini yerine getiren bilim insanı Prof. Dr. Rennan Pekünlü’ye verilen hapis cezası kabul edilemez.” Hocamızı en kısa sürede aramızda görmek istiyoruz.
Çalıştay düzenleyicilerinden Güler Yalçın Hanım, ikinci gün güzel bir haber verdi: “Belediye Başkanımız Gökhan Bey’le görüştüm, çalıştay bildirilerini kitaplaştırarak yayınlama konusunda söz verdiler.” Gerçekten de çalıştayı takip edemeyen binlerce insanın bu bildirilerden yararlanması, çok anlamlı…
Yazılacak çok şey var kuşkusuz. Bu çalıştayın gerçekleşmesinde emeği geçen Sadık Albayrak yanında adını bilmediğimiz birçok kişiye de teşekkür ediyorum. Sözü uzatmadan, oradaki bildirimi sunmadan önce okuduğum bir şiirle bitirmek istiyorum. Kendisi de Ladik’teki Akpınar Köy Enstitüsü’nde okumuş Muzaffer Dizman’ın kaleme aldığı şiir şöyle:

KÖY ENSTİTÜLERİ DESTANI

Diriliş: 1

1.
Onlar
yenmeden önce kızaran bir nar çatlağından fışkırıp
karınlığın kirli saçlarını ateşlere verendiler.

Onlar
bozkırda yitip giden
Mecnun peşinde gülüm Leylâ’yı son görendiler
Aslı’ydılar Kerem’diler.

Onlar
Düziçi sıcağında ‘Kara Kız’
toprağın kırmızı/beyaz kurağında Hasanoğlan’dılar
Kızılırmak’tılar, Ağrı Dağı’ydılar, Harrandılar.

Onlar
o
uçsuz bucaksız ovada, dizginleri alabildiğine koyvermiş
atları bulutlarda uçuran Süleyman’dılar Arabacı’ydılar
Akçadağ’dan bizim Tös Ali, Kepirden Fatma bacıydılar.

Onlar
doğrulup o en nakışlı örtüleri üstünde Kızılçullu’nun
ışıklı başlarından estirip, coşturarak kırmızı kavak yellerini
Yıldızeli’nde Pir Sultan’la halay çekerek Haydar Haydar oy
karanlıklardan söküp akan yıldızlara uzattılar Sivas ellerini.

Onlar
dünyanın kaç köşe/bucak olduğunu avuçlarının içi gibi bilen
şu, her uzak uçuşu yüreklerinin dağ/deviren gözleriyle gören
ve dünyayı kutuplarından sımsıkı tutup
sarı öküzün boynuzlarından indiren ilk köylü, ilk ak ışıktılar.

Onlar
bu bitip tükenmez acıların sarıya çalan bir amansız güzünde
Beşikdüzü’nde, kemençe çalıp
v
e
dolunayın arsız kor ışıklarında kemençenin yayı gibi zıplayıp
uuuuuuuuy Giresun kayıklarıyla
rügârlı başlarının, kabaran köpüklü mor dalgalarını geçerek
son sularını içip Akpınar’dan, Pamukpınar’dan
Çifteler’in tetiklerine, kendi parmaklarıyla basıp patlayarak
ve türkülerle Gönen’miş alacaşafaktan ‘tüü’ deyip atlayarak
bir solukta doruklarına çıktılar yanıp tutuşan bir günün
ve en azgın yerinde sürgün’ün, hışımla gerinip büzülerek
karlı kanatlarıyla avlarına uçan kartallar gibi süzülerek
daldılar karanlıkların en derin yerlerine
daldılar akan yıldızlar gibi doludizgin
daldılar,ağartmak üzere dillerinde tebeşirle
o
çarıklı-tezekli gecelerin kanlı kara tahtasını!

Diriliş: 2
– ll-
Sonra tanrıları doğurdular
ve
biz onların yarattıklarına inanan ve tapan şehit olanlardık.

Hiçbir savaşta da yoktu onlar sanki barış/severmişler gibi imanım.
Kızgın ağır bir örsün üstünde çın çın çınlarken beyaz elleri
ne çekicin sapı değdi, sıkılı beş parmağına hiç birinin
ne kaldırıp indirdi çekici öbürüne, çapayı ya da orağı ne de.

Ne bir kürek,
çatlayan kalın dudaklı ağzında gebe toprağın,
yürek saplı yaba ne de çatallarında dünyanın küçük kaldığı
savura savura yerden, saman sarısına çevirerek güneşi
ne de tanrıların üstüne yürüdüler gülüm bi avuç cennet için .

Cırmakları yıldızlarda bir ağaç dikip gözlerinde sulamadılar
o
kör bozkırlarına bu uçsuz bucaksız cehennemin.

Yorum yapın

Daha fazla Makaleler, Yazarlarımızın son çalışmaları
Yusuf Ziya Bahadınlı : Işıklı insanın romancısı – Müslüm Kabadayı

29-30 Kasım 2014’te İzmir Foça’da düzenlenen “Köy Enstitüsü’nden Doğan Edebiyat” konulu çalıştayda sunmak üzere hazırladığım bu metnin girişinde, eğitim tarihimizin...

Kapat