Gece Lambalarının Işığında / Toplu Öyküler – Kamuran Şipal

Kâmuran Şipal, Çağdaş Alman edebiyatından ve Franz Kafka?dan yaptığı özenli çevirileriyle bilinir. ?Gece Lambalarının Işığında? ise, bir öykücü olarak da bilinen Şipal?in toplu öykülerini bir araya getiriyor. Toplu öykülerde, Şipal?in ?Beyhan?, Elbiseciler Çarşısı?, ?Büyük Yolculuk?, ?Buhûrumeryem? ve ?Köpek İstasyonu? başlıklı beş kitabı yer alıyor.
Orta sınıf insanlarının iç ve dış yaşamları arasındaki ilişkileri ve çatışmalarının, gerçekçi-düşçü bir yaklaşımla incelenmesi, Şipal?in öykülerinin asıl özgünlüğünü oluşturuyor. Yazarın, ilki 1962, sonuncusu da 1988 yılında yayımlanan öykü kitapları, bu sefer de toplu bir basımla okurların karşısına çıkıyor.

Ömer Erdem’in 10/07/2009 tarihli Radikal Gazetesi Kitap Eki’nde yayınlanan “Gök boşluğunu dolduran Kâmuran Şipal” adlı yazısı
Gökyüzünde, insan uçakta yalnızdır. Ve uçuş korkusunun kökeninde biraz da bu yalnızlık korkusu vardır. Uçup giden metal parçası arkaik bir sesle böğürür boşlukta.
Uçak korkusu taşıyan birisi değilim. İçten içe severim uçakları. Şakacı bir yan bulurum onda. Okumak söz konusu olduğunda, uçak gerçek cennetimdir benim. Vakit sıkıştırmaz. Telefon çalmaz. Kalkan bir uçağın hızıyla geride kalır günlük hayat. Dünya. Uçak yolculuğunun ayrı bir zamanı, ayrı bir hayatı vardır.Uçak kendi zamanını yaratır. Okumanın cennetini getirir.
Gök boşluğunda, zihnimdeki tek bilgi Paris?e doğru yol aldığım. Ve büyük bir merakla, ısrarla ve beklentilerle önümdeki kitaba bakıyorum. Kaç gündür elimden düşüremediğim yazarın toplu öykülerini okuyorum. Dura hızlana. Cümlelerin altını çizerek. Kâmuran Şipal, Gece Lambalarının Işığında. Ve kapakta bugüne kadar hiç görmediğim bir fotoğraf. Yazarın gençliğini gösteriyor. Nereden kalmış bilmiyorum ama, Kâmuran Şipal denilince yağmurlu bir sokak geliyor aklıma. Avrupa?da, orta Avrupa?da, belki Viyana, Prag oralarda bir yerlerde. Açmayan gökyüzü. Fötr şapkalı bir adam. Yürüyen Almanca bir sözlük. Ne çok düşünmüş olmalıyım. İsmi. Çağrışımları. Alman dilinin girift gramerine saplanmış bir Türkçe tutku. Ama şimdi bütün bunlar boşuna. İlk öyküden itibaren, bir yerlerde sakladığım umuşlarım bir gün yüzüne çıkıyor. Şaşırtıyor beni ama bu bildik bir şaşırış. Patlama değil, derin ve emin bir akışın yankısı. Meğer bizim yazarımız, İstanbulda, Kocamustafapaşa?da, Galata Köprüsü?nün oralarda, sokağımızda, evlerde yaşarmış. Çevirmenliğine kilitlemişz onu. Az iş mi gerçi yaptığı çeviriler. Türk edebiyatı pek çok asıl yazarı onun sayesinde tanımadı mı?
İnsandan, hayattan, gerçeklikten, yazarın modern duyuşundan, kalem karşısında tarafsız kalıp kalamayışından söz açarız. Açarız açmasına da, Kamuran Şipal gibi bir öykücüyü, yaşarken suskunluğa gömmek suçundan kurtulamayız. Yılların öykücüsü oysa o. 1962 tarihini taşıyor kitabın ilk öyküleri. Hakiki modern öykünün dönemecinde, öyküyü donatmış bir yazardan söz ediyoruz. Köstepek hikâyesinde insanın ne kadar zalimliği, kendi tabiatı dışına çıkışı varsa, Sucu İsmail?de çarpıcı bir gerçekliğe bürünmüş gündelik hayatın yitiği sıradan insan var. Söz konusu öyküye böylesi bir finallle bitirebilecek kaç öykücü geçer Türkçe?den? Sanki bu son için yazılmış öykü..Ya Beyhan, o söz ve mantık dizimi içinde örülen akış? Onun insanları, bir halı mağazasında tezgahtar,turist rehberi, su satıcısı, yedeksubay öğrencisi, orta sınıftan hemen herkestir. O insanlardan bazıları bir mahalle kahvehanesinde Hz. Yusuf?dan, tasavvuftan konuşurlar. İnsandan insana sızan cinsel işaretler yaşamın içinde evrilirler.Yer yer araya giren İstanbul peyzajları öykülerdeki gerçeklik duygusunu pekiştirir. Anlatımcı bir öyküsü var Şipal?in. Yer değiştiren şahıslar, anlatımı katmanlaştırırken, yazarın kendi içinde değişim basmakları hükmü taşıyan süreklilliğine de işaret ederler. Bu bağlamda, Buhûrumeryem, yazarın öykü sürecinin tam ortasında vardığı özel konumu belirleyici konumdadır. Buradaki öykülerle, Kâmuran Şipal kendi çizgisinde belirgin bir irtifa kazanır.
İnsanın psikolojik gerçekliğini, çoğunca sıradan insanlar üzerinden, hayata doğru ve hayattan kopmadan vermeye çalışır öyküleri. Öykü kurgusu kendi amacını, kendisini göstermek için kullanmaz.İnsanı yalıtmak içindir kurgu. Zaman ileriye ve geriye hafızanın kontrolü altında hareket eder. Ve Yed-i Beyza öyküsünde gördüğümüz gibi, dil kendi şiirselliğine bürünür. Dilsel akış yaşama tutkusuna karışır. Kaç yıl önce örülmeye başlayan ağ. Anımsamaların ağı. Yavaş yavaş serpiliyor üzerine.
İzlenimci bir öykücü değil ancak mekân vazgeçilmez fırçalar halinde öyküleri zenginleştiriyor.
Ve dönüş yolu. Okumadığım son üç beş öykünün beni çağırışı. Yol uzun, şimdi Paris geride. Öykünün yurdu İstanbul?a yol alıyorum. Kâmuran Şipal, belki bana şunu armağan ediyor, yazar kendisidir ve kendisi kalan yazardır. Bunca zamanı başka nasıl açıklayalım. Önümüzü başka türlü nasıl görelim. Bu uzun öyküler toplamı kitabı satır satır okuyalım. Okumak bir yazarın dünyasına kavuşmak değil mi zaten?

Kitaptan Bir Bölüm (?Bebekli Kilise?den)

Sanırım insanın yaşamındaki en güzel yıllar, çocukluk çağını, daha doğrusu onun belli bir dönemini oluşturan ilkokul yıllarıdır. Günden güne sisler, buğular arkasına kayıp giden, günden güne güzelleşen yıllar. İçten içe varlıklarını sürdürür, bir büyülü havayı ortaklaşa solur, öldü sanılan ama hep diri kalan ve diri kalacak olan bir öz çevresinde âdeta göze görünmez hamarat ipekböceklerince örülen beyazlı sarılı kozalardır bunlar. Binbir titizlikle el üstünde tutulur, üzerlerine titrenir, binbir özenle yarınlara çıkarılır ve yarınlara çıkılır bu kozalarla. Ve derken ipekböcekleri görünmez bir el tarafından çekilip gerilere alınır, sarı ve beyazın değişik nüanslarını ipeksi bir yumuşaklıkla yansıtan kozalar örülmez olur. Yol sarplaşır giderek; kolaylıkla atılan uçarı, hafif, tasasız ve gözü kapalı adımlar sakıngan, ürkek ve güvensiz bir niteliğe bürünür. Çimler, papatyalar, nergisler, kır çiçekleri, kitaplar ve defterler arasında kurumaya bırakılmış menekşeler, gül yaprakları, yıldız çiçekleri, misk kokulu çikolataların beyaz yaldızları… Toplu yapılan kır gezileri, sepetlerde, sefertaslarında yemekler. Ve oyunlar; kelebek peşinde koşmalar, kovalamalar, kovalanmalar… Ama yokuşlara sürülen bunca yıl! Bir an önce büyümek istenmiştir, bir an önce büyülü bir güzelliğin koruyucu kanatları altında geçen tüy gibi hafif yıllardan koşar adım uzaklaşılmak istenmiştir. El itilip horlanmış, eller üzerlerden savrulup atılmıştır. Rüzgârlı bir havada renkli bir uçurtma azar azar salınmış göğe, önce küçülmüş, sonra görünmez olmuştur. Sonra yavaş yavaş yine büyümüş, ip kasnağa sarılmaya başlanmıştır. Ve uçurtma çok yükseklerde yaralar alıp incinmiş, kolu kanadı kırılmış bir kuş gibi yere çakılmıştır. Bunca yıl başka kentlerde, yabancı ellerde eğleştikten sonra, yola çıkılırken alınması unutulmuş pek gerekli bir şeyi, onsuz yapılamayacak bir şeyi almak için gerisin geri dönülmüştür. Unutulmuş bir şey ama ne? Yıkık bir duvar, her an çöküvermesinden korkulan harap bir merdiven, sokağa çıkıldıkça karşılaşılan kör bir kuyu, daracık ara sokaklar, sokaklar içinde bir sokak, köşebaşında Şam tatlısı satan hacı, bir dilim karpuz, bir dilim kavun, tulum peyniri, nerde işitildiği bilinmeyen bir ezginin ilk dizeleri: Sütler kaymak bağladı, gelin sabah çayına!

Yıllar sonra, neden sonra, çocukluk günlerinin geçtiği kente dönülür, sılayirahme dönülür. ?Yüksüz olmadıkları halde yükü hafif olanlar kurtuldu.? Yıllar yılı sırta vurulan ağır yüklerden bel iki büklüm, evlerin pencerelerinden gözler kaçırılıp kimselerin mahremine bakılmamaya çalışılarak kent sokaklarında geziye çıkılır. Her an bir elin arkadan omza hafifçecik dokunacağı duygusu içinde, bir elde gazete, bir elde pardösü, hastalıktan yeni kalkmış biri gibi ağır adımlarla yürünür. Birden, sanki rastgele, ilk karşılaşılan sokağa sapılır. Evlerin önüne serilmiş yaygılarda oturan kadınların önünden baş eğik geçilir. Sokak, bir çıkmaz sokaktır. Sonuna varılır çok sürmeden. Bu çıkmaz sokakta işi ne? Sağdan soldan, kapılardan ve pencerelerden üzerine atılan nergisler ortasında, çıkmazda, bir an dikilir; eskisi gibi, çok eskilerde olduğu gibi sokağın bitimindeki dört köşe alanda oynayan bir çocuk. Sorar: ?Bu yol çıkmaz mı?? Çıkmaz. Dönmeden bir an bekler, başını dört bir yana çevirip şöyle bir alıcı gözüyle bakar. Evler yerli yerindedir; ancak biraz daha harap, biraz daha çökmüş, bir yıkıcıyı gözler gibidir hepsi.

Çıkmaz sokakta ?gerçekten çıkmaz mı?? birkaç adım daha atıldıktan sonra baş, âdeta kendiliğinden geriye çevrilir. Arkalardan uzanan yabancı yüzler, bu sokakta ne aradığını soran bakışlar… Yine de sokağın bitiminde bir an durulur, iki katlı ahşap evin üzerinde bir süre dinlenir gözler. Temel duvarına bitişik bir köşe taşı. Ama evin sofasından sokağa bakan büyük pencere tuğlalarla örülmüştür. Sonra bodrumun iki küçük penceresinin önüne tel kafesler çekilmiştir. Bu ev miydi? Bu evde miydi? Eskimiş ahşap kapının kasasıyla horasan duvar arasındaki aralıklardan içerlere kayar göz. Bir sofa, sofaya çıkan on bir basamaklı bir merdiven. Kaç kez saymıştı? Yıllar yılı aranıp sorulmayan, yabancı ellere bırakılmış, yabancı ellerde horlanan odalar: İki oda. Derken sokaktan dışarı süklüm püklüm atılan suçlu, yolunu şaşırmış adımlar. Yitirilmiş bir para? Nerdeydi? Her adımda biraz daha gerilere kayar, kaygan kayar ellerden. Çıkmaz sokak. Çıkan oldu mu şimdiye kadar? Sokak geride kalır. Kapılar, pencereler, intikam tanrıçaları, Kerberos: Tek yön.

Tanıtım Yazısı
Aynada kravatını bağlıyordu, beğenmedi. Bir maske gibi, diye düşündü. Bir maske gibi. Kravatın bir ucunu aşağı doğru çekip düğüm yerini boynuna kaydırdı. Düğüm yeri oturdu boynuna, boynunu sıktı. Bir maske gibi. Ve yıllar yılı, azar azar… Düğüm yerini küçük bularak çözdü, yeniden bağladı. İrice bir düğüm, daha irice, daha bir irice, çöreklendi boynuna. Yüzüne kan geldi. Kırmızı kan. Damarlarda kan. Atardamarlar, toplardamarlar ve bir şahdamar. Yıllar yılı, azar azar… Eller, kollar, parmaklar sonra. İğne batırılınca pıhtılaşan kan. Şahmerdan. Ve bir şahdamar sonra ve bilekler. Ve gözler. Gözlerde kan izleri. Günden güne koyulaşan kan. Geceleri üzerine yürüyen kan.
Gece Lambalarının Işığında, Çağdaş Alman edebiyatından ve Franz Kafka’dan yaptığı önemli çevirilerle de tanınan Kâmuran Şipal’in öykülerini bir araya getiriyor: Beyhan (1962), Elbiseciler Çarşısı (1964), Büyük Yolculuk (1969), Buhûrumeryem (1971) ve Köpek İstasyonu .

Kitabın Künyesi
Gece Lambalarının Işığında / Toplu Öyküler
Kâmuran Şipal,
Yapı Kredi Yayınları,
öykü, 506 sayfa

Kâmuran Şipal Hakkında Kısa Bilgi
1926’da Adana’da doğdu. İÜEF Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Çağdaş Alman Hikâyesi/1945’ten Sonra adıyla bir inceleme ve antoloji; Beyhan, Elbiseler Çarşısı, Büyük Yolculuk, Buhurumeryem, Köpek İstasyonu adlı öykü kitapları yayımladı. Hermann Hesse’nin yapıtları başta olmak üzere pek çok Alman yazardan ve Franz Kafka’dan yaptığı çevirilerle tanındı.

Yorum yapın

Daha fazla Öykü Kitapları
Maça Kızı – Alexandr Sergeyeviç Puşkin

Aleksandr Sergeyeviç Puşkin, çarlık yönetiminin zulümlerine karşı yazdığı şiirlerle ünlendi. Daha sonra yazdığı eserlerle Rus edebiyatının kurucusu olarak kabul edildi....

Kapat