Gülme’nin Kitabı – Derleme

YGS (Yazı-Görüntü-Ses) yayınlarından 2002 aralık ayında basılan Gülme’nin Kitabı, Ahmet İnam, Aziz Nesin, Afşar Timuçin, Cemal Dindar, Ferit Öngören, İlker Maga, Metin Üstündağ, Müjdat Gezen, Mesut Eren, Sami Caner, Selçuk Demirel, Suat Derviş, Sulhi Dölek, Turgut Çeviker, Tan Oral, Turhan Selçuk ve Yalçın Küçük adlı yazar ve sanatçılarımızın gülme üzerine yazılarından oluşuyor.

“Sonuç olarak, yalnız insan güler ve insan yalnız insana güler; insandan başka bir şeye gülmüşse, onda insana benzerlik gördüğü için gülmüştür.” Aziz Nesin

*”Tersinden başlamakta yarar var. Trajedi bir çatışmadır. İki sürecin çatışması. Trajedi kaçınılmaz olarak çatışmaya yol açan iki çelişik sürecin sanatıdır. Süreçlerin birinin içinde birey ya da kahraman var. Bir de şu var: Bilinç. Birey ya da kahraman kaçınılmaz olan çatışmayı görüyor. Ancak kurtulması imkânsız. Çünkü bir de aşırı belirlilik veya determinizm var. Bir yazgı gibi. Trajedide birey ya da kahraman kendi yazgısından kaçmak istiyor. Kaçamıyor. Kaçınılmaz olan çatışmadan kaçamıyor. Trajik olan bu.

Trajedi, diyalektiktir. Diyalektiğin en yoğun ve açık olduğu sanat türü demek de mümkün. Peki, komedi? Başka türlü sormak da mümkün. Trajedi neden “ağır” ve komedi neden “hafif”? Şöyle de sürdürmek mümkün: Sermaye malları üreten ve halk arasında ağır sanayi olarak adlandırılan sanayi neden “ağır”, tüketim malları üreten ve halk arasında hafif sanayi denilen sanayi neden “hafif?? Bir genel cevap olmalı. “Ağır” veya “hafif? olmak, belirlilik veya determinizmin yoğunluğuyla ilgili. Sermaye mallan üreten sanayiler, bir eğilim olarak, daha belirgin bir teknolojiye sahip. Tüketim malları üreten sanayiler ise daha esnek sayılabilecek teknolojik yapıdalar. Bu benzetmeden sonra şunu söylemek mümkün: Komedi de diyalektiktir. Ancak belirlilik düzeyi daha az. Komik unsur mutlak çelişkiden doğar. Fakat kaçınılmaz görünmeyen çelişkiden doğuyor.

Komik durum, kaçınılmaz görünmeyen çelişkiden çıkıyor. Çelişki var, determinizmi az. Bu yüzden önlenebilir görünüyor. Bu yüzden komik durum hep iradî bir davranış ya da rastlantıya bağlanıyor. Önlenebilir çelişki olarak algılanıyor. Önlenebilir görünmesi, gülünçlük, çelişkiyi yaratıyor. Toplumlar, tarih boyunca, kaçınılmaz çelişki karşısında “ağlıyor”, önlenebilir görülen çelişki karşısında “gülüyor”. Ağır ya da hafif olan buradan geliyor. Çünkü insanoğlu kaçınılmaz çatışmayı yazgıya, önlenebilir çelişkiyi kişisel zaafa bağlıyor.

Tümüyle mizah, gülünçlük, çelişkiyi konu alıyor. Ancak bu kadar değil. Mizah, başarılı örnekleriyle, önlenebilir çelişkiyi kaçınılmaz çelişki olarak verebilen sanat türü oluyor. Mizah, belli bilgi düzeyinde önlenebilir görülen çelişkinin kaçınılmaz olduğunu göstermek oluyor. Önlenebilir görülen çelişkinin, toplumun çok derinliklerinde, kaçınılmaz kökleri olduğunu anlatabilmek oluyor. Yaratıcılığı ve büyüklüğü burada. “Hafif” görünmesine rağmen “ağırlığı” da burada. Ve şurada: “Bu diploma, sahibinin acı gülüş, acı alay, alaycılık, katılarak güldürme ve içli gülüş ve başka tip mizahların sırlarını bildiğini onaylar.” Bu sözler, Sovyetler Birliğinde yayınlanan Krokodil Dergisi’nin 1969 yılı birincilik ödül beratında yer alıyor. Mizah, gülünçlük, çelişkiye acılık kattığı ölçüde mizah oluyor. Acılık, determinizm ya da belirlilikten geliyor.

Krokodil Dergisi’nin 1969 yılı birincilik ödülü, biliniyor, Aziz Nesin’e verildi. Berat, Aziz Nesin’e yazıldı. “İnsanlar Uyanıyor” için. Neden acaba? Acaba “İnsanlar Uyanıyor” çok acı olduğu için mi? “İnsanlar Uyanıyor” o kadar acı ki, gülüş imkânsız. Bu, insanları uyandırmak isteyen bir solcunun acısı. Yenik düşüyor. Hapisten çıkınca kendisini insandan uzak bir gecekondu köşesinde yalnızlığa mahkum ediyor. İşsiz ve güçsüz. Sonra bu gecekondu köşesi kalabalıklaşıyor. İnsanlar çoğalıyor. Dükkânlar artıyor. Satıcılar çevreyi şenlendiriyor. Gecekondu sahibine kirasını, bakkala borcunu ödeyemeyen bu acılı solcu bu mahalleden ayrılmak isteyince bakkal ve manav ve diğerleri karşı çıkıyor.

“Neredeyse kendini tutamayıp ağlayacaktı. Kim ne derse desin, memlekette büyük bir gelişme, insanlarda büyük bir uyanma vardı. Demek bunca yıl boşuna çalışmamışlardı. Eskiden olsa, bu adamlar ona selâm bile vermezlerdi.” Acılı solcu gördüğü ilgi karşısında böyle düşündü ve böyle sevindi. Ancak çok kısa bir zaman sonra “Onlara acı acı baktı”. Ve “Bunların hepsi sivil polis mi? dedi”. Karşılığında net bir cevap aldı. “Polis olanı da var, olmayanı da… Bir yerde on kişi birikti mi, yanına elli kişi toplaşır… Şimdi siz buradan taşınırsanız, burası yine eski hâline dönecek… Arkanızdan bütün polisler gider.”

Tam böyle. Gerçekte ise şöyle: Gülmek mi gerek, yoksa ağlamak mı? Karar vermek imkânsız.
Ama şu noktada karar vermek mümkün: Aziz Nesin bir inadın ya da ısrarın sanatçısıdır. Israr veya inat, buna tekrar da diyebilirsiniz, gülünçlük çelişkideki determinizm eksiğini tamamlıyor. Aziz Nesin’in mizahında gülünçlük, çelişki, önlenebilir olmaktan çıkıyor. Yer yer karamsarlık duvarlarını zorlayan bir determinizm kazanıyor. Bu özellik Aziz Nesin’in mizahının alâmeti farikası oluyor. Ayrıca özelliğini meydana getiriyor.

Ne nereden ayrılıyor? Şimdi sıra burada. Şöyle oldu: Trajediden trajik unsura, buradan komediye ve komik duruma, sonunda mizaha geldi. Şimdi sıra çok basitiyle çizgiyle anlatılan mizah olarak tanımlanabilecek karikatürde. Ancak bunun için gerçekten ne nereden ayrılıyor sorusuna cevap gerekiyor. Burada da söylenmesi gereken şu: Şimdilik Türkiye ikincileri olmayan bir toplum olarak gelişiyor. Pek çok alanda ikinciyi çıkaramıyor. Romanda henüz birinciyi çıkaramadığı için ikinciyi araştırmak yersiz oluyor. Fakat şiirde birinciyi çıkardı: Nâzım Hikmet. Ne yazık Nâzım, bu büyük öğretmen, bütün çabalarına rağmen ikinciyi yaratamamak bir yana tepkisini doğurdu. Nâzımın şiiri, Nâzım’a tepki olarak, iki yetersizliğe ayrıldı. Garipçiler oldu ya da İkinci Yeni. Nâzım’dan sonra şiirde toplumdan, sorumluluktan ve şiirden kaçış doğdu.

Yazılı mizah için bu kadar dramatik olmaya gerek yok. Üstelik henüz “Aziz Nesin’den sonra” demek de mümkün değil. Ancak bir nokta çok açık. Türkiye’de yazılı mizahın bir ikincisi yok. Şu gün izi bile yok. Bugün izi yoksa, yarın kendisi olmaz. Çünkü gelişme ve doğum idealist değil materyalisttir. Bir süreçtir.

Buradan asıl soru çıkıyor: Yazılı mizahın gelişmesini durdurduğu bir toplumda karikatürün gelişmesinden söz edilebilir mi? Özellikle hızlı gelişmesinden. Bu soru, hiç kuşku yok, karikatürün sınırlarını çok aşıyor. Türkiye’nin içinde bulunduğu aşamanın teorik ve pratik sorunlarını yükleniyor. Teorik olarak şöyle bir sorunla karşı karşıya geliniyor: yazılı mizahın gelişmesinin durduğu bir dönemde karikatürün gelişmesi mümkün mü? Mümkündür demek, mizahta eşitsiz gelişme yasasının işlediğini kabul etmeyi gerektiriyor.

Teorik planda net bir tutum almak zor görünüyor. Marx, eşitsiz gelişme yasasına, en belirgin olarak sanatla ilgili çözümlemesi dolayısıyla değiniyor. Trajedinin Yunan’da gelişmesi eşitsiz gelişme yasasının tipik bir örneğini meydana getiriyor. Borçlar hukukunun Roma’da gelişmesi gibi. Her ikisi de, Yunan trajedisi ve Roma hukuku, gelişmelerine denk düşecek üretici güçlerin doğup serpilmesinden çok önceki zaman şeritlerinde ortaya çıkıyorlar. Gelişmede eşitsizlik var. Ancak buradaki eşitsizlik maddi temellerin gelişmesi ile üst yapıdaki gelişme arasında. Farklı düzlemlerde.

Yazılı mizah ile karikatür ise aynı düzlemde. Her ikisinin de aynı maddi temeldeki gelişmeden kaynaklanması gerekli. Bu yüzden yazılı mizahın durduğu bir zaman kesitinde karikatürün hızla geliştiğini kabul etmek kolay değil. Fakat teorik olarak reddetmek de mümkün olmuyor. Bu durumda pratiğe bakmak kaçınılmaz oluyor. Ama bu durumda pratiğe bakmak çok zor. Çünkü teori olmadan pratiğe bakılmaz. Bakılsa da görülmez. Ya da görülen serap olur.

Karikatürün gelişme sorunu, karikatürün boyutlarını aşıyor. Daha önce söylendi ve yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Ortaya çıkışı hızlandırmak için eklemler gerekiyor. Tekrar olacak ve şöyle: Türkiye 1969-1979 döneminde bir kültür devriminden geçti. Tüm kültürel değerlere savaş açtı. Bu savaş içinde Türkiye’nin ilericisine Lenin ve Leninizm unutturuldu. Daha açıkçası, 1969-1979 döneminde Türkiye’nin ilericisi, çok kısa bir zaman önce tanıdığı ve henüz hazmedemediği Leninizmi kustu.

Leninizmi kusmak, dar pratiğe yapışmak veya büyük sayılara tapınmak anlamına geliyor. Leninizm ise bunun tam tersi oluyor. Pratiği genişletip teori ile birleştirmek ve aynı anlama gelmek üzere büyük sayılara bilinç vermek, demek oluyor. Leninizm, kütlesel olanın bayağı olduğunu bilmek, demektir. Bilinçsiz kütle her zaman bayağıdır. Teorisiz pratik her zaman kısırdır. Leninizm, kütleyi bilinçlendirerek yüceltme, pratiği teori ile zenginleştirip doğurgan yapma sürecidir. Leninizm bir süreçtir.

Şimdi karikatürün pratiğine bakılabilir. Görünen şu: Büyük sayılar. Açmak mümkün: Yazılı mizahı olmayan mizah dergileri büyük kalabalıklara ulaşıyor. Şöyle de söylemek mümkün: Büyük basın kuruluşlarının çıkardığı mizah dergilerinin tirajı bir 1 Mayıs günü Taksim alanını dolduran işçi ve emekçi sayısını bile aşıyor.

Sayıda ve kalabalıkta tartışma yok: Tartışma şurada. Bu kalabalığa bakarak Türkiye’de karikatürün geliştiğini söylemek mümkün mü? “Evet” demek pek kolay değil, üstelik sakıncalı. Çünkü başka evet’leri de beraberinde getirecek. Günaydın ve Hürriyetin veya bir başkasının ya da toplamının tirajına bakarak Türkiye’de günlük basının geliştiği söylenebilir mi? Pek zor. Üstelik tersini söylemek daha kolay görünüyor.

Sayı yetmiyor ve içeriğine bakmak gerekiyor. Bugün büyük sayılarla büyük kalabalıklara ulaştırılan ve yazılı mizahı olmayan dergilerde karikatür olarak ne var? Merak eden hemen farklı isimde iki mizah dergisini alabilir. Göreceği şudur: En son televizyon reklâmının ya da dizisinin “karikatürleştirilmiş” serileri. Örnek olsun, şöyle: kapakta bir adam, üstelik erkek, kafasına doğru bir ok ve okta Süleyman Demirel yazıyor, ağzında ise “güzelim yümüşsuyu” diye bir nakarat görülüyor. Bir başka gün, bir başka reklâm ile, “traşını beğenmedim Seyfi” yer alabiliyor. Örnek çoğaltılabilir ama gerek yok. Soru var: Mizah bunun neresinde? Gülünçlük çelişki nerede? Acı alay var mı? Televizyon reklâm veya dizileri unutulunca bu mizahtan geriye ne kalır? “Pas pas yapın” reklâmına, geri zekâlı Komiser Colombo’ya dayalı karikatürlerden geriye ne kaldı?

Bir ciddî sanatın bir kütle uyutucusuna bu kadar dayanması anlaşılır değil. Buna bakarak Türkiye’deki karikatürün geliştiğine değil kötürüm olduğuna hükmetmek gerekecek. Çünkü kendi ayaklan üzerinde duramıyor. Ortaya kütle uyutucusu televizyonun günlük ve geçici şokundan güç alan bir karikatür çıkıyor.

Bir adım daha: Televizyon dizileri, Amerika Birleşik Devletleri’nden çıktığı biçimiyle, kütleleri kuş beyinli yapmayı amaçlıyor. Reklâmlar ise sersemleterek tiryaki yapma ilkesine dayanıyor. Bugün büyük sayılarla basılan mizah dergileri ise televizyonu uzatmaya yarıyor.

Televizyon yayınını daha sürekli yapıyor. Gelişen karikatürden daha çok, televizyon oluyor. Türkiye’nin kendi kültür devrimini yaşadığı son on yılda televizyon ekranları, mizah dergilerinin sayfalarında devam ediyor. Mizah dergileri toplumu yansıtıyor. Televizyon ise, kesinlikle, toplumu yansıtmıyor. Televizyon toplumdaki her türlü çelişkiyi örtbas etmeyi amaç sayıyor. Televizyonu model alan karikatür de aynı amacın aracı oluyor. Gülünçlük çelişkiyi çizmek yerine saklamaya yardımcı oluyor. Doğuşunu reddediyor.

Karikatürün serüveninin irdelenmesinden bir güzel sonuç çıkıyor: Sayısal çokluk ya da kalabalık belirleyici olamıyor. Yüz binlerin bakması yetmiyor. Bakış açısı da önemli oluyor. Yüz binlerin bakış açısıyla birlikte düşünmek gerekiyor. Yüz binlere giderken bakış açısını unutmamak zorunlu oluyor. Ancak bu güzel sonuç Türkiye’de karikatür sanatının gelişip gelişmediği sorusuna tam bir cevap getirmiyor. Cevap yarım. Büyük basının büyük sayılarla basılan mizah dergilerindeki televizyona dayalı karikatürlere bakarak Türkiye’de karikatürün geliştiğini söylemek imkânsız. Bunlara bakarak ancak karikatür sanatının çok ciddî bir bunalım içine girdiği söylenebilir.

Büyük sayılara esir olmak yok. Ne kadar kalabalık olursa olsun dar pratiğe kapılanmak yok. Sayılara kişilik vermek ve pratiği teori ile canlandırmak var. Bu ise tümüyle güven işi. Yapanın yaptığına ve kendisine güven duyması. Aynı zamanda başka örneklere güven duymaması. Türkiye’nin kültür devriminde büyük sayılara güven duymak, rüzgâr kesilince olduğu yerde çakılı kalmak kaçınılmaz. Televizyon durunca televizyona dayalı bulvar karikatürü olduğu yerde çakılı kalacak.

Hiç kuşku yok, büyük sayılar amaç. Ancak tek başına değil. Olduğu gibi değil. Ayakları üzerinde durabilen büyük sayılar amaç. İnadını kendi içindeki çağlayandan alan, koltuk değneğine ihtiyaç duymayan, hortumun rüzgarından hız almayan büyük sayılar amaç. Böylesi kütle bayağı değil yüksek. İş bunu yaratabilmek. Yoksa Taksim alanındaki yarım milyona ve bunu da aşan büyük basının mizah dergilerine tapınmak ya da öykünmek değil.

Ne biri ne de diğeri. Büyük sayılara tapınmak yok ama kendi içine kapalı, kütlelerden kopuk, güzelliğinin tek ölçütü sarı benzi ile eğri vücudu olan bir hilkat garibesi olmak da yok. Ne biri ne diğeri, ama ikisinin ortası da değil. İkisinin diyalektik birleşimi.

Nasıl olacak? İki ipucu görülüyor. Türkiye’de henüz karikatürün geliştiğini söylemek imkânsız. Fakat Türkiye’de “karikatür” var. Televizyona dayalı karikatürün dışında karikatür var çok çeşitli nitelikte. Henüz bir eğilimi belli etmiyor. Bir istikrar olduğunu söylemek de zor. Ancak karikatür var. İpucunun birisi bu. Diğeri ise, çok büyük bir ilgi var. Hem sağlıklı hem de sağlıksız. Sağlık, ilgi olmasında. Sağlıksızlık, bu ilginin salt karikatürden doğmaması. Şu sırada Türkiye’de hikaye ve şiire de büyük ilgi var. Normal. Büyük umutların umutsuzluğa dönüştüğü zamanlarda, ekonomik ve siyasal baskının yoğunlaştığı dönemlerde, bireyler kendi içlerine dönüyorlar. Kendilerini anlatmayı istiyorlar. Hikâye ve şiir ile karikatür bunun en kolay yolu sanılıyor. Hiçbir birikimi, hiçbir hazırlığı ve inatlı çabayı gerektirdiğine ihtimal verilmiyor. O doğuştan var olduğu sanılan “yaratıcı yetenek” kurtarıcı sayılıyor. Hikaye ve şiir ile birlikte karikatür, hayal kırıklığından mustarip ve bunalan küçük burjuvazinin hem boşalmasını sağlıyor ve hem de milli piyangosu oluyor. Bir tutarsa.

Sağlıksızlık burada. Fakat üzülmeye gerek yok. Dünyanın her yerinde işçiler ve emekçiler sosyalizme bile inandıkları için gelmezler. Çeşitli rahatsızlıklara tepki duydukları için gelirler. İşçi ve emekçileri sosyalizme kanalize eden sağlık değil sağlıksızlıktır. Garip görünüyor ama doğru değil mi? Sorunu olmayan bir kimse neden başka bir dünya arasın? Ayrıca insanlar hiç bilmedikleri bir dünyaya neden inansınlar? İşçiler ve emekçiler bile sosyalizme inanarak gelmezler. Ve kesinlikle sosyalist olarak gelmezler. Sosyalizme gelmeden sosyalist olmak mümkün değil. Karikatüre ilgi duymakla karikatürist olmak mümkün değil. İş, tepkiyi sosyaliste; ilgiyi karikatüriste çevirmekte yatıyor Bilinçli çaba ve bilinçli emek burada da gerekli oluyor.
(*) Gülünçlük, Çelişki ve Yoz Mizah – Yalçın Küçük
Gülme?nin Kitabı, YGS Yayınları, 2002. Sayfa: 29-39 arası.

Yazar: Derleme
Yayıncı: YGS Yayınları
Yıl, Yer: İstanbul, Aralık 2002
Sayfa: 223

Yorum yapın

Daha fazla Mizah
Felsefenin Nasreddin?i

?i?ek?ten Nükteler, muzipçe sırıtmak ve düşünürün dünyasına derli toplu bir bakışla yaklaşmak için iyi bir fırsat. Ama lütfen bu kitabı...

Kapat